İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu son günlerde ABD’den iki dikkat çekici siyasi mesaj aldı. İsrail basınında yer alan haberlere göre Netanyahu’nun, ABD’nin Türkiye’ye F-35 savaş uçakları satmasına karşı çıkmasının ardından ABD Başkanı Donald Trump, “Kimse bana kime neyi satıp satmamamız gerektiğini söyleyemez. Türkiye büyük bir müttefikimiz.” diyerek bu talebi açık biçimde geri çevirdi. Aynı günlerde New York Belediye Başkanlığı için yarışan Zohran Mamdani ise Netanyahu’yu “savaş suçlusu” ve “Filistin halkına karşı işlenen korkunç bir soykırımın mimarı” olarak nitelendirerek, Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) hakkında verdiği tutuklama kararının uygulanması gerektiğini savundu.
Biri Cumhuriyetçi, diğeri Demokrat iki siyasetçiden gelen bu açıklamalar, uzun yıllar Amerikan siyasetinde güçlü nüfuza sahip olduğu düşünülen Netanyahu’nun Washington’daki etkisini kaybetmeye başladığına mı işaret ediyor? The Atlantic yazarı Franklin Foer’e göre cevap büyük ölçüde olumlu. Üstelik bunun yalnızca Netanyahu’nun siyasi geleceği değil, İsrail’in uzun vadeli güvenliği açısından da ağır sonuçları olabilir.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
Bibi nasıl ABD’nin sevgilisi oldu?
“Binjamin Netanyahu 1982’de Kudüs’te bir mobilya şirketinin pazarlama müdürüydü. Ancak İsrail’in Washington Büyükelçisi, o tarihte 32 yaşındaki Netanyahu’nun İsraillilere dolap satmak yerine, Amerikalılara İsrail’i satması gerektiğine inandı ve onu yardımcısı olarak ABD başkentine götürdü. Philadelphia banliyölerinde geçen çocukluk yıllarında edindiği aksansız İngilizcesiyle sert ve etkili bir hatip olarak öne çıkan Netanyahu, kısa sürede Amerikan televizyonlarında İsrail’in yüzü haline geldi.
İzleyen kırk yıl boyunca, hangi görevde bulunursa bulunsun Netanyahu’nun temel misyonu değişmedi: Amerikan kamuoyunda İsrail’i savunmak. İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olarak, kariyerini üzerine inşa ettiği bu alanda sonunda başarısızlığa uğradı.
Bibi karşıtlığında iki parti nasıl buluştu?
2010’lu yılların ortalarına kadar İsrail’e destek vermek, Demokratlar ile Cumhuriyetçileri buluşturan nadir dış politika başlıklarından biriydi. Demokrat siyasetçilerin temel eleştirisi, Netanyahu hükümetinin Filistinlilerle iki devletli çözümü çıkmaza sokmasıydı. Buna rağmen İsrail’in güvenliği konusunda iki parti arasında güçlü bir uzlaşı vardı.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısıyla başlayan süreç bu dengeyi kökten değiştirdi. Gazze’de yürütülen savaş ilerledikçe Demokrat seçmen tabanındaki İsrail desteği hızla eridi.
İki yıl önce Demokrat senatörlerin yalnızca 19’u İsrail’e silah satışını durdurmayı amaçlayan tasarı lehine oy kullanmıştı. Bu yıl ise aynı yönde oy veren Demokrat senatör sayısı 47’nin 40’ına ulaştı.
Değişim yalnızca Kongre ile sınırlı değil. Dünyanın en büyük Yahudi nüfuslarından birine ev sahipliği yapan New York’ta belediye başkanlığı yarışına katılan adaylardan biri, seçim kampanyasını Netanyahu’nun tutuklanmasını savunarak yürütüyor.
Bu tablo, Amerikan siyasetinde birkaç yıl öncesine kadar hayal bile edilemeyecek bir değişime işaret ediyor.
Cumhuriyetçi cephede de benzer kırılmalar görülmeye başladı.
Başkan Yardımcısı J.D. Vance bu ay, Jeffrey Epstein’ın İsrail istihbaratıyla bağlantıları bulunduğunu öne sürdü. Bu iddiayı destekleyen hiçbir kanıt bulunmuyor. Vance ayrıca İsrail’i, İran’la yürütülen diplomatik girişimleri sabote etmeye çalışmakla suçladı.
