Attila İlhan ve hakkında bilinmeyen bazı şeyler

Çok yönlü biriydi; şiirden senaryoya pek çok alanda eser verdi. Kimileri onu TV söyleşileriyle tanıdı, kimileri bestelenen şiirleriyle… Hakkında çok şey söylendi. Peki, söylenmeyen var mı? Piraye Şengel yazdı.

Sanıyorum Attila İlhan bugüne kadar en çok portresi ve biyografisi yazılmış şair ve yazarlarımızdan biri. Bilen bilir. Bunların bir kısmı, yakın çevresinde bulunmuş yetkin yazarlar tarafından, bir kısmı edebiyat eleştirmenleri, araştırmacıları tarafından, diğer bir kısmı da onun rehberliği ile bugün Türk edebiyatında yerini almış öğrencileri diyebileceğimiz yazarlar tarafından yazılmıştır.

Bunlardan biri de 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın basımını, Yakup Çelik’in editörlüğünü yaptığı ‘Attila İlhan’ kitabıdır. Oldukça kapsamlı ve doyurucu niteliktedir. Kitaptan bahsetme nedenim, benden istenen Attila İlhan portresini yazarken, kesin tarih, yer, isim gerekirse, bu kitaptan faydalanacağım içindir. Çünkü birebir Attila İlhan’ın kendi ağzından anlatımlarıyla oluşmuştur.

Gelelim benim burada yazmaya çalışacağım Attila İlhan portresine, benden Attila İlhan’ın ölüm yıldönümü için bir portre yazmam istenince, bu nasıl bir portre olmalı diye düşündüm önce, sonra, bende sayısız anısı, hâlâ çok canlı olan Attila İlhan’ı daha çok benden ve anılarımdan hareketle yazmam gerektiğine karar verdim. Çünkü onunla aralıklarla süren 20 yıllık bir tanışıklığım var. Dolayısıyla sayısız da anım…

Edebi serüveni Nâzım Hikmet şiiriyle başlar

Tabii önce, onunla hiç tanışmamış olanlar için -ki var mıdır? Bilemiyorum- ya da sadece aşk şiirleri ya da şarkı olmuş şiirleriyle tanıyanlar için, onun hakkında yukarıda sözünü ettiğim kitaptan faydalanarak biraz biyografik bilgi vereceğim.

“Attila İlhan’ın babası Muharrem Bedrettin Bey Gürünlü bir ailenin çocuğudur. Şiire de meraklı olan Muharrem Bedrettin Bey, babası tarafından İstanbul’a getirilerek Mekteb-i Hukuk a yazdırılır. Okulu bitirince çeşitli yerlerde kısa bir süre çalıştıktan sonra, Adalet Bakanlığı’na başvurarak bir memuriyet ister. Tayini Menemen Müdde-i Umumiliğine savcı olarak çıkar. Menemene geldikten kısa bir süre sonra da Menemenin eşrafından bir ailenin kızı olan Perihan Memnune Hanım’la evlenir. Ve üç çocukları olur.

15 Haziran 1925’te doğan ilk çocukları Attila İlhan’dır. İki yıl sonra kardeşi Cengiz İlhan ve daha sonra da Çolpan İlhan doğar.

Attila İlhan’ın çocukluk yılları önce Menemen’de daha sonra babasının tayini nedeniyle Ilgın’da geçer. Bu yıllar Attila İlhan’ın Anadolu insanının kültürüyle de tanıştığı yıllar olacaktır. Yaşadıkları çiftlik evindeki ailenin yaşlı kadınlarından masallar dinler ve çocukluğunun önemli figurlerinden olan amcası Bahri’nin eğitiminden geçer. Eski harfleri, mezarlık yazılarını okumayı ve ebced hesabıyla tarihleri çıkarmayı ondan öğrenir.

Attila İlhan disipline uymayan yapısına rağmen, 30’lu yılların ilk yarısında İzmir Karşıyaka’da başladığı ilk eğitimini başarıyla bitirir. Ve ortaokula yine Karşıyaka’daki Atatürk Okulunda devam eder. Bu yıllarda Jules Verne’in kitaplarıyla tanışır, daha sonra okumalarına Panait İstrati, Falih Rıfkı Atay gibi yazarlarla devem eder. Aynı dönemde sinemaya olan merakı da artmıştır. Karşıyaka’da oynatılan hiçbir filmi kaçırmaz.

Ama asıl onun serüveni, Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuyunca başlayacaktır. Nâzım Hikmet’ten çok etkilenir, öyle ki okulda hoşlandığı kıza, Nâzım Hikmet’in bir şiirini yazarak gizlice verir. Aslında masumca bir ilanı aşktır bu yaptığı. Ancak bu olay onun için sıkıntılı günlerin ve çocuk yaşında mimlenmesinin başlangıcı olur. Çünkü Nâzım Hikmet yasaklıdır. Daha 16 yaşında olan Attila ilhan, okuldan alınıp, karakolda sorguya çekilir ve ardından da cezaevine girer. Bize birkaç kez anlattığı bu olayı, Attila İlhan hiçbir zaman bir travma gibi gündeme getirmemiştir. Ama babası ve ailesi için şüphesiz öyle olmuştur.

