Tahran ile Washington’un geçen ay İsviçre’de imzaladığı ve haftalarca belirsizlik içinde kalan mutabakat metni sonunda tamamen çöktü. Bunun ardından ABD, İran’a yönelik askeri operasyonlarını yeniden başlattı. ABD Başkanı Donald Trump, 8 Temmuz’da “Bence her şey bitti” diyerek “Artık İran’la uğraşmak istemiyorum” açıklamasında bulundu. Ancak sahadaki gelişmeler, meselenin kendi seyrine bırakılabilecek kadar basit olmadığını gösteriyor.
İran’da geçmişte Cumhurbaşkanı Yardımcılığı, Dışişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği görevlerinde bulunan; bugün ise Tahran Üniversitesi Küresel Çalışmalar Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışan Cevad Zarif, Foreign Affairs’te yayımlanan makalesinde taraflar arasında temel anlaşmazlıkların aşılabileceğini savunuyor. Zarif’e göre bunun ön koşulu, bölgesel güvenliğin dış güçlere bağımlı bir anlayıştan kurtarılması ve Körfez ülkelerinin kendi güvenlik sorumluluklarını üstlenmesidir.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
Hürmüz üzerindeki anlaşmazlık savaşı neden kaçınılmaz hale getirdi?
“ABD ile İran arasındaki mutabakat metninin çökmesi şaşırtıcı değildi. Taraflar, özellikle Hürmüz Boğazı’nın statüsüne ilişkin maddeleri birbirinden tamamen farklı yorumladı.
Tahran, anlaşmanın yalnızca 60 gün boyunca ticari gemilerin güvenli ve ücretsiz geçişini kolaylaştırmak için gerekli düzenlemeleri yapmayı öngördüğünü düşünüyordu. Ayrıca İran, Umman ile birlikte Körfez ülkelerinin boğazın gelecekteki yönetimi ve denizcilik hizmetlerine ilişkin ortak düzenlemeler geliştireceğine inanıyordu.
Washington ise İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan koşulsuz ve sürekli serbest geçişi kabul ettiğini, ABD’nin de İran tarafından oluşturulacak herhangi bir düzenlemeye bağlı olmayacağını savunuyordu. Bu denli farklı yorumlara dayanan bir anlaşmanın kalıcı olması mümkün değildi. Bu nedenle askeri gerilimin yeniden başlaması bir ihtimal değil, yalnızca bir zamanlama meselesiydi.
Bu savaşın devamı kimin çıkarına?
Yine de savaşın sürmesi ne İran’ın ne de ABD’nin çıkarına hizmet ediyor. İran halkı ve silahlı kuvvetleri, ülkelerini iki nükleer güce karşı savunmuş olsalar da bu çatışmayı kendilerine dayatılmış bir savaş olarak görüyor. Öte yandan Washington da uzun vadeli stratejik önceliklerinden uzaklaşıyor.
Son on yılı aşkın süredir ABD yönetimlerinin ortak hedefi, Batı Asya’daki yükümlülüklerini azaltarak Hint-Pasifik bölgesine odaklanmaktı. “Asya’ya yönelim” olarak adlandırılan stratejinin özü buydu. İran’a ilişkin politikalar, 2015 nükleer anlaşmasından Abraham Anlaşmaları’na , son dönemdeki saldırılardan diplomatik girişimlere kadar bu hedefe ulaşmak için kullanılan araçlar olarak görüldü.
Ancak son çatışmalar açık bir gerçeği ortaya koydu: İran yönetimi askeri yöntemlerle ortadan kaldırılamaz. Kalıcı çözüm ancak diplomasi, yeni bir barış anlaşması ve bölge ülkelerinin kendi ihtiyaçlarına göre şekillendireceği yeni bir güvenlik mimarisi ile mümkün olabilir.
Askeri baskı neden sonuç vermedi?