On yıl önce böyle açıklamalar yapan bir Cumhuriyetçi siyasetçinin partide yükselmesi neredeyse imkânsız olurdu. Bugün ise aynı isim, Cumhuriyetçi Parti’nin gelecekteki liderleri arasında gösteriliyor.
Amerikan siyasetindeki bu değişim, yalnızca Gazze savaşının sonucu değil. Aynı zamanda, İsrail’in onlarca yıl boyunca Washington’da inşa ettiği siyasi sermayenin de hızla erimesi anlamına geliyor.
ABD-İsrail ilişkilerinde gel-gitler yeni değil
Gazze’de yaşanan insani yıkım karşısında oluşan olumsuz algının şekillenmesinde Netanyahu’nun tercihleri, kullandığı dil ve izlediği siyaset de belirleyici rol oynadı.
İsrail başbakanları geçmişte de zaman zaman Amerikan başkanlarıyla ciddi krizler yaşamıştı. Ancak bu krizlerin hiçbiri, Amerikan toplumundaki İsrail desteğini kalıcı biçimde sarsmamıştı.
Çünkü anlaşmazlıklar hükümetler arasındaydı; İsrail ile Amerikan kamuoyu arasındaki bağ ise korunuyordu.
Netanyahu İsrail’i Amerikan siyasetinin tarafı yaptı
Netanyahu’nun siyaset anlayışı, kendisinden önceki İsrail liderlerinden önemli bir noktada ayrılıyordu.
Düşünce dünyası büyük ölçüde Amerika’da şekillenmişti. 1982 yılına kadar çifte vatandaşlık taşıdı; Amerikan toplumunu yakından tanıyordu. Ancak bu yakınlık, özellikle Demokrat Parti’ye ve Amerikan Yahudilerinin büyük bölümünü oluşturan liberal çevrelere karşı derin bir mesafeyi de beraberinde getirdi.
Netanyahu’ya göre bu kesimler, Yahudi kimliğinden çok sosyal adalet mücadelelerini önemsiyordu. Eski Beyaz Saray Genel Sekreteri Rahm Emanuel için kullandığı ifadeyle, bunlar “kendinden nefret eden Yahudilerdi.”
Biyografi yazarı Anshel Pfeffer’e göre Netanyahu, siyasi kariyerinin ilk yıllarında bu düşüncelerini kamuoyundan gizlemeye özen gösterdi. Liberal çevrelerle köprüleri atmaktan kaçındı. Ancak iktidarı uzadıkça bu dengeyi koruma ihtiyacı da ortadan kalktı.
Obama’yla hesaplaşma dönüm noktası oldu
3 Mart 2015’te Netanyahu, Cumhuriyetçilerin davetiyle ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayla Amerikan siyasetinde benzeri görülmemiş bir adım attı. Konuşmasında Barack Obama yönetiminin İran’la yürüttüğü nükleer anlaşmanın, Tahran’ın nükleer silaha ulaşmasını engellemeyeceğini, tam tersine önünü açacağını savundu. Beyaz Saray’da da kameralar önünde Obama’ya Yahudi tarihi üzerine ders verir gibi konuştu.
Oysa Obama, İsrail’e yakın tutumuyla bilinen bir başkandı. İsrail’e, ABD tarihinin herhangi bir ülkeye verdiği en büyük askerî yardım paketini sunmuştu.
Buna rağmen Netanyahu, Obama’yı hiçbir zaman stratejik bir ortak olarak görmedi. Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mitt Romney’yi desteklediğini gizleme gereği bile duymadı.
Netanyahu’nun yakın çevresine göre Obama, İran konusunda fazla tavizkârdı; Ortadoğu’yu yanlış okuyor ve Müslüman dünyaya Yahudilerden daha fazla yakınlık duyuyordu.
Kutuplaşmada taraf oldu
Obama ile yaşanan gerilim, zaten İsrail’den uzaklaşmaya başlayan Amerikan solundaki kırılmayı daha da hızlandırdı.
Barış sürecinin çökmesiyle iki devletli çözüm fikri giderek inandırıcılığını yitirirken, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleri genişlemeye devam etti. Aynı dönemde üniversite kampüslerinde güç kazanan Filistin yanlısı hareketler de sol çevrelerde giderek daha fazla destek buldu.