Hukuk adamı olan babasının uğraşıları sonunda, cezaevinden kurtulan Attila İlhan’ı Danıştay kararına rağmen, hiçbir okul kabul etmez. Bunun üzerine babası, kardeşi Cengiz’i de alarak İstanbul’a gelir ve ikisini de Işık Lisesi’ne yatılı olarak yazdırır.

İşte bu yıllarda Ömer Faruk Toprak’la mektuplaşarak yolunu çizmeye başlar. Şiire bağlanmıştır. Ve edebiyat dünyasında neler olup bittiğini öğrenmek istemektedir. Bu mektuplaşmalarla aynı zamanda da solda yerini alır ve solcu öğrencilerden biri olur.

Daha sonra, babasının isteğiyle Hukuk Fakültesi’ne yazılır. Ancak hukuka pek gönlü yoktur. O çoktan Asım Bezirci’yle birlikte Gerçek gazetesinde çalışmaya başlamıştır bile.

İlk ürünlerinden, “Balıkçı Türküsü” şiiri ve “Bahçe, Güzel Kasaba” düzyazısı, Yeni Edebiyat dergisinde yayınlanır. 1946’da CHP Şiir Yarışması’nda ödül aldığı “Cebbaroğlu Mehemmed” şiiriyle, kendi deyimiyle edebiyat dünyasına zembille iner.”

Attila İlhan – derya bir yazar

Bundan sonrası malumdur, çalışkan bir öğrenci gibi durmadan çalışır. Çocukluğunda Anadolu’ya, gençliğinde Paris’e giderek batıyı iyi tanımış bir yazar olarak, eserlerinde bu sentezi ortaya koyar. Türk şiirinde “mavi” hareketini başlatır. Zaman zaman yıldırımları üzerine çeker. Romanlarında hiç yapılmamışı yaparak eşcinsellik meselesinin örtüsünü kaldırır. Denemelerinde, ülkenin kimlik arayışını, solu, Batı’yı, cinselliği tartışmaya açar. Şiir, roman, deneme, anı, TV dizileri yazar, çeviri yapar, TV’de sohbet programlarıyla ülke çapında tanınır. Çok sayıda eser verir, şimdi onları buraya sıralamaya kalksam, sanırım başka bir şey yazmama yer kalmayacaktır. Ayrıca her eseri için, bir şeyler yazmak gerekir ki, yazımızın konusu da bu değil.

Ama bu eserleri merak edip okumak isteyenler ve nereden başlayacağını bilemeyenler için şunu söyleyebilirim: Google arama motoru böyle şeyler için iyi bir yer ve Attila İlhan gibi derya bir yazarı tanımak için de iyi bir zaman.

Şair gibi yaşamayacaksın

Attila İlhan velut bir kalemdir. Ölümüne kadar her gün kendi seçtiği pastanelerde, mesela bunlardan biri Elmadağ’daki Divan Pastanesi’dir, her gün sabah saatlerinde gelir, düzenli bir şekilde yazardı. Mutlaka elle, iki sayfa yazar, sonra evine gidince onları daktiloda temize çekerdi.

Onu dergi dışında pastanelerde ziyarete gittiğimde buna şahit olmuşumdur. Onunla görüşmek isteyen edebiyatseverlerle de derginin dışında, bazen buralarda randevu verirdi. Ve bu konuşmalar hiçbir zaman unutmayacağım kadar zevkli, eğitici, rehber konuşmalar olurdu. Açıkçası onun müdavimi olurdunuz.

Onunla ilgili çok fazla bilinmeyen bir şey, Attila İlhan’ın hiçbir zaman şiirlerinde yazdığı gibi bir adam olmamasıdır. Marsilya’dan, Paris’ten, Beyoğlu’ndan bahsederken ve Margo’dan, zenci kadınlardan, Aysel’den bahsederken, şiirlerinde yarattığı olağanüstü, yangın yeri atmosferin, metaforların, bohem, sefih hayatın, aşktan gözü dönmüş, ıssız sokakların, barların, içki ve tütün kokan adamı gibi hiç yaşamamıştır gerçek yaşamında. Okuyana, tutkulu coşkusuyla, başını duvarlara vurma duygusu yaşatan bu şiirlerini, aksine çok düzenli bir hayat içindeyken yazmıştır. Tütün içmemiş, içki dahi kullanmamıştır. Öyle ki onunla saatlerinizi ayarlayabilirdiniz. Her gün aynı saate kalkar, aynı saatte kahvaltısını eder, aynı saatte yürüyüşünü yapar, aynı saatte çalışır, aynı saatte öğle yemeğini yer, aynı saatte evine döner ve aynı saatte uyurdu.

Ona, “Böylesi düzenli bir hayat yaşayarak, bu kadar çarpıcı şiirler nasıl yazılabilir?” diye sorulduğunda, “Öyle yaşarsan kendine gelip şiir yazamazsın! Şair gibi yaşamayacaksın şair gibi yazacaksın” derdi.

Sanat Olayı dergisini çıkardığı yıllar

Ona en çok sorulan sorulardan biri de, “Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz?” olurdu. Hınzır gülümsemeyle “Kâğıt kalemle!” der, herkesi güldürürdü. Oysa ben onun şiirlerini nasıl yazdığına şahit olmuştum.

