Irak’ta yeni hükümet: Türkiye ile yakınlaşma sürdürülebilir mi?

Irak’ta yeni kurulan hükümet bir önceki hükümetten hangi noktalarda ayrışıyor? Irak’ın yeni hükümetinin nasıl bir strateji izlemesi bekleniyor? Ankara-Bağdat ilişkileri nasıl bir dönüşüm geçirdi? Yeni dönemde ilişkiler nasıl seyredebilir? Dr. Bilgay Duman yazdı.

Irak’ta 11 Kasım 2025 seçimlerinden sonra başlayan ve yaklaşık altı ay süren hükümet krizi, 14 Mayıs’ta Ali Faleh Kazım ez-Zeydi başbakanlığında yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte aşılmış gibi görünüyor. Ancak Bağdat’taki tabloya biraz daha yakından bakıldığında ortaya çıkan şeyin yalnızca gecikmiş bir hükümet formülü olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu süreç boyunca yaşanan tartışmalar, Irak siyasetindeki güç dengelerinin yeniden şekillenmeye başladığını gösterdiği gibi devlet kapasitesine ilişkin yapısal sorunların da devam ettiğini ortaya koydu.

Aslında kriz yalnızca başbakanın kim olacağı meselesi değildi. Sürecin en kritik aşaması cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) adayı Nizar Amedi’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte hükümet kurma sürecinin önü açıldı. Fakat oylama sırasında ortaya çıkan tablo, Irak’taki yeni siyasi fay hatlarını görünür hale getirdi. KDP’nin süreç boyunca izlediği sert tutum, Şii siyasi alanındaki parçalanma, İran’a yakın gruplar arasındaki ayrışma ve Sünni siyasette değişen ittifak ilişkileri, Irak’ın artık eski blok siyasetinden farklı bir döneme girdiğini gösteriyor.

Nitekim hükümetin kuruluş biçimi de bunu gösterdi. 23 bakanlıktan yalnızca 14’ü parlamentodan güvenoyu alabilirken, kabinenin yapısı da dikkat çekici oldu. Bir önceki Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani dönemine kıyasla daha siyasi ve daha parçalı bir hükümet görüntüsü ortaya çıkıyor. Bu anlamda, bir önceki hükümete göre daha az teknokrat daha çok siyasi ağırlığı olan bir yapı oluştu. Bu da Irak açısından bir geri dönüşe işaret ediyor. Nitekim güvenlik bürokrasisi üzerindeki sert pazarlıklar, İçişleri Bakanlığı etrafında yaşanan kriz, bazı bakanlıklara dair adayların son anda geri çekilmesi ya da oylamaya sunulmaması, Irak’taki kırılgan siyasetin devam ettiğini ortaya koydu.

Yeni hükümetin programı ne söylüyor?

Buna rağmen hükümet programı dikkatle incelendiğinde özellikle ekonomi, enerji, güvenlik ve dış politika alanlarında Muhammed Şiya es-Sudani döneminde şekillenen stratejik hattın büyük ölçüde korunmaya çalışıldığı görülüyor. “İstikrarlı devlet – Üreten ekonomi – Dengeli ortaklıklar” yaklaşımı da aslında tam bunu yansıtıyor. Programda devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, ekonomik reformlar, enerji yatırımları, güvenlik kararlarının merkezileştirilmesi ve dış politikada denge arayışı öne çıkıyor.

Ancak yeni hükümet iç siyasi parçalanmışlıkların yanı sıra giderek sertleşen bölgesel rekabet ortamıyla da karşı karşıya. Özellikle son dönemde ABD ile İran arasındaki geriliminin yeniden yükselmesi, İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrasında ortaya çıkan bölgesel kırılganlık ve buna paralel biçimde Irak sahasının yeniden vekalet mücadelelerinin baskısını hissetmeye başlaması, Bağdat’ın dış politikadaki hareket alanını daha da daraltıyor. Bu nedenle hükümet programında “dengeli ortaklıklar” vurgusunun öne çıkması tesadüf değil. Çünkü bugün Irak açısından temel meselelerden biri, yeniden bölgesel kamplaşmaların arasında sıkışan kırılgan bir mücadele alanına dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu.