Oysa Netanyahu’nun bu süreci yavaşlatabilecek önemli bir siyasi avantajı vardı. Amerikan liberallerinin en fazla destek verdiği başkanla yapıcı bir ilişki kurabilir, Filistinlilerle anlaşmanın mümkün olduğuna inanmasa bile adil ve kalıcı bir çözüm arayışına bağlılığını gösterebilirdi.
Bunun yerine tam tersini yaptı. İsrail’i, Amerikan iç siyasetindeki kutuplaşmanın taraflarından biri haline getirdi.
Donald Trump’ın Beyaz Saray’a gelişi Netanyahu açısından tarihi bir fırsat olarak görüldü. Netanyahu Trump’ı açık biçimde destekledi.
Trump da büyükelçiliği Kudüs’e taşıdı, İran anlaşmasından çekildi ve İsrail’in taleplerinin çoğunu yerine getirdi. Ancak bu yakınlık, Trump karşıtı milyonlarca Amerikalının İsrail’i de partizan bir aktör olarak görmesine yol açtı.
Netanyahu en büyük destekçisi Biden’ı neden karşısına aldı?
Demokratların yıllardır yaptığı uyarıların haklılığı, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde daha net ortaya çıktı.
Biden, İsrail’e seleflerinin çoğundan daha güçlü destek veren başkanlardan biriydi. 7 Ekim saldırılarının hemen ardından dayanışma göstermek için Tel Aviv’e gitti. Hamas’a karşı yürütülen askerî operasyonlara destek verdi; uluslararası platformlarda İsrail’i savundu ve ülkesinin güvenlik hakkını açık biçimde dile getirdi.
Ancak aynı zamanda iki önemli uyarıda bulunuyordu. Hamas’ın tamamen ortadan kaldırılmasının gerçekçi bir hedef olmadığını söylüyor, Gazze’de sivillerin maruz kaldığı insani yıkımın İsrail’in uluslararası meşruiyetini zedeleyeceğini hatırlatıyordu.
Netanyahu ise Washington’dan gelen bu stratejik uyarıları büyük ölçüde görmezden geldi.
Haziran 2024’te yayımladığı İngilizce bir video mesajında Biden yönetimini, ABD’nin İsrail’e silah vermesini engellemekle suçladı. Hatta bunun savaşın kazanılmasını geciktirdiğini ileri sürdü. Gerçekte ise askıya alınan yardım, yalnızca tek bir ağır bomba sevkiyatından ibaretti.
Suçlama Biden’ı kendi seçmeni karşısında zor durumda bıraktı. Netanyahu’nun bu çıkışıyla, Demokrat Parti içinde İsrail’e koşulsuz desteği savunan geleneksel çizgi ilk kez sorgulanmaya başladı: İsrail’e verilen güçlü destek bile karşılık görmüyorsa, bunun siyasi bedelini neden Demokratlar ödesindi?
Netanyahu kamu diplomasisini neden terk etti?
İsrail, İran ve onun bölgedeki müttefiklerine karşı varlığını korumak amacıyla savaştı. Netanyahu askerî tehditlerle sert biçimde mücadele etti, fakat siyasi kariyerini inşa ettiği alanda kaybetmeye başladı.
Netanyahu’nun yükselişi, Amerikalıları İsrail’in tezlerine ikna etme becerisi sayesinde mümkün olmuştu. Başbakanlık yıllarında ise sanki ikna etmeye artık ihtiyaç kalmamış gibi davrandı.
Soğuk Savaş boyunca oluşan Batı desteğini, 11 Eylül sonrasında gelişen “teröre karşı savaş” atmosferini ve Amerikan toplumunda onlarca yıl boyunca varlığını koruyan doğal İsrail sempatisini kalıcı gerçekler olarak gördü.
Oysa siyasi iklim değişmişti.
Netanyahu ise söylemini değiştirmedi.
İsrail’e yönelen yeni eleştirileri anlamaya çalışmak yerine bunların büyük bölümünü antisemitizmin yeni tezahürleri olarak değerlendirdi.
Böylece İsrail’in kamu diplomasisi de giderek savunmacı bir çizgiye çekildi.
Eleştirileri yanıtlamak veya yeni kuşakları ikna etmek yerine, eleştirenlerin niyetini sorgulayan bir dil benimsendi.
Netanyahu’nun kamu diplomasisini ikinci plana attığı yalnızca söyleminde değil, kabine tercihlerinde de görüldü. Özellikle Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Gazze’ye yönelik soykırıma davet çıkaran sert açıklamaları, İsrail karşıtı çevrelerin en sık kullandığı propaganda malzemelerinden biri haline geldi. Netanyahu ise koalisyon dengeleri nedeniyle bu söylemleri açık biçimde sahiplenmese de sınırlandırmadı.
Gazze için bir siyasi planı neden hiç olmadı?
Netanyahu, Biden yönetiminin tavsiyelerine rağmen, ne savaş sırasında ne de sonrasında Gazze’nin yönetimi, yeniden inşası veya Hamas’ın iktidardan uzaklaştırılması konusunda ciddi ve uygulanabilir bir plan ortaya koydu. Filistin Yönetimi’nin zayıf, yolsuzluğa bulaşmış ve Gazze halkı nezdinde meşruiyetinin bulunmadığını savundu. Aslında aksini iddia etmesi Gazze’nin yeniden Yahudi yerleşimine açılmasını savunan koalisyon ortaklarının desteğini tehlikeye atacaktı. Savaşın nasıl sona ereceğine dair net bir siyasi hedef ortaya koymadan çatışmayı sürdürdü. Yıkım büyüdükçe dünya da İsrail’in niyetlerine ilişkin kendi sonuçlarını çıkardı.
Trump yönetiminin arabuluculuğunda ateşkes sağlandığında İsrail birlikleri Gazze’deki tampon bölgede kalmaya devam etti. Netanyahu “tam zafer” sözü vermişti; ancak Hamas’ı iktidardan uzaklaştıramadı. Buna rağmen önünde, İsrail’in uluslararası imajını güçlendirebilecek tarihî bir fırsat bulunuyordu.
Netanyahu tarihî bir fırsatı neden geri çevirdi?
Trump yönetimi, daha önce Biden yönetiminin de hedeflediği bir diplomatik açılımı hayata geçirmeye hazırlanıyordu: Suudi Arabistan ile İsrail arasında resmî ilişkilerin kurulması. Ancak Riyad’ın tek bir temel şartı vardı: İsrail’in, bağımsız bir Filistin devletine uzanacak siyasi süreci başlatmayı ilke olarak kabul etmesi.
Netanyahu bunu bile taahhüt etmeyi reddetti.
Böylece İsrail’in son yıllardaki en önemli diplomatik fırsatlarından biri sonuçsuz kaldı.
Amerika’yı kaybetmenin bedeli ne olacak?
İsrail, Netanyahu döneminde aşınan Amerikan desteğinin sonuçlarını uzun yıllar hissedebilir.
Üstelik sorun artık yalnızca Demokrat Parti’nin ilerici kanadıyla sınırlı değil.
Bağımsız seçmenler arasında Filistinlilere duyulan sempati ilk kez İsraillilere duyulan sempatiyi geçmiş durumda. Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların önemli bir bölümünün İsrail’e artık eskisine göre daha olumsuz baktığını gösteriyor.
Cumhuriyetçi seçmenlerin bir kısmı bile Obama döneminde kabul edilen büyük askerî yardım paketlerinin sürdürülmesine eskisi kadar sıcak yaklaşmıyor.
İsrail’in geleneksel toplumsal destek kaynaklarından biri olan genç Evanjelikler arasında da belirgin bir uzaklaşma gözleniyor.
Washington’da onlarca yıl boyunca neredeyse tartışmasız kabul edilen iki partili İsrail mutabakatı, tarihte ilk kez bu ölçüde kırılgan görünüyor.
Netanyahu’nun siyasi mirası da büyük ölçüde bu tabloyla anılacak gibi görünüyor.
Bu sonucun tamamen önlenebilir olup olmadığı elbette tartışılabilir.
Ancak Foer’in vardığı sonuç daha temel bir noktaya işaret ediyor.
Netanyahu’nun en büyük başarısı, Amerikalıları İsrail’in güvenliğinin kendi çıkarlarıyla da örtüştüğüne ikna edebilmesiydi.
En büyük başarısızlığı ise, değişen dünyada aynı insanları yeniden ikna etmeye ihtiyaç duyduğunu fark edememesi oldu.”
Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

https://www.theatlantic.com/author/franklin-foer/