Geçtiğimiz yıl yaşanan çatışmalar yalnızca İran, İsrail ve ABD’nin askeri kapasitesini test etmedi. Aynı zamanda zorlayıcı güç kullanımına ve caydırıcılığa ilişkin yerleşik varsayımları da sorgulattı.
ABD ve İsrail, sürekli askeri baskının İran’ı geri adım atmaya zorlayacağı veya İslam Cumhuriyeti’nin çöküşünü tetikleyeceği varsayımıyla hareket etti. Sonuç beklendiği gibi olmadı. İran’ın siyasi ve askeri lider kadrosuna yönelik saldırılar ile altyapısına verilen ağır zararlara rağmen Tahran temel politikalarında değişikliğe gitmedi.
Ülkenin siyasi sistemi ve toprak bütünlüğü ayakta kaldı. Bu durum, İran toplumunun dayanıklılığını ve en ağır baskı koşullarında bile egemenliğini koruma kapasitesini ortaya koydu.
Bu gerçek gelecekteki herhangi bir bölgesel güvenlik düzeninin de temel unsurlarından biri olacaktır. İran’ın askeri baskıya rağmen ayakta kalabilmesi, onu bölgesel güvenlik mimarisinin dışında bırakmayı zorlaştırıyor. Bu durum özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği açısından belirleyici öneme sahip.
Savaş sonrasında Hürmüz Boğazı artık İran açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda varoluşsal bir güvenlik meselesi olarak görülüyor. ABD yaptırımları İran ticaretini büyük ölçüde kısıtlarken diğer aktörlerin kullanımına izin verdi. Ancak son saldırılar bu yaklaşımı değiştirdi. Bugün öncelikli hedef, boğazın İran’a karşı askeri, siyasi veya ekonomik baskı aracı olarak kullanılmasını engellemektir.
Hürmüz İran için güç mü, kırılganlık mı?
Bununla birlikte Hürmüz Boğazı’nın sağladığı avantaj sınırsız değildir.
Deniz trafiğinin sürekli tehdit edilmesi, uluslararası toplumun geniş kesimlerini İran’ın karşısına itebilir. Daha da önemlisi, boğaza alternatif boru hatları, limanlar ve kara taşımacılığı koridorlarına yönelik yatırımların hızlanmasına yol açabilir.
Küresel enerji ve ticaret ağları Hürmüz’e olan bağımlılığını azaltmayı başarırsa, boğazın kapatılabileceği yönündeki caydırıcılık etkisi de büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.
Bu nedenle yalnızca İran’ın değil, diğer ülkelerin de itidalli davranması gerekir. Kalıcı çözüm, Körfez kıyıdaşları arasında güven oluşturacak bölgesel bir güvenlik ağı kurmaktan geçmektedir. Böyle bir yapı dış askeri güçlerin bölgedeki varlığını gereksiz hale getirerek daha istikrarlı bir düzenin önünü açabilir.
Barış için hangi gerçekler kabul edilmeli?
Hürmüz Boğazı önemli bir gerilim başlığı olmaya devam ediyor. Ancak İran ile ABD arasındaki anlaşmazlık bununla sınırlı değil.
Kalıcı bir çözüm için tarafların beklentilerini gerçekçi temellere oturtması gerekiyor. Tahran ile Washington’un yakın müttefik haline gelmesi mümkün görünmüyor. Son savaşlarda yaşanan can kayıpları ve derinleşen tarihsel travmalar karşılıklı güvensizliği daha da artırdı.
Bu yaralar kısa sürede kapanmayacaktır. Ancak bu durum sürekli çatışmanın kaçınılmaz olduğu anlamına da gelmiyor. Gelecekteki diplomatik girişimlerin temel amacı, taraflar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak değil, yönetilebilir hale getirmek olmalıdır.
ABD ile İran arasında yeni bir uzlaşma zemini oluşabilir mi?
İki ülke arasındaki bazı sorunlar kimlik ve ideoloji temelli olduğu için kolay çözümlere açık değildir. Bazıları karşılıklı güvensizlikten kaynaklanırken bazıları ise müzakere yoluyla çözülebilecek politika başlıklarıdır.
İlerleme sağlanabilmesi için tarafların temel değerler ile pratik çıkarları birbirinden ayırması gerekir.
Kalıcı bir güvenlik düzenlemesi, karşılıklı saldırmazlık anlayışına dayanabilir. Böyle bir çerçevede Afganistan’ın istikrarı, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve göç yönetimi gibi ortak alanlarda iş birliği yapılabilir.
ABD’nin İran’ın toprak bütünlüğünü tanıması, yaptırımları kaldırması ve ülkenin yeniden yapılanmasına katkı sağlaması gerekir. Buna karşılık İran da nükleer faaliyetlerine ilişkin kalıcı ve güven verici güvenceler sunmalı; Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın ek denetim mekanizmalarını kabul ederek nükleer silah geliştirmeme yönündeki taahhütlerini hukuki güvence altına almalıdır.
İsrail bölgesel barışın önündeki en büyük engel mi?
Kalıcı barış hedefleniyorsa İsrail’in rolünün de yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Yıllardır gerilimi düşürmeyi amaçlayan girişimlerin önemli bölümü İsrail hükümetlerinin muhalefetiyle karşılaştı. 2015 nükleer anlaşmasına yönelik itirazlar ve son mutabakat girişimine gösterilen direnç bunun örnekleri arasında yer alıyor.
İsrail’in politikaları yalnızca İran ile barış çabalarını engellemekle kalmıyor, aynı zamanda bölgesel istikrarsızlığı da derinleştiriyor. Bu nedenle Washington’un daha tutarlı ve dengeli bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor.
Bölgenin güvenliğini dış güçler mi sağlayacak?
Kalıcı istikrarın anahtarı, Batı Asya’nın güvenliğini dış güçlere devretmekten vazgeçmesidir.
İran ile Körfez ülkeleri arasında onlarca yıldır süren güvensizlik ortamının aşılması gerekiyor. Bunun için bölgesel güvenlik, ekonomik entegrasyon ve ortak kalkınma projelerine dayanan yeni bir iş birliği modeli oluşturulabilir.
Barışçıl nükleer enerji çalışmalarına yönelik bölgesel bir konsorsiyum, ortak doğrulama mekanizmaları ve bölgesel kalkınma fonları bu yaklaşımın temel unsurları arasında yer alabilir. Demiryolları, enerji koridorları, dijital altyapı ve ticaret ağları üzerinden kurulacak entegrasyon, ekonomik karşılıklı bağımlılığı artırarak çatışma riskini azaltabilir.
Türkiye Orta Doğu’nun geleceğinde hangi rolü oynayabilir?
Bölge doğal kaynakları, köklü medeniyetleri ve genç nüfusuyla büyük bir potansiyele sahip.
İran bilimsel kapasite ve insan kaynağı sunarken, Arap ülkeleri finansman ve küresel ticaret ağları açısından önemli avantajlara sahip. Türkiye ve Pakistan ise güçlü sanayi altyapıları ve stratejik konumlarıyla bölgesel bütünleşmeye katkı sağlayabilecek aktörler arasında bulunuyor.
Elbette onlarca yıllık güvensizlik ortamını aşmak kolay olmayacaktır. Ancak son savaşlar hem askeri çatışmanın maliyetini hem de zorlayıcı politikaların sınırlarını açık biçimde ortaya koydu.
İran’ın bölgesel denklemde kalıcı bir gerçeklik olduğu kabul edilmelidir. Aynı şekilde güvenliğin yalnızca caydırıcılık yoluyla değil, iş birliği yoluyla da güçlendirilebileceği anlaşılmalıdır. Kalıcı istikrar dışarıdan getirilemez, dayatılamaz ya da ithal edilemez. Bu istikrar ancak bölgenin halkları ve devletleri tarafından birlikte inşa edilebilir.”
Bu yazı ilk kez 28 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.