Nitekim yeni hükümetin kuruluş sürecinde ortaya çıkan tablo da bunu gösterdi. Bir tarafta Washington’ın özellikle İran’a yakın bazı aktörlere dönük rezervleri dikkat çekerken diğer tarafta Tahran’ın hükümet üzerindeki etkisini koruma çabası devam etti. Buna rağmen hem ABD’nin hem İran’ın yeni hükümeti hızlı biçimde tebrik etmesi önemliydi. Bu durum, tarafların Irak’ta tamamen kontrolsüz bir kırılma istemediğini ve belirli ölçüde yönetilebilir bir denge arayışında olduğunu gösteriyor. Ancak bu denge son derece kırılgan. Çünkü Irak hâlâ bölgesel güç mücadelelerinin en açık hissedildiği alanlardan biri olmaya devam ediyor.

Türkiye’nin Irak politikasında stratejik genişleme

Tam da bu noktada Türkiye’nin Irak açısından neden özel bir yerde durduğu daha net görülüyor. Çünkü Ankara’nın Irak politikası dengeleyici alan açmaya çalışan bir çizgide ilerliyor. Türkiye ne İran gibi Irak içerisinde ideolojik ve paramiliter ağlar üzerinden nüfuz üretmeye çalışıyor ne de ABD gibi güvenlik merkezli sınırlayıcı bir yaklaşım üzerinden hareket ediyor. Daha çok Irak’ın devlet kapasitesini, ekonomik bağlantısallığını ve bölgesel entegrasyonunu güçlendirecek bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle özellikle ABD-İran rekabeti arasında sıkışan Irak açısından Türkiye giderek daha fazla stratejik denge üretici aktör haline geliyor.

Bağdat’ın son dönemde Türkiye ile geliştirdiği yakınlaşmayı yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde okumak da bu nedenle eksik kalır. Çünkü mesele aynı zamanda Irak’ın bölgesel sistem içerisindeki konumunu yeniden tanımlama arayışıyla da ilişkili. Kalkınma Yolu Projesi, enerji iş birlikleri, güvenlik mekanizmaları ve ekonomik entegrasyon girişimleri, Irak’ın çatışma üreten değil bağlantı üreten bir ülkeye dönüşme arayışının parçaları olarak öne çıkıyor. Türkiye ise bu süreçte Irak açısından komşu ülke konumunun ötesinde bölgesel sıkışmışlığı azaltabilecek stratejik çıkış hatlarından biri.

Özellikle Sudani döneminde başlayan yakınlaşma Irak’ın da bu gerçeği fark ettiğini gösterdi. İki ülke arasında güvenlik mekanizmalarının kurumsallaşması, Kalkınma Yolu Projesi, enerji iş birlikleri, su diplomasisi ve ekonomik entegrasyon girişimleri ilişkilerin yalnızca güvenlik eksenli ilerlemediğini gösterdi.

Aslında Ankara’nın yaklaşımı son dönemde “istikrar üreten bağlantısallık” olarak tanımlanabilecek yeni bir çerçeveye oturuyor. Çünkü Türkiye açısından mesele artık yalnızca sınır güvenliği değil. Irak’ın siyasi istikrarı, ekonomik kapasitesi ve devlet kurumsallaşması doğrudan Türkiye’nin güvenlik ve bölgesel entegrasyon vizyonuyla ilişkili hale geliyor.

Bu nedenle Ankara, Irak’ta askeri ve güvenlik ekseninin yanında, ekonomik entegrasyon, kurumsal iş birliği ve bölgesel bağlantısallık üzerinden şekillenen daha geniş bir stratejik alan oluşturmaya çalışıyor. Türkiye’nin son dönemde sıkça kullandığı “bağlantısallık”, “güvenli liman” ve “istikrar adası” kavramları da tam bu yaklaşımla örtüşüyor. Kalkınma Yolu Projesi de burada özel bir yerde duruyor. Uzun yıllardır bölgesel çatışmaların geçiş alanı haline gelen Irak’ın ilk kez bağlantısallık üzerinden bölgesel merkez üretme arayışına yöneldiği görülüyor.

Konjonktürel rasyonalizm ve değişen Irak dengesi

Türkiye’nin Irak politikasında son dönemde dikkat çeken en önemli değişimlerden biri ise sahadaki aktörlere yaklaşım biçiminde ortaya çıkıyor. Ankara uzun süre Irak sahasını daha sabit ortaklıklar üzerinden okuyan bir yaklaşım benimsedi. Ancak Irak’taki yeni güç dağılımı, bölgesel dengelerde yaşanan değişim ve ABD-İran geriliminin ortaya çıkardığı yeni tablo Türkiye’yi daha esnek bir stratejik pozisyona yöneltti. Burada belirleyici olan nokta, Ankara’nın Irak sahasında artık aktör merkezli değil, denge merkezli hareket etmeye başlaması. Bu anlamıyla Türkiye’nin stratejik bir uyumlanma süreci yürüttüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bu noktada son dönemde daha görünür hale gelen yaklaşım, “konjonktürel rasyonalizm” olarak tanımlanabilecek yeni bir dış politika pratiğine işaret ediyor. Yani Türkiye temel stratejik ilkelerini korurken sahadaki değişen dengelere göre yeni ilişki alanları üretmeye çalışıyor. Irak’ın toprak bütünlüğü, siyasi birliği, çatışmalardan uzak tutulması ve bölgesel istikrarın korunması Ankara açısından değişmeyen temel ilkeler olmaya devam ediyor. Ancak Türkiye bu ilkeleri artık daha esnek ve çok yönlü ilişki ağları üzerinden yürütüyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci ve sonrasında yaşananlar bunu daha görünür hale getirdi. Türkiye süreç boyunca Irak’ta belirli bir adayın ya da grubun kazanmasına odaklanan bir siyaset izlemedi. Başbakanın kim olacağından çok, Irak’ta kurulacak yeni hükümetle ilişkilerin nasıl sürdürülebileceği ve mevcut stratejik kazanımların nasıl korunabileceği üzerine yoğunlaştı. Ankara hem seçim hem de hükümet kurma süreçleri boyunca siyasal bir taraf görüntüsü vermedi. Nitekim Zeydi hükümetinin kurulmasının hemen ardından Türkiye’nin yeni yönetimi hızlı biçimde tebrik etmesi de bu yaklaşımın devamı niteliğinde oldu.

Bu durum Türkiye’nin Irak sahasında artık kişilere ve kısa vadeli ittifaklar yerine sürdürülebilir denge üretme kapasitesine yatırım yaptığını gösteriyor. KYB ile son dönemde gelişen kontrollü normalleşme, Kerkük’te Türkmen valinin seçilmesi sürecinde ortaya çıkan yeni siyasi denklem ve Ankara-Süleymaniye hattındaki yumuşama da bu değişimin somut yansımaları olarak görülebilir.

Terörsüz Türkiye süreci ve Irak’ın egemenlik meselesi

Bu stratejik dönüşüm güvenlik alanında da kendisini gösteriyor. Türkiye’nin son dönemde yürüttüğü Terörsüz Türkiye süreci artık sınır hattına sıkışan klasik güvenlik yaklaşımının ötesine geçmiş durumda. Türkiye kendi içerisindeki güvenlik denkleminde önemli ölçüde konsolide oldu. Suriye sahasında da belirli bir yol haritası üzerinden ilerleniyor. Ancak PKK’nın tarihsel ve örgütsel ağırlık merkezi hâlâ Irak coğrafyasında bulunuyor.

Kandil bunun sembolik merkezi. Ancak Sincar’dan Mahmur’a uzanan hat, Irak’ın egemenlik krizinin de parçası haline gelmiş durumda. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı sadece doğrudan askeri mücadele üzerinden şekillenmiyor.

Ankara, bölgesel ölçekte devlet kapasitesi ve kurumsal yapıları güçlendirecek bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Çünkü Irak ve Suriye sahasında ortaya çıkan sorunların önemli kısmı sadece silahlı yapıların varlığından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda siyasi, askeri ve ekonomik güç boşluklarından besleniyor. Buradan hareketle Türkiye, güvenlik risklerini sınır hattından uzaklaştırmanın ötesinde, bu boşlukların mümkün olduğunca kapatılmasına katkı sunacak bir bölgesel istikrar hattı oluşturmaya çalışıyor.

Nitekim Zeydi hükümet programında “silahın yalnızca devletin elinde olması” vurgusunun öne çıkması iki ülke arasında geliştirilebilecek işbirlikleri açısından son derece önemli. Güvenlik kararlarının merkezileştirilmesi ve devlet otoritesinin yeniden güçlendirilmesi yönündeki söylem de aynı çerçevede okunmalı. Çünkü bugün Irak, siyasi krizleri yanında egemenlik krizleri ile de karşı karşıya. Artık Irak’taki temel mesele Şii milis gruplar ya da PKK ve diğer terör örgütlerinin varlığının ötesinde devletin ülke üzerindeki egemenlik kapasitesinin hangi ölçüde yeniden üretilebileceği sorunu. Bu noktada Irak’ın önümüzdeki dönemde nasıl bir denge kuracağı, Bağdat’ın iç siyasi istikrarının yanı sıra bölgesel düzenin yönünü de doğrudan etkileme potansiyeli taşıdığını ifade etmek de gerekiyor.

Çünkü Irak sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil. Bölgenin merkez coğrafyası. Bu durum ülkeye aynı anda hem kırılganlık hem de stratejik ağırlık kazandırıyor. Son yıllarda yaşanan hemen her bölgesel kriz bunu yeniden gösterdi. Çünkü Irak bölgesel güç mücadelelerinin birbirine değdiği alanlardan biri. Bu nedenle Bağdat’ta ortaya çıkacak her siyasi boşluk, kısa sürede bölgesel rekabet alanına dönüşebiliyor.

Ancak aynı merkez ülke konumu Irak’a önemli bir stratejik avantaj da sağlıyor. Enerji hatları, ticaret koridorları, ulaşım ağları ve bölgesel bağlantısallık açısından Irak’ın sahip olduğu jeopolitik konum, ülkeyi Ortadoğu’nun en kritik geçiş noktalarından biri haline getiriyor. Bu nedenle Irak’ın yeniden çatışma ve vekalet mücadelelerinin sıkıştığı kırılgan bir fay hattına dönüşmesi de bölgesel entegrasyonun merkezlerinden biri haline gelmesi de tüm Ortadoğu açısından stratejik sonuçlar üretme potansiyeli taşıyor.

Tam da bu nedenle Türkiye ile Irak arasında oluşabilecek yeni stratejik iş birliği zemini ikili ilişkilerin yanısıra bölgesel düzenin geleceği açısından da belirleyici hale geliyor. Türkiye’nin son yıllarda ortaya koyduğu yaklaşım, Irak’ı güvenlik eksenli önceliklendirmeden çıkarıp bağlantısallık, ekonomik entegrasyon ve kurumsal istikrar üzerinden yeniden üretilebilecek stratejik merkez olarak okuduğunu gösteriyor. Buradaki temel dinamik Türkiye’nin Irak açısından ortaya koyduğu irade. Ancak bu vizyonun sürdürülebilir hale gelebilmesi için Bağdat’ın da benzer ölçekte siyasi irade ve devlet kapasitesi üretebilmesi gerekiyor. Bu da yeni Irak Başbakanı Zeydi’nin iç siyasi kırılganlıkların giderilmesi ve dış politikada oluşturacağı dengeye bağlı olacak.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Bilgay Duman
Bilgay Duman
Dr. Bilgay Duman, lisans ve yüksek lisans eğitimini sırasıyla 2004 ve 2007 yıllarında Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamlamıştır. Doktorasını 2024 yılında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "2003 Sonrası Irak’ta Etnisite-Mezhep İlişkisi: Türkmenler Örneği" başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 2004 yılında itibaren Türkiye’deki farklı düşünce kuruluşlarında araştırmacı, uzman ve koordinatör olarak görev aldı. Kasım 2024 itibari ile Anadolu Ajansı Akademi Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı ve halen bu görevine devam ediyor. Bu görevinin yanında farklı üniversitelerde Ortadoğu üzerine dersler veriyor. Ortadoğu ve özellikle Irak çalışmalarına yoğunlaşan Dr. Duman, Türk dış politikası ve Türk dünyası üzerine de araştırmalar yapıyor. Ulusal ve uluslararası düzeyde pek çok yayını, panel, konferans ve semineri bulunan Dr. Duman, farklı medya kuruluşlarında da görüşler sunuyor. Ayrıca uluslararası gözlemci olarak farklı ülkelerde seçim gözlemlerinde bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Irak’ta yeni hükümet: Türkiye ile yakınlaşma sürdürülebilir mi?

Irak’ta yeni kurulan hükümet bir önceki hükümetten hangi noktalarda ayrışıyor? Irak’ın yeni hükümetinin nasıl bir strateji izlemesi bekleniyor? Ankara-Bağdat ilişkileri nasıl bir dönüşüm geçirdi? Yeni dönemde ilişkiler nasıl seyredebilir? Dr. Bilgay Duman yazdı.

Irak’ta 11 Kasım 2025 seçimlerinden sonra başlayan ve yaklaşık altı ay süren hükümet krizi, 14 Mayıs’ta Ali Faleh Kazım ez-Zeydi başbakanlığında yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte aşılmış gibi görünüyor. Ancak Bağdat’taki tabloya biraz daha yakından bakıldığında ortaya çıkan şeyin yalnızca gecikmiş bir hükümet formülü olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu süreç boyunca yaşanan tartışmalar, Irak siyasetindeki güç dengelerinin yeniden şekillenmeye başladığını gösterdiği gibi devlet kapasitesine ilişkin yapısal sorunların da devam ettiğini ortaya koydu.

Aslında kriz yalnızca başbakanın kim olacağı meselesi değildi. Sürecin en kritik aşaması cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) adayı Nizar Amedi’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte hükümet kurma sürecinin önü açıldı. Fakat oylama sırasında ortaya çıkan tablo, Irak’taki yeni siyasi fay hatlarını görünür hale getirdi. KDP’nin süreç boyunca izlediği sert tutum, Şii siyasi alanındaki parçalanma, İran’a yakın gruplar arasındaki ayrışma ve Sünni siyasette değişen ittifak ilişkileri, Irak’ın artık eski blok siyasetinden farklı bir döneme girdiğini gösteriyor.

Nitekim hükümetin kuruluş biçimi de bunu gösterdi. 23 bakanlıktan yalnızca 14’ü parlamentodan güvenoyu alabilirken, kabinenin yapısı da dikkat çekici oldu. Bir önceki Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani dönemine kıyasla daha siyasi ve daha parçalı bir hükümet görüntüsü ortaya çıkıyor. Bu anlamda, bir önceki hükümete göre daha az teknokrat daha çok siyasi ağırlığı olan bir yapı oluştu. Bu da Irak açısından bir geri dönüşe işaret ediyor. Nitekim güvenlik bürokrasisi üzerindeki sert pazarlıklar, İçişleri Bakanlığı etrafında yaşanan kriz, bazı bakanlıklara dair adayların son anda geri çekilmesi ya da oylamaya sunulmaması, Irak’taki kırılgan siyasetin devam ettiğini ortaya koydu.

Yeni hükümetin programı ne söylüyor?

Buna rağmen hükümet programı dikkatle incelendiğinde özellikle ekonomi, enerji, güvenlik ve dış politika alanlarında Muhammed Şiya es-Sudani döneminde şekillenen stratejik hattın büyük ölçüde korunmaya çalışıldığı görülüyor. “İstikrarlı devlet – Üreten ekonomi – Dengeli ortaklıklar” yaklaşımı da aslında tam bunu yansıtıyor. Programda devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, ekonomik reformlar, enerji yatırımları, güvenlik kararlarının merkezileştirilmesi ve dış politikada denge arayışı öne çıkıyor.

Ancak yeni hükümet iç siyasi parçalanmışlıkların yanı sıra giderek sertleşen bölgesel rekabet ortamıyla da karşı karşıya. Özellikle son dönemde ABD ile İran arasındaki geriliminin yeniden yükselmesi, İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrasında ortaya çıkan bölgesel kırılganlık ve buna paralel biçimde Irak sahasının yeniden vekalet mücadelelerinin baskısını hissetmeye başlaması, Bağdat’ın dış politikadaki hareket alanını daha da daraltıyor. Bu nedenle hükümet programında “dengeli ortaklıklar” vurgusunun öne çıkması tesadüf değil. Çünkü bugün Irak açısından temel meselelerden biri, yeniden bölgesel kamplaşmaların arasında sıkışan kırılgan bir mücadele alanına dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu.

Nitekim yeni hükümetin kuruluş sürecinde ortaya çıkan tablo da bunu gösterdi. Bir tarafta Washington’ın özellikle İran’a yakın bazı aktörlere dönük rezervleri dikkat çekerken diğer tarafta Tahran’ın hükümet üzerindeki etkisini koruma çabası devam etti. Buna rağmen hem ABD’nin hem İran’ın yeni hükümeti hızlı biçimde tebrik etmesi önemliydi. Bu durum, tarafların Irak’ta tamamen kontrolsüz bir kırılma istemediğini ve belirli ölçüde yönetilebilir bir denge arayışında olduğunu gösteriyor. Ancak bu denge son derece kırılgan. Çünkü Irak hâlâ bölgesel güç mücadelelerinin en açık hissedildiği alanlardan biri olmaya devam ediyor.

Türkiye’nin Irak politikasında stratejik genişleme

Tam da bu noktada Türkiye’nin Irak açısından neden özel bir yerde durduğu daha net görülüyor. Çünkü Ankara’nın Irak politikası dengeleyici alan açmaya çalışan bir çizgide ilerliyor. Türkiye ne İran gibi Irak içerisinde ideolojik ve paramiliter ağlar üzerinden nüfuz üretmeye çalışıyor ne de ABD gibi güvenlik merkezli sınırlayıcı bir yaklaşım üzerinden hareket ediyor. Daha çok Irak’ın devlet kapasitesini, ekonomik bağlantısallığını ve bölgesel entegrasyonunu güçlendirecek bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle özellikle ABD-İran rekabeti arasında sıkışan Irak açısından Türkiye giderek daha fazla stratejik denge üretici aktör haline geliyor.

Bağdat’ın son dönemde Türkiye ile geliştirdiği yakınlaşmayı yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde okumak da bu nedenle eksik kalır. Çünkü mesele aynı zamanda Irak’ın bölgesel sistem içerisindeki konumunu yeniden tanımlama arayışıyla da ilişkili. Kalkınma Yolu Projesi, enerji iş birlikleri, güvenlik mekanizmaları ve ekonomik entegrasyon girişimleri, Irak’ın çatışma üreten değil bağlantı üreten bir ülkeye dönüşme arayışının parçaları olarak öne çıkıyor. Türkiye ise bu süreçte Irak açısından komşu ülke konumunun ötesinde bölgesel sıkışmışlığı azaltabilecek stratejik çıkış hatlarından biri.

Özellikle Sudani döneminde başlayan yakınlaşma Irak’ın da bu gerçeği fark ettiğini gösterdi. İki ülke arasında güvenlik mekanizmalarının kurumsallaşması, Kalkınma Yolu Projesi, enerji iş birlikleri, su diplomasisi ve ekonomik entegrasyon girişimleri ilişkilerin yalnızca güvenlik eksenli ilerlemediğini gösterdi.

Aslında Ankara’nın yaklaşımı son dönemde “istikrar üreten bağlantısallık” olarak tanımlanabilecek yeni bir çerçeveye oturuyor. Çünkü Türkiye açısından mesele artık yalnızca sınır güvenliği değil. Irak’ın siyasi istikrarı, ekonomik kapasitesi ve devlet kurumsallaşması doğrudan Türkiye’nin güvenlik ve bölgesel entegrasyon vizyonuyla ilişkili hale geliyor.

Bu nedenle Ankara, Irak’ta askeri ve güvenlik ekseninin yanında, ekonomik entegrasyon, kurumsal iş birliği ve bölgesel bağlantısallık üzerinden şekillenen daha geniş bir stratejik alan oluşturmaya çalışıyor. Türkiye’nin son dönemde sıkça kullandığı “bağlantısallık”, “güvenli liman” ve “istikrar adası” kavramları da tam bu yaklaşımla örtüşüyor. Kalkınma Yolu Projesi de burada özel bir yerde duruyor. Uzun yıllardır bölgesel çatışmaların geçiş alanı haline gelen Irak’ın ilk kez bağlantısallık üzerinden bölgesel merkez üretme arayışına yöneldiği görülüyor.

Konjonktürel rasyonalizm ve değişen Irak dengesi

Türkiye’nin Irak politikasında son dönemde dikkat çeken en önemli değişimlerden biri ise sahadaki aktörlere yaklaşım biçiminde ortaya çıkıyor. Ankara uzun süre Irak sahasını daha sabit ortaklıklar üzerinden okuyan bir yaklaşım benimsedi. Ancak Irak’taki yeni güç dağılımı, bölgesel dengelerde yaşanan değişim ve ABD-İran geriliminin ortaya çıkardığı yeni tablo Türkiye’yi daha esnek bir stratejik pozisyona yöneltti. Burada belirleyici olan nokta, Ankara’nın Irak sahasında artık aktör merkezli değil, denge merkezli hareket etmeye başlaması. Bu anlamıyla Türkiye’nin stratejik bir uyumlanma süreci yürüttüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bu noktada son dönemde daha görünür hale gelen yaklaşım, “konjonktürel rasyonalizm” olarak tanımlanabilecek yeni bir dış politika pratiğine işaret ediyor. Yani Türkiye temel stratejik ilkelerini korurken sahadaki değişen dengelere göre yeni ilişki alanları üretmeye çalışıyor. Irak’ın toprak bütünlüğü, siyasi birliği, çatışmalardan uzak tutulması ve bölgesel istikrarın korunması Ankara açısından değişmeyen temel ilkeler olmaya devam ediyor. Ancak Türkiye bu ilkeleri artık daha esnek ve çok yönlü ilişki ağları üzerinden yürütüyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci ve sonrasında yaşananlar bunu daha görünür hale getirdi. Türkiye süreç boyunca Irak’ta belirli bir adayın ya da grubun kazanmasına odaklanan bir siyaset izlemedi. Başbakanın kim olacağından çok, Irak’ta kurulacak yeni hükümetle ilişkilerin nasıl sürdürülebileceği ve mevcut stratejik kazanımların nasıl korunabileceği üzerine yoğunlaştı. Ankara hem seçim hem de hükümet kurma süreçleri boyunca siyasal bir taraf görüntüsü vermedi. Nitekim Zeydi hükümetinin kurulmasının hemen ardından Türkiye’nin yeni yönetimi hızlı biçimde tebrik etmesi de bu yaklaşımın devamı niteliğinde oldu.

Bu durum Türkiye’nin Irak sahasında artık kişilere ve kısa vadeli ittifaklar yerine sürdürülebilir denge üretme kapasitesine yatırım yaptığını gösteriyor. KYB ile son dönemde gelişen kontrollü normalleşme, Kerkük’te Türkmen valinin seçilmesi sürecinde ortaya çıkan yeni siyasi denklem ve Ankara-Süleymaniye hattındaki yumuşama da bu değişimin somut yansımaları olarak görülebilir.

Terörsüz Türkiye süreci ve Irak’ın egemenlik meselesi

Bu stratejik dönüşüm güvenlik alanında da kendisini gösteriyor. Türkiye’nin son dönemde yürüttüğü Terörsüz Türkiye süreci artık sınır hattına sıkışan klasik güvenlik yaklaşımının ötesine geçmiş durumda. Türkiye kendi içerisindeki güvenlik denkleminde önemli ölçüde konsolide oldu. Suriye sahasında da belirli bir yol haritası üzerinden ilerleniyor. Ancak PKK’nın tarihsel ve örgütsel ağırlık merkezi hâlâ Irak coğrafyasında bulunuyor.

Kandil bunun sembolik merkezi. Ancak Sincar’dan Mahmur’a uzanan hat, Irak’ın egemenlik krizinin de parçası haline gelmiş durumda. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı sadece doğrudan askeri mücadele üzerinden şekillenmiyor.

Ankara, bölgesel ölçekte devlet kapasitesi ve kurumsal yapıları güçlendirecek bir zemin oluşturmaya çalışıyor. Çünkü Irak ve Suriye sahasında ortaya çıkan sorunların önemli kısmı sadece silahlı yapıların varlığından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda siyasi, askeri ve ekonomik güç boşluklarından besleniyor. Buradan hareketle Türkiye, güvenlik risklerini sınır hattından uzaklaştırmanın ötesinde, bu boşlukların mümkün olduğunca kapatılmasına katkı sunacak bir bölgesel istikrar hattı oluşturmaya çalışıyor.

Nitekim Zeydi hükümet programında “silahın yalnızca devletin elinde olması” vurgusunun öne çıkması iki ülke arasında geliştirilebilecek işbirlikleri açısından son derece önemli. Güvenlik kararlarının merkezileştirilmesi ve devlet otoritesinin yeniden güçlendirilmesi yönündeki söylem de aynı çerçevede okunmalı. Çünkü bugün Irak, siyasi krizleri yanında egemenlik krizleri ile de karşı karşıya. Artık Irak’taki temel mesele Şii milis gruplar ya da PKK ve diğer terör örgütlerinin varlığının ötesinde devletin ülke üzerindeki egemenlik kapasitesinin hangi ölçüde yeniden üretilebileceği sorunu. Bu noktada Irak’ın önümüzdeki dönemde nasıl bir denge kuracağı, Bağdat’ın iç siyasi istikrarının yanı sıra bölgesel düzenin yönünü de doğrudan etkileme potansiyeli taşıdığını ifade etmek de gerekiyor.

Çünkü Irak sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil. Bölgenin merkez coğrafyası. Bu durum ülkeye aynı anda hem kırılganlık hem de stratejik ağırlık kazandırıyor. Son yıllarda yaşanan hemen her bölgesel kriz bunu yeniden gösterdi. Çünkü Irak bölgesel güç mücadelelerinin birbirine değdiği alanlardan biri. Bu nedenle Bağdat’ta ortaya çıkacak her siyasi boşluk, kısa sürede bölgesel rekabet alanına dönüşebiliyor.

Ancak aynı merkez ülke konumu Irak’a önemli bir stratejik avantaj da sağlıyor. Enerji hatları, ticaret koridorları, ulaşım ağları ve bölgesel bağlantısallık açısından Irak’ın sahip olduğu jeopolitik konum, ülkeyi Ortadoğu’nun en kritik geçiş noktalarından biri haline getiriyor. Bu nedenle Irak’ın yeniden çatışma ve vekalet mücadelelerinin sıkıştığı kırılgan bir fay hattına dönüşmesi de bölgesel entegrasyonun merkezlerinden biri haline gelmesi de tüm Ortadoğu açısından stratejik sonuçlar üretme potansiyeli taşıyor.

Tam da bu nedenle Türkiye ile Irak arasında oluşabilecek yeni stratejik iş birliği zemini ikili ilişkilerin yanısıra bölgesel düzenin geleceği açısından da belirleyici hale geliyor. Türkiye’nin son yıllarda ortaya koyduğu yaklaşım, Irak’ı güvenlik eksenli önceliklendirmeden çıkarıp bağlantısallık, ekonomik entegrasyon ve kurumsal istikrar üzerinden yeniden üretilebilecek stratejik merkez olarak okuduğunu gösteriyor. Buradaki temel dinamik Türkiye’nin Irak açısından ortaya koyduğu irade. Ancak bu vizyonun sürdürülebilir hale gelebilmesi için Bağdat’ın da benzer ölçekte siyasi irade ve devlet kapasitesi üretebilmesi gerekiyor. Bu da yeni Irak Başbakanı Zeydi’nin iç siyasi kırılganlıkların giderilmesi ve dış politikada oluşturacağı dengeye bağlı olacak.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Mayıs 2026’da yayımlanmıştır.

Bilgay Duman
Bilgay Duman
Dr. Bilgay Duman, lisans ve yüksek lisans eğitimini sırasıyla 2004 ve 2007 yıllarında Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamlamıştır. Doktorasını 2024 yılında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "2003 Sonrası Irak’ta Etnisite-Mezhep İlişkisi: Türkmenler Örneği" başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 2004 yılında itibaren Türkiye’deki farklı düşünce kuruluşlarında araştırmacı, uzman ve koordinatör olarak görev aldı. Kasım 2024 itibari ile Anadolu Ajansı Akademi Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı ve halen bu görevine devam ediyor. Bu görevinin yanında farklı üniversitelerde Ortadoğu üzerine dersler veriyor. Ortadoğu ve özellikle Irak çalışmalarına yoğunlaşan Dr. Duman, Türk dış politikası ve Türk dünyası üzerine de araştırmalar yapıyor. Ulusal ve uluslararası düzeyde pek çok yayını, panel, konferans ve semineri bulunan Dr. Duman, farklı medya kuruluşlarında da görüşler sunuyor. Ayrıca uluslararası gözlemci olarak farklı ülkelerde seçim gözlemlerinde bulunuyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x