Bu anıyı anlatmadan önce, Attila İlhan’la yolumun nasıl kesiştiğini, 1985’te başlayıp ölümünden iki, üç yıl önceye kadar aralıklarla süren dostluğumun ve öğrenciliğimin nasıl başladığını anlatmalıyım.

Köy Enstitülü öğretmenler olan bir anne ve babanın çocuğu olarak ve Nâzım Hikmet’tin Piraye’sinden ismi konmuş bir kız çocuğu olarak, 8 yaşında ilk şiirimi yazmaya cüret etmiştim. Daha sonra ortaokul ve lise yıllarımda, Halkevlerinde, üretken gençler olarak, tiyatro oyunları, kitap okumaları, şiir okumaları yapıyorduk ve ben bu okumalardan rehberlerimi seçmiştim. Bunların başında Nâzım Hikmet ve Attila İlhan geliyordu. Yıllar içinde bu sevda beni yavaş yavaş yazmaya itmişti. Ama zamanla yönümü şiirden, romana ve öyküye çevirmiştim. Daha sonraları üniversiteye girdiğim ve hatta evlendiğim halde, edebiyat serüvenim devam etmişti. Sonunda da bu sevda beni, Babıali’deki Karacan Yayınları’na atacaktı.

Ben 20’li yaşlarımın sonunda, Attila İlhan 60 yaşındaydı o yıllarda. İlk gördüğüm gün Sanat Olayı dergisinin toplantısı için bir araya gelmiştik. Ben de dergi için röportajlar yapmak üzere oradaydım. Bir masa etrafında, daha doğrusu dergiyi çıkaran Attila İlhan’ın çevresinde toplanmış bir grup yazar ve hevesli gençlerdik.

Toplantıya ayrıca konuk yazarlar ve yayınevinin yazarları da katılırdı zaman zaman. Bugün edebiyatta söz sahibi olmuş hâlâ gündemde olan çoğu yazarla da bu toplantılarda tanışmışımdır daha sonraları…

“Benim görevim tramplen olmak”

Attila İlhan’ı ilk gördüğümde, onunla ilgili ilk intiba, hınzır, zeki bakışlı, neşeli bir çocukla, dingin, tedbirli, belagat sahibi bir adam arasında, içinde gidip gelen bir sarkacın olduğuydu. Arada bir de çok derinlerden bir hüzün sızıyordu sanki… Şapkası ve paltosuyla zevkli giyinmişti. Herkesle tek tek ilgiyle konuşuyor, bal rengi gözlerini kısarak yine saygıyla herkesi dinliyordu. Türk edebiyatının, öncelikle şiirin o günlerdeki sorunları ve gelişmeleri konuşuluyordu daha çok. Konuşmasına bir yerden başlıyor, sonra dağılıyor ve sonunda da hepsini birbirine bağlıyordu. Sanki bir kurgu yaparak konuşuyordu. Ağzımız açık hayranlıkla onu dinliyorduk. O gün, daha önce duyduğum, “İyi yazarlar iyi konuşamaz!” sözü de böylece çöpe gitmiş oldu.

Böyle tanıştık ve çalışmalarımız edebiyat dergilerinde yıllarca sürdü. Bu yıllar içinde, dergiye gelen şair ve yazar adaylarıyla, çoğu da Anadolu’dan geliyordu, sayısız konuşmasına şahit olmuşumdur. Bu bana onun gerçek bir okul olduğunu göstermiştir. Hiçbirini ayırt etmeden onlara zaman ayırır, yazdıklarını okur ve desteklerdi. Kendi deyimiyle tramplen görevi görüyordu. Ama bir keresinde gelen gençlerden birine, “Sen başka iş yapmalısın” dediğine de şahit olmuşumdur. Aynı şeyi biz yazar adayları için de yapardı. İlk romanımı yazıp, okumasını rica ettiğimde, hemen alıp okumuştu. Korku ve merakla “Olmuş mu? Nasıl buldunuz?” diye sorduğumda, “Olmuş çocuğum, sen de romancı damarı var.” demişti ve arkasından da ilave etmişti. “Benim görevim tramplen olmak, bastırmak için kendin uğraşacaksın çocuğum.”

“Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz?”

Daha çok kadın yazarları desteklediğini fark ediyorum şimdilerde. Moda deyimle pozitif ayrımcılık yapıyordu. Bu bende ona karşı daha çok saygı uyandırıyor. Çoğu kadın yazarın yolunu açmıştır. Sanırım burada isimlerini saymak da, yazının konusu değil.

Benim için sözü edilecek bir diğer şey okurlarıyla ilişkisiydi. Sanırım kitap fuarlarında onun önünde oluşan kuyruklar çok az yazara nasip olmuştur. Her bir okura ayrı bir saygı duyar, onlarla sohbet eder, yorulmak bilmezdi. Soruları yüksünmeden cevaplardı.

Soru deyince… “Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz?” en çok sorulan soruydu. Tam yeri gelmişken, şu yarım kalmış anıya dönelim.

Toplantı sonrası bir akşamüstü, Karacan Yayınları’ndan birlikte çıkmıştık. Ben yokuş aşağı yürüyüp Kadıköy’e geçmek için vapura binecektim, o da aşağıdan evine gitmek için taksiye binecekti. Yürürken, bir süre sonra Attila İlhan’ın mırıldanarak şarkı söylediğini fark ettim, dönüp merakla sordum, “Attila Bey! Siz yürürken şarkı mı söylersiniz?” Başını iki yana sallayarak, “Yürürken şiir söylerim. Eve gidene kadar da kafamda bitiririm. Sonra da oturur yazarım.”

İşte Attila ilhan şiirini böyle yazıyordu.

Vizyon sahibi bir şair

Attila İlhan popüler bir şair. Hem de büyük ve derin şiirlerle. Halkın sevgisini ve beğenisini hiç küçümsememiştir. Onu okumayanlar bile, şiirleri şarkı olunca, onu tanımışlardır ve bu da popülerliğini iyice arttırmıştır. Mesela Ahmet Kaya’nın besteleyip seslendirdiği Mahur Beste, Hümeyra’nın yorumladığı Ben Sana Mecburum, Nur Yoldaş’ı efsaneler arasına sokan Sultan-ı Yegâh, Alpay’ın seslendirdiği Üçüncü Şahsın Şiiri ve Timur Selçuk’un muhteşem bestesiyle Karantinalı Despina… Vedat Sakman’dan Zuhal Olcay, Samime Sanay’dan Cem Karaca’ya nice güçlü ses, söylemiştir şiirlerinden bestelenen şarkıları.

Şimdilerde pek dile getirilmeyen bir özelliği de senaryo yazarlığı. Attila İlhan’ın filme çekilen bazı senaryoları şunlardır: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad) 1959, Ateşten Damla (Memduh Ün) 1960, Şoför Nebahat (Metin Erksan) 1960, Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen) 1960… Ayrıca Paranın Kiri (1979) adlı televizyon filminin senaryosunda da onun imzası vardır. Lakin en popüler senaryoları diziler için yazdıklarıdır: Sekiz Sütuna Manşet (6 bölüm) 1982; Kartallar Yüksek Uçar (12 bölüm) 1984; Yarın Artık Bugündür 1986…

Son olarak, benim için önemli olan bir özelliğinden bahsederek, yazımı sonlandıracağım. Bu da geleceğe dair yaptığı tasavvurlarının çoğunun gerçekleşmesidir.

Bizlere yaptığı, zaman zaman da TV konuşmalarında yaptığı, gelecekle ilgili saptamaları şaşırtıcıdır. Ben bugün hâlâ onun söylediklerinin bir bir gerçekleştiğini görmekteyim. Böyle bir vizyona sahip olması, benim gözümde onu ayrıca özel bir insan yapmaktadır.

Dergilerdeki çalışmalarımız Beşiktaş’taki bir binada çıkarttığımız Cönk dergisine kadar devam etmiştir. Bizleri daha sonraları, gelecek gördüğü televizyonlara yöneltmiştir. İçlerinde benim de olduğum bir kısım yazar, televizyonlarda metin yazarlığı, senaryo yazarlığı yaptık. Oralarda da Attila İlhan’la toplantılarımız oluyordu ve bu toplantılarda, entelektüel, siyasi, sanatsal konuşmalar yapılırdı ve bu konuşmalar hep önümüzü açmış, ufkumuzu genişletmiştir.

Onunla yolumun kesişmesi gerçekten benim için bir şanstır. Çalışma disiplinini, iyi yazarlar okumayı, senaryo yazmayı ve beni ben yapan çoğu bilgiyi onun sayesinde edindim. Hâlâ da onun öğretisiyle yol almaktayım. Ona teşekkür ederken son söz;

Hani derler ya, “son nefesine” kadar çalışmıştır. Onu yitirdiğimiz gün, bir imza gününün gecesi olması da bunun bir kanıtıdır. Ve o şahane şiirinde, yazdığı gibi, 10 Ekim 2005’in gecesinde “ An gelir Attila İlhan ölür.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Ekim 2023’te yayımlanmıştır.

Piraye Şengel
Piraye Şengel
PİRAYE ŞENGEL – Şair, yazar, senarist ve yapımcı. 31 Ocak 1956'da Bayburt’ta doğdu. Fatih Kız Lisesi'nden 1975'te mezun oldu. 1976'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne başladı. 1977'de evlendi. Eğitimini yarıda bıraktı. Paşabahçe Şişe Cam'ın otomasyon servisinde çalışmaya başladı. 1985'te Attila İlhan'la tanışınca dergiciliğe yöneldi. Sanat Olayı dergisinde çalıştı. Attila İlhan'ın yönlendirmesiyle televizyon hayatı başladı. TRT için yazdığı “Prensesin Böylesi' isimli çocuk dizisinin senaryosuna yurt dışında ödül verildi. TRT’de yayınlanan 'Ondan Sonra' kültür programında ve 'Cumhuriyete Kanat Gerenler' belgeselinde metin yazarlığı yaptı. 1996-1998 arasında Nuran Devres'le özel kanallarda dizi senaryosu yazdı. Biket İlhan’ın 2014 yılında yazarın anne ve babasının Köy Enstitüsü yıllarından esinlenerek çektiği sinema filmi ‘Yarım Kalan Mucize'nin projesi Piraye Şengel'e aittir. Başlıca eserleri: Gölgesiz Bir Kadın (1994) Masumiyeti Özlemiştim (1999), Pusulasız Yolcu (2003), Hayat Tutulması (2005), Ay Çöreği (2006), Cenin ve Ceset (2008), Nihal – Gölgesiz Bir Kadın (2008), Miralay Çıkmazı (2014), Sarışınım Diye Acı Çekmez Miyim Sanıyorsunuz (2019), Kalbimde Sızısı Kaldı (2020),

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Attila İlhan ve hakkında bilinmeyen bazı şeyler

Çok yönlü biriydi; şiirden senaryoya pek çok alanda eser verdi. Kimileri onu TV söyleşileriyle tanıdı, kimileri bestelenen şiirleriyle… Hakkında çok şey söylendi. Peki, söylenmeyen var mı? Piraye Şengel yazdı.

Sanıyorum Attila İlhan bugüne kadar en çok portresi ve biyografisi yazılmış şair ve yazarlarımızdan biri. Bilen bilir. Bunların bir kısmı, yakın çevresinde bulunmuş yetkin yazarlar tarafından, bir kısmı edebiyat eleştirmenleri, araştırmacıları tarafından, diğer bir kısmı da onun rehberliği ile bugün Türk edebiyatında yerini almış öğrencileri diyebileceğimiz yazarlar tarafından yazılmıştır.

Bunlardan biri de 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın basımını, Yakup Çelik’in editörlüğünü yaptığı ‘Attila İlhan’ kitabıdır. Oldukça kapsamlı ve doyurucu niteliktedir. Kitaptan bahsetme nedenim, benden istenen Attila İlhan portresini yazarken, kesin tarih, yer, isim gerekirse, bu kitaptan faydalanacağım içindir. Çünkü birebir Attila İlhan’ın kendi ağzından anlatımlarıyla oluşmuştur.

Gelelim benim burada yazmaya çalışacağım Attila İlhan portresine, benden Attila İlhan’ın ölüm yıldönümü için bir portre yazmam istenince, bu nasıl bir portre olmalı diye düşündüm önce, sonra, bende sayısız anısı, hâlâ çok canlı olan Attila İlhan’ı daha çok benden ve anılarımdan hareketle yazmam gerektiğine karar verdim. Çünkü onunla aralıklarla süren 20 yıllık bir tanışıklığım var. Dolayısıyla sayısız da anım…

Edebi serüveni Nâzım Hikmet şiiriyle başlar

Tabii önce, onunla hiç tanışmamış olanlar için -ki var mıdır? Bilemiyorum- ya da sadece aşk şiirleri ya da şarkı olmuş şiirleriyle tanıyanlar için, onun hakkında yukarıda sözünü ettiğim kitaptan faydalanarak biraz biyografik bilgi vereceğim.

“Attila İlhan’ın babası Muharrem Bedrettin Bey Gürünlü bir ailenin çocuğudur. Şiire de meraklı olan Muharrem Bedrettin Bey, babası tarafından İstanbul’a getirilerek Mekteb-i Hukuk a yazdırılır. Okulu bitirince çeşitli yerlerde kısa bir süre çalıştıktan sonra, Adalet Bakanlığı’na başvurarak bir memuriyet ister. Tayini Menemen Müdde-i Umumiliğine savcı olarak çıkar. Menemene geldikten kısa bir süre sonra da Menemenin eşrafından bir ailenin kızı olan Perihan Memnune Hanım’la evlenir. Ve üç çocukları olur.

15 Haziran 1925’te doğan ilk çocukları Attila İlhan’dır. İki yıl sonra kardeşi Cengiz İlhan ve daha sonra da Çolpan İlhan doğar.

Attila İlhan’ın çocukluk yılları önce Menemen’de daha sonra babasının tayini nedeniyle Ilgın’da geçer. Bu yıllar Attila İlhan’ın Anadolu insanının kültürüyle de tanıştığı yıllar olacaktır. Yaşadıkları çiftlik evindeki ailenin yaşlı kadınlarından masallar dinler ve çocukluğunun önemli figurlerinden olan amcası Bahri’nin eğitiminden geçer. Eski harfleri, mezarlık yazılarını okumayı ve ebced hesabıyla tarihleri çıkarmayı ondan öğrenir.

Attila İlhan disipline uymayan yapısına rağmen, 30’lu yılların ilk yarısında İzmir Karşıyaka’da başladığı ilk eğitimini başarıyla bitirir. Ve ortaokula yine Karşıyaka’daki Atatürk Okulunda devam eder. Bu yıllarda Jules Verne’in kitaplarıyla tanışır, daha sonra okumalarına Panait İstrati, Falih Rıfkı Atay gibi yazarlarla devem eder. Aynı dönemde sinemaya olan merakı da artmıştır. Karşıyaka’da oynatılan hiçbir filmi kaçırmaz.

Ama asıl onun serüveni, Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuyunca başlayacaktır. Nâzım Hikmet’ten çok etkilenir, öyle ki okulda hoşlandığı kıza, Nâzım Hikmet’in bir şiirini yazarak gizlice verir. Aslında masumca bir ilanı aşktır bu yaptığı. Ancak bu olay onun için sıkıntılı günlerin ve çocuk yaşında mimlenmesinin başlangıcı olur. Çünkü Nâzım Hikmet yasaklıdır. Daha 16 yaşında olan Attila ilhan, okuldan alınıp, karakolda sorguya çekilir ve ardından da cezaevine girer. Bize birkaç kez anlattığı bu olayı, Attila İlhan hiçbir zaman bir travma gibi gündeme getirmemiştir. Ama babası ve ailesi için şüphesiz öyle olmuştur.

Hukuk adamı olan babasının uğraşıları sonunda, cezaevinden kurtulan Attila İlhan’ı Danıştay kararına rağmen, hiçbir okul kabul etmez. Bunun üzerine babası, kardeşi Cengiz’i de alarak İstanbul’a gelir ve ikisini de Işık Lisesi’ne yatılı olarak yazdırır.

İşte bu yıllarda Ömer Faruk Toprak’la mektuplaşarak yolunu çizmeye başlar. Şiire bağlanmıştır. Ve edebiyat dünyasında neler olup bittiğini öğrenmek istemektedir. Bu mektuplaşmalarla aynı zamanda da solda yerini alır ve solcu öğrencilerden biri olur.

Daha sonra, babasının isteğiyle Hukuk Fakültesi’ne yazılır. Ancak hukuka pek gönlü yoktur. O çoktan Asım Bezirci’yle birlikte Gerçek gazetesinde çalışmaya başlamıştır bile.

İlk ürünlerinden, “Balıkçı Türküsü” şiiri ve “Bahçe, Güzel Kasaba” düzyazısı, Yeni Edebiyat dergisinde yayınlanır. 1946’da CHP Şiir Yarışması’nda ödül aldığı “Cebbaroğlu Mehemmed” şiiriyle, kendi deyimiyle edebiyat dünyasına zembille iner.”

Attila İlhan – derya bir yazar

Bundan sonrası malumdur, çalışkan bir öğrenci gibi durmadan çalışır. Çocukluğunda Anadolu’ya, gençliğinde Paris’e giderek batıyı iyi tanımış bir yazar olarak, eserlerinde bu sentezi ortaya koyar. Türk şiirinde “mavi” hareketini başlatır. Zaman zaman yıldırımları üzerine çeker. Romanlarında hiç yapılmamışı yaparak eşcinsellik meselesinin örtüsünü kaldırır. Denemelerinde, ülkenin kimlik arayışını, solu, Batı’yı, cinselliği tartışmaya açar. Şiir, roman, deneme, anı, TV dizileri yazar, çeviri yapar, TV’de sohbet programlarıyla ülke çapında tanınır. Çok sayıda eser verir, şimdi onları buraya sıralamaya kalksam, sanırım başka bir şey yazmama yer kalmayacaktır. Ayrıca her eseri için, bir şeyler yazmak gerekir ki, yazımızın konusu da bu değil.

Ama bu eserleri merak edip okumak isteyenler ve nereden başlayacağını bilemeyenler için şunu söyleyebilirim: Google arama motoru böyle şeyler için iyi bir yer ve Attila İlhan gibi derya bir yazarı tanımak için de iyi bir zaman.

Şair gibi yaşamayacaksın

Attila İlhan velut bir kalemdir. Ölümüne kadar her gün kendi seçtiği pastanelerde, mesela bunlardan biri Elmadağ’daki Divan Pastanesi’dir, her gün sabah saatlerinde gelir, düzenli bir şekilde yazardı. Mutlaka elle, iki sayfa yazar, sonra evine gidince onları daktiloda temize çekerdi.

Onu dergi dışında pastanelerde ziyarete gittiğimde buna şahit olmuşumdur. Onunla görüşmek isteyen edebiyatseverlerle de derginin dışında, bazen buralarda randevu verirdi. Ve bu konuşmalar hiçbir zaman unutmayacağım kadar zevkli, eğitici, rehber konuşmalar olurdu. Açıkçası onun müdavimi olurdunuz.

Onunla ilgili çok fazla bilinmeyen bir şey, Attila İlhan’ın hiçbir zaman şiirlerinde yazdığı gibi bir adam olmamasıdır. Marsilya’dan, Paris’ten, Beyoğlu’ndan bahsederken ve Margo’dan, zenci kadınlardan, Aysel’den bahsederken, şiirlerinde yarattığı olağanüstü, yangın yeri atmosferin, metaforların, bohem, sefih hayatın, aşktan gözü dönmüş, ıssız sokakların, barların, içki ve tütün kokan adamı gibi hiç yaşamamıştır gerçek yaşamında. Okuyana, tutkulu coşkusuyla, başını duvarlara vurma duygusu yaşatan bu şiirlerini, aksine çok düzenli bir hayat içindeyken yazmıştır. Tütün içmemiş, içki dahi kullanmamıştır. Öyle ki onunla saatlerinizi ayarlayabilirdiniz. Her gün aynı saate kalkar, aynı saatte kahvaltısını eder, aynı saatte yürüyüşünü yapar, aynı saatte çalışır, aynı saatte öğle yemeğini yer, aynı saatte evine döner ve aynı saatte uyurdu.

Ona, “Böylesi düzenli bir hayat yaşayarak, bu kadar çarpıcı şiirler nasıl yazılabilir?” diye sorulduğunda, “Öyle yaşarsan kendine gelip şiir yazamazsın! Şair gibi yaşamayacaksın şair gibi yazacaksın” derdi.

Sanat Olayı dergisini çıkardığı yıllar

Ona en çok sorulan sorulardan biri de, “Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz?” olurdu. Hınzır gülümsemeyle “Kâğıt kalemle!” der, herkesi güldürürdü. Oysa ben onun şiirlerini nasıl yazdığına şahit olmuştum.

Bu anıyı anlatmadan önce, Attila İlhan’la yolumun nasıl kesiştiğini, 1985’te başlayıp ölümünden iki, üç yıl önceye kadar aralıklarla süren dostluğumun ve öğrenciliğimin nasıl başladığını anlatmalıyım.

Köy Enstitülü öğretmenler olan bir anne ve babanın çocuğu olarak ve Nâzım Hikmet’tin Piraye’sinden ismi konmuş bir kız çocuğu olarak, 8 yaşında ilk şiirimi yazmaya cüret etmiştim. Daha sonra ortaokul ve lise yıllarımda, Halkevlerinde, üretken gençler olarak, tiyatro oyunları, kitap okumaları, şiir okumaları yapıyorduk ve ben bu okumalardan rehberlerimi seçmiştim. Bunların başında Nâzım Hikmet ve Attila İlhan geliyordu. Yıllar içinde bu sevda beni yavaş yavaş yazmaya itmişti. Ama zamanla yönümü şiirden, romana ve öyküye çevirmiştim. Daha sonraları üniversiteye girdiğim ve hatta evlendiğim halde, edebiyat serüvenim devam etmişti. Sonunda da bu sevda beni, Babıali’deki Karacan Yayınları’na atacaktı.

Ben 20’li yaşlarımın sonunda, Attila İlhan 60 yaşındaydı o yıllarda. İlk gördüğüm gün Sanat Olayı dergisinin toplantısı için bir araya gelmiştik. Ben de dergi için röportajlar yapmak üzere oradaydım. Bir masa etrafında, daha doğrusu dergiyi çıkaran Attila İlhan’ın çevresinde toplanmış bir grup yazar ve hevesli gençlerdik.

Toplantıya ayrıca konuk yazarlar ve yayınevinin yazarları da katılırdı zaman zaman. Bugün edebiyatta söz sahibi olmuş hâlâ gündemde olan çoğu yazarla da bu toplantılarda tanışmışımdır daha sonraları…

“Benim görevim tramplen olmak”

Attila İlhan’ı ilk gördüğümde, onunla ilgili ilk intiba, hınzır, zeki bakışlı, neşeli bir çocukla, dingin, tedbirli, belagat sahibi bir adam arasında, içinde gidip gelen bir sarkacın olduğuydu. Arada bir de çok derinlerden bir hüzün sızıyordu sanki… Şapkası ve paltosuyla zevkli giyinmişti. Herkesle tek tek ilgiyle konuşuyor, bal rengi gözlerini kısarak yine saygıyla herkesi dinliyordu. Türk edebiyatının, öncelikle şiirin o günlerdeki sorunları ve gelişmeleri konuşuluyordu daha çok. Konuşmasına bir yerden başlıyor, sonra dağılıyor ve sonunda da hepsini birbirine bağlıyordu. Sanki bir kurgu yaparak konuşuyordu. Ağzımız açık hayranlıkla onu dinliyorduk. O gün, daha önce duyduğum, “İyi yazarlar iyi konuşamaz!” sözü de böylece çöpe gitmiş oldu.

Böyle tanıştık ve çalışmalarımız edebiyat dergilerinde yıllarca sürdü. Bu yıllar içinde, dergiye gelen şair ve yazar adaylarıyla, çoğu da Anadolu’dan geliyordu, sayısız konuşmasına şahit olmuşumdur. Bu bana onun gerçek bir okul olduğunu göstermiştir. Hiçbirini ayırt etmeden onlara zaman ayırır, yazdıklarını okur ve desteklerdi. Kendi deyimiyle tramplen görevi görüyordu. Ama bir keresinde gelen gençlerden birine, “Sen başka iş yapmalısın” dediğine de şahit olmuşumdur. Aynı şeyi biz yazar adayları için de yapardı. İlk romanımı yazıp, okumasını rica ettiğimde, hemen alıp okumuştu. Korku ve merakla “Olmuş mu? Nasıl buldunuz?” diye sorduğumda, “Olmuş çocuğum, sen de romancı damarı var.” demişti ve arkasından da ilave etmişti. “Benim görevim tramplen olmak, bastırmak için kendin uğraşacaksın çocuğum.”

“Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz?”

Daha çok kadın yazarları desteklediğini fark ediyorum şimdilerde. Moda deyimle pozitif ayrımcılık yapıyordu. Bu bende ona karşı daha çok saygı uyandırıyor. Çoğu kadın yazarın yolunu açmıştır. Sanırım burada isimlerini saymak da, yazının konusu değil.

Benim için sözü edilecek bir diğer şey okurlarıyla ilişkisiydi. Sanırım kitap fuarlarında onun önünde oluşan kuyruklar çok az yazara nasip olmuştur. Her bir okura ayrı bir saygı duyar, onlarla sohbet eder, yorulmak bilmezdi. Soruları yüksünmeden cevaplardı.

Soru deyince… “Bu şiirleri nasıl yazıyorsunuz?” en çok sorulan soruydu. Tam yeri gelmişken, şu yarım kalmış anıya dönelim.

Toplantı sonrası bir akşamüstü, Karacan Yayınları’ndan birlikte çıkmıştık. Ben yokuş aşağı yürüyüp Kadıköy’e geçmek için vapura binecektim, o da aşağıdan evine gitmek için taksiye binecekti. Yürürken, bir süre sonra Attila İlhan’ın mırıldanarak şarkı söylediğini fark ettim, dönüp merakla sordum, “Attila Bey! Siz yürürken şarkı mı söylersiniz?” Başını iki yana sallayarak, “Yürürken şiir söylerim. Eve gidene kadar da kafamda bitiririm. Sonra da oturur yazarım.”

İşte Attila ilhan şiirini böyle yazıyordu.

Vizyon sahibi bir şair

Attila İlhan popüler bir şair. Hem de büyük ve derin şiirlerle. Halkın sevgisini ve beğenisini hiç küçümsememiştir. Onu okumayanlar bile, şiirleri şarkı olunca, onu tanımışlardır ve bu da popülerliğini iyice arttırmıştır. Mesela Ahmet Kaya’nın besteleyip seslendirdiği Mahur Beste, Hümeyra’nın yorumladığı Ben Sana Mecburum, Nur Yoldaş’ı efsaneler arasına sokan Sultan-ı Yegâh, Alpay’ın seslendirdiği Üçüncü Şahsın Şiiri ve Timur Selçuk’un muhteşem bestesiyle Karantinalı Despina… Vedat Sakman’dan Zuhal Olcay, Samime Sanay’dan Cem Karaca’ya nice güçlü ses, söylemiştir şiirlerinden bestelenen şarkıları.

Şimdilerde pek dile getirilmeyen bir özelliği de senaryo yazarlığı. Attila İlhan’ın filme çekilen bazı senaryoları şunlardır: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad) 1959, Ateşten Damla (Memduh Ün) 1960, Şoför Nebahat (Metin Erksan) 1960, Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen) 1960… Ayrıca Paranın Kiri (1979) adlı televizyon filminin senaryosunda da onun imzası vardır. Lakin en popüler senaryoları diziler için yazdıklarıdır: Sekiz Sütuna Manşet (6 bölüm) 1982; Kartallar Yüksek Uçar (12 bölüm) 1984; Yarın Artık Bugündür 1986…

Son olarak, benim için önemli olan bir özelliğinden bahsederek, yazımı sonlandıracağım. Bu da geleceğe dair yaptığı tasavvurlarının çoğunun gerçekleşmesidir.

Bizlere yaptığı, zaman zaman da TV konuşmalarında yaptığı, gelecekle ilgili saptamaları şaşırtıcıdır. Ben bugün hâlâ onun söylediklerinin bir bir gerçekleştiğini görmekteyim. Böyle bir vizyona sahip olması, benim gözümde onu ayrıca özel bir insan yapmaktadır.

Dergilerdeki çalışmalarımız Beşiktaş’taki bir binada çıkarttığımız Cönk dergisine kadar devam etmiştir. Bizleri daha sonraları, gelecek gördüğü televizyonlara yöneltmiştir. İçlerinde benim de olduğum bir kısım yazar, televizyonlarda metin yazarlığı, senaryo yazarlığı yaptık. Oralarda da Attila İlhan’la toplantılarımız oluyordu ve bu toplantılarda, entelektüel, siyasi, sanatsal konuşmalar yapılırdı ve bu konuşmalar hep önümüzü açmış, ufkumuzu genişletmiştir.

Onunla yolumun kesişmesi gerçekten benim için bir şanstır. Çalışma disiplinini, iyi yazarlar okumayı, senaryo yazmayı ve beni ben yapan çoğu bilgiyi onun sayesinde edindim. Hâlâ da onun öğretisiyle yol almaktayım. Ona teşekkür ederken son söz;

Hani derler ya, “son nefesine” kadar çalışmıştır. Onu yitirdiğimiz gün, bir imza gününün gecesi olması da bunun bir kanıtıdır. Ve o şahane şiirinde, yazdığı gibi, 10 Ekim 2005’in gecesinde “ An gelir Attila İlhan ölür.”

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 10 Ekim 2023’te yayımlanmıştır.

Piraye Şengel
Piraye Şengel
PİRAYE ŞENGEL – Şair, yazar, senarist ve yapımcı. 31 Ocak 1956'da Bayburt’ta doğdu. Fatih Kız Lisesi'nden 1975'te mezun oldu. 1976'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne başladı. 1977'de evlendi. Eğitimini yarıda bıraktı. Paşabