Orta Doğu rotasını Çin’e mi çeviriyor?

İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat Orta Doğu'ya gerçekten barış mı getirecek? Yoksa savaşın asıl kazananı, çatışmaya hiç dahil olmayan Çin mi olacak? Bölgenin geleceğini, anlaşma metninden çok İsrail ve İran'ın bundan sonra atacağı adımlar belirleyecek.

İran Savaşı’nın ardından Versay Sarayı’nda imzalanan mutabakatın hangi tarafı “kazanan” yaptığı tartışılıyor. Ancak savaşın ne İsrail’e, ne ABD’ye ne de İran’a gerçek anlamda bir zafer getirdiği açık. Buna karşılık ortaya çıkan yeni jeopolitik tablo, en büyük stratejik kazancın Uzak Doğu’ya gitmesine yol açabilir.

The Economist dergisinin eski genel yayın yönetmeni ve “The Fate of the West” kitabının yazarı Bill Emmott, Asia Times‘ta yayımlanan makalesinde, savaş sonrası dönemde Orta Doğu ülkelerinin Çin ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini daha da derinleştireceğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Savaşın gerçek kaybedeni kim?

ABD-İsrail-İran savaşının ardından artık asıl soru kimin kazandığı değil, kimin daha az kaybettiğidir. Tüm taraflar ağır bedeller ödedi. Ancak mevcut tablo, İran’ın rakiplerine kıyasla daha az zarar gördüğüne işaret ediyor.

İran ile ABD arasında 17 Haziran’da imzalanan mutabakatın Donald Trump açısından ne kadar küçük düşürücü olduğu ya da savaşın Washington için nasıl bir stratejik başarısızlığa dönüştüğü de ikinci planda kalıyor. Trump’ın bu sonucu önemsemediği görülüyor. Ortaya çıkan maliyetlerin önemli kısmı ise gelecek Amerikan yönetimlerinin omuzlarına kalacak.

Asıl belirleyici soru, bundan sonra Orta Doğu’nun nasıl şekilleneceğidir. Bunun cevabı mutabakat metninde değil; İsrail ve İran’ın anlaşma sonrasında nasıl davranacağında gizli. ABD ise, özellikle de siyasi olarak zayıflayan ve öngörülemez hale gelen Trump yönetimiyle birlikte, bölgedeki gelişmelerde giderek ikincil bir aktöre dönüşmüş durumda.

İsrail hedeflerine ulaşabildi mi?

İsrail ve özellikle Başbakan Benjamin Netanyahu, savaşın en belirleyici aktörüydü. Bu nedenle ortaya çıkan sonuçtan en fazla siyasi bedel ödeyecek isim de Netanyahu olabilir.

Bir yıl önce İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarla başlayan ve 28 Şubat’ta geniş çaplı bombardımana dönüşen süreç, Netanyahu tarafından İran’daki teokratik rejimi devirmek ve ülkenin nükleer silah edinmesini engellemek için hayati bir mücadele olarak sunuldu. Aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ın oluşturduğu tehdidin kalıcı biçimde ortadan kaldırılması hedefleniyordu.

Ancak bugün gelinen noktada Hamas da Hizbullah da varlığını sürdürüyor. İran’daki rejim iktidarda kalmaya devam ediyor. Nükleer program ise ciddi hasar almış olsa da tamamen ortadan kaldırılmış değil; yeniden canlandırılması ihtimali de hâlâ bulunuyor.

Mutabakat İsrail’i nasıl sıkıştırıyor?

Mutabakat metni, İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini taahhüt ediyor. Ancak Tahran yönetimi zaten yıllardır aynı iddiayı dile getiriyor.

İsrail ordusu Hizbullah saldırılarını önlemek amacıyla Güney Lübnan’da konuşlanmayı sürdürüyor. Buna karşılık Trump, Netanyahu’danBeyrut’taki saldırıları durdurmasını istiyor. Anlaşmanın eksiksiz uygulanması halinde Washington’un İsrail’in Lübnan’dan tamamen çekilmesini de talep etmesi gerekecek.

İsrail mutabakatın tarafı olmadığı için kendisini belgeyle doğrudan bağlı hissetmeyebilir. Ancak Netanyahu’nun yıllardır izlediği İran stratejisinin başarısızlığa uğradığı da artık inkâr edilemiyor.

Sonbaharda yapılması beklenen seçimlerde Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesi ihtimali yüksek görünüyor. Buna rağmen muhalefetin de İran konusunda yeni ve uygulanabilir bir strateji ortaya koyabilmiş olduğu söylenemez.

Bu belirsizlik Gazze’nin geleceği, Batı Şeria’daki işgal ve İsrail’in hem ABD hem de Körfez ülkeleriyle ilişkileri açısından da devam ediyor.

Trump’ın geçen yıl açıkladığı Gazze planı ise Körfez ülkelerinin desteğini almaya devam ediyor. Demokrat Hillary Clinton’ın bile bu planın eldeki tek uygulanabilir seçenek olduğunu savunması dikkat çekici. Buna rağmen planın bağımsız ve yaşanabilir bir Filistin devletine nasıl zemin hazırlayacağı hâlâ belirsiz.

İran önceliğini yeniden inşaya mı verecek?

İran açısından en rasyonel seçenek, önümüzdeki dönemi şehirlerini ve ekonomisini yeniden inşa etmeye ayırmak olacaktır.

Rejim, dış saldırılara direnebildiğini ve ülke üzerindeki kontrolünü koruduğunu gösterdi. Bu nedenle kısa vadede yeni dış krizler çıkarmaya ihtiyaç duymayabilir.

Buna karşılık 92 milyonluk nüfusun ekonomik sıkıntıları hafifletilmeyi bekliyor. Bunun yolu ise petrol ihracatını yeniden artırmaktan, dondurulan varlıkların serbest bırakılmasını sağlamaktan ve ABD yaptırımlarının gevşetilmesinden geçiyor.

Hâlâ cevapsız kalan önemli sorulardan biri de İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden yeniden geçiş ücreti talep edip etmeyeceği. Mutabakat yalnızca ilk 60 gün boyunca ücret alınmayacağını düzenliyor. Sonrasındaki uygulama ise İran ile Umman’ın kararına bırakılıyor.

İran’ın yüksek ücretlerle ABD’ye siyasi mesaj vermesi mümkün olsa da bunun uzun vadede Körfez ülkelerini alternatif ulaşım koridorlarına yönlendirmekten başka bir sonuç doğurmayacağı açık.

Nükleer kriz gerçekten sona erdi mi?

Uzun vadede belirleyici olacak asıl soru, İran’ın nükleer programını yeniden başlatıp başlatmayacağıdır.

ABD bunu yaptırımların hafifletilmesi gibi teşviklerle ve gerektiğinde yeni askeri tehditlerle önlemeye çalışıyor.

Ancak İran açısından Kuzey Kore örneği güçlü bir mesaj veriyor: Eğer nükleer silaha sahip olsaydı muhtemelen saldırıya uğramayacağı düşüncesi, programı gizlice yeniden başlatma isteğini canlı tutabilir. Bu da özellikle İsrail’in şüpheci yaklaşımını sürdüreceği anlamına geliyor.

Yaptırımlar gerçekten kaldırılırsa İran’ın küresel ekonomiye yeniden entegrasyonu belirleyici olacaktır. Mutabakatta ülkenin yeniden inşası için 300 milyar dolarlık bir fondan söz edilse de bunun gerçekleşmesi şimdilik oldukça iyimser bir beklenti olarak görünüyor.

Buna rağmen doğal kaynakları ve sanayi potansiyeli sayesinde İran, uluslararası yatırımcılar açısından önemli fırsatlar sunmayı sürdürüyor.

Bu yeni dönemin en büyük kazananı Çin mi olacak?

İran’ın yeniden inşasının büyük ölçüde Çinli şirketler tarafından üstlenilmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çin hem gerekli finansmana hem de teknik kapasiteye sahip. Üstelik Batılı şirketlere kıyasla siyasi riskleri daha düşük.

Bu nedenle yalnızca İran’ın değil, tüm Orta Doğu’nun Çin ile ekonomik ve stratejik ilişkilerini daha da güçlendirmesi beklenebilir.

Bu tablo, İran’ın nükleer programını yakından takip eden başlıca küresel gücün de giderek Çin olacağı anlamına geliyor. Bölge Batı ile bağlarını tamamen koparmayacak; ancak bundan sonra yönünü her geçen yıl biraz daha Doğu’ya çevirecek.

Bu yazı ilk kez 8 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Bill Emmott’ın, Asia Times’ta yayınlanan “Peace ornot, the Middle East will now lean more towardChina” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. https://asiatimes.com/2026/06/peace-or-not-the-middle-east-will-now-lean-more-toward-china/

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Orta Doğu rotasını Çin’e mi çeviriyor?

İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat Orta Doğu'ya gerçekten barış mı getirecek? Yoksa savaşın asıl kazananı, çatışmaya hiç dahil olmayan Çin mi olacak? Bölgenin geleceğini, anlaşma metninden çok İsrail ve İran'ın bundan sonra atacağı adımlar belirleyecek.

İran Savaşı’nın ardından Versay Sarayı’nda imzalanan mutabakatın hangi tarafı “kazanan” yaptığı tartışılıyor. Ancak savaşın ne İsrail’e, ne ABD’ye ne de İran’a gerçek anlamda bir zafer getirdiği açık. Buna karşılık ortaya çıkan yeni jeopolitik tablo, en büyük stratejik kazancın Uzak Doğu’ya gitmesine yol açabilir.

The Economist dergisinin eski genel yayın yönetmeni ve “The Fate of the West” kitabının yazarı Bill Emmott, Asia Times‘ta yayımlanan makalesinde, savaş sonrası dönemde Orta Doğu ülkelerinin Çin ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini daha da derinleştireceğini savunuyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

Savaşın gerçek kaybedeni kim?

ABD-İsrail-İran savaşının ardından artık asıl soru kimin kazandığı değil, kimin daha az kaybettiğidir. Tüm taraflar ağır bedeller ödedi. Ancak mevcut tablo, İran’ın rakiplerine kıyasla daha az zarar gördüğüne işaret ediyor.

İran ile ABD arasında 17 Haziran’da imzalanan mutabakatın Donald Trump açısından ne kadar küçük düşürücü olduğu ya da savaşın Washington için nasıl bir stratejik başarısızlığa dönüştüğü de ikinci planda kalıyor. Trump’ın bu sonucu önemsemediği görülüyor. Ortaya çıkan maliyetlerin önemli kısmı ise gelecek Amerikan yönetimlerinin omuzlarına kalacak.

Asıl belirleyici soru, bundan sonra Orta Doğu’nun nasıl şekilleneceğidir. Bunun cevabı mutabakat metninde değil; İsrail ve İran’ın anlaşma sonrasında nasıl davranacağında gizli. ABD ise, özellikle de siyasi olarak zayıflayan ve öngörülemez hale gelen Trump yönetimiyle birlikte, bölgedeki gelişmelerde giderek ikincil bir aktöre dönüşmüş durumda.

İsrail hedeflerine ulaşabildi mi?

İsrail ve özellikle Başbakan Benjamin Netanyahu, savaşın en belirleyici aktörüydü. Bu nedenle ortaya çıkan sonuçtan en fazla siyasi bedel ödeyecek isim de Netanyahu olabilir.

Bir yıl önce İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarla başlayan ve 28 Şubat’ta geniş çaplı bombardımana dönüşen süreç, Netanyahu tarafından İran’daki teokratik rejimi devirmek ve ülkenin nükleer silah edinmesini engellemek için hayati bir mücadele olarak sunuldu. Aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ın oluşturduğu tehdidin kalıcı biçimde ortadan kaldırılması hedefleniyordu.

Ancak bugün gelinen noktada Hamas da Hizbullah da varlığını sürdürüyor. İran’daki rejim iktidarda kalmaya devam ediyor. Nükleer program ise ciddi hasar almış olsa da tamamen ortadan kaldırılmış değil; yeniden canlandırılması ihtimali de hâlâ bulunuyor.

Mutabakat İsrail’i nasıl sıkıştırıyor?

Mutabakat metni, İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini taahhüt ediyor. Ancak Tahran yönetimi zaten yıllardır aynı iddiayı dile getiriyor.

İsrail ordusu Hizbullah saldırılarını önlemek amacıyla Güney Lübnan’da konuşlanmayı sürdürüyor. Buna karşılık Trump, Netanyahu’danBeyrut’taki saldırıları durdurmasını istiyor. Anlaşmanın eksiksiz uygulanması halinde Washington’un İsrail’in Lübnan’dan tamamen çekilmesini de talep etmesi gerekecek.

İsrail mutabakatın tarafı olmadığı için kendisini belgeyle doğrudan bağlı hissetmeyebilir. Ancak Netanyahu’nun yıllardır izlediği İran stratejisinin başarısızlığa uğradığı da artık inkâr edilemiyor.

Sonbaharda yapılması beklenen seçimlerde Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesi ihtimali yüksek görünüyor. Buna rağmen muhalefetin de İran konusunda yeni ve uygulanabilir bir strateji ortaya koyabilmiş olduğu söylenemez.

Bu belirsizlik Gazze’nin geleceği, Batı Şeria’daki işgal ve İsrail’in hem ABD hem de Körfez ülkeleriyle ilişkileri açısından da devam ediyor.

Trump’ın geçen yıl açıkladığı Gazze planı ise Körfez ülkelerinin desteğini almaya devam ediyor. Demokrat Hillary Clinton’ın bile bu planın eldeki tek uygulanabilir seçenek olduğunu savunması dikkat çekici. Buna rağmen planın bağımsız ve yaşanabilir bir Filistin devletine nasıl zemin hazırlayacağı hâlâ belirsiz.

İran önceliğini yeniden inşaya mı verecek?

İran açısından en rasyonel seçenek, önümüzdeki dönemi şehirlerini ve ekonomisini yeniden inşa etmeye ayırmak olacaktır.

Rejim, dış saldırılara direnebildiğini ve ülke üzerindeki kontrolünü koruduğunu gösterdi. Bu nedenle kısa vadede yeni dış krizler çıkarmaya ihtiyaç duymayabilir.

Buna karşılık 92 milyonluk nüfusun ekonomik sıkıntıları hafifletilmeyi bekliyor. Bunun yolu ise petrol ihracatını yeniden artırmaktan, dondurulan varlıkların serbest bırakılmasını sağlamaktan ve ABD yaptırımlarının gevşetilmesinden geçiyor.

Hâlâ cevapsız kalan önemli sorulardan biri de İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden yeniden geçiş ücreti talep edip etmeyeceği. Mutabakat yalnızca ilk 60 gün boyunca ücret alınmayacağını düzenliyor. Sonrasındaki uygulama ise İran ile Umman’ın kararına bırakılıyor.

İran’ın yüksek ücretlerle ABD’ye siyasi mesaj vermesi mümkün olsa da bunun uzun vadede Körfez ülkelerini alternatif ulaşım koridorlarına yönlendirmekten başka bir sonuç doğurmayacağı açık.

Nükleer kriz gerçekten sona erdi mi?

Uzun vadede belirleyici olacak asıl soru, İran’ın nükleer programını yeniden başlatıp başlatmayacağıdır.

ABD bunu yaptırımların hafifletilmesi gibi teşviklerle ve gerektiğinde yeni askeri tehditlerle önlemeye çalışıyor.

Ancak İran açısından Kuzey Kore örneği güçlü bir mesaj veriyor: Eğer nükleer silaha sahip olsaydı muhtemelen saldırıya uğramayacağı düşüncesi, programı gizlice yeniden başlatma isteğini canlı tutabilir. Bu da özellikle İsrail’in şüpheci yaklaşımını sürdüreceği anlamına geliyor.

Yaptırımlar gerçekten kaldırılırsa İran’ın küresel ekonomiye yeniden entegrasyonu belirleyici olacaktır. Mutabakatta ülkenin yeniden inşası için 300 milyar dolarlık bir fondan söz edilse de bunun gerçekleşmesi şimdilik oldukça iyimser bir beklenti olarak görünüyor.

Buna rağmen doğal kaynakları ve sanayi potansiyeli sayesinde İran, uluslararası yatırımcılar açısından önemli fırsatlar sunmayı sürdürüyor.

Bu yeni dönemin en büyük kazananı Çin mi olacak?

İran’ın yeniden inşasının büyük ölçüde Çinli şirketler tarafından üstlenilmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çin hem gerekli finansmana hem de teknik kapasiteye sahip. Üstelik Batılı şirketlere kıyasla siyasi riskleri daha düşük.

Bu nedenle yalnızca İran’ın değil, tüm Orta Doğu’nun Çin ile ekonomik ve stratejik ilişkilerini daha da güçlendirmesi beklenebilir.

Bu tablo, İran’ın nükleer programını yakından takip eden başlıca küresel gücün de giderek Çin olacağı anlamına geliyor. Bölge Batı ile bağlarını tamamen koparmayacak; ancak bundan sonra yönünü her geçen yıl biraz daha Doğu’ya çevirecek.

Bu yazı ilk kez 8 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Bill Emmott’ın, Asia Times’ta yayınlanan “Peace ornot, the Middle East will now lean more towardChina” başlıklı yazısından bölümler Mustafa Alkan tarafından çevrildi ve editoryal katkısı ile yayına hazırlandı. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. https://asiatimes.com/2026/06/peace-or-not-the-middle-east-will-now-lean-more-toward-china/

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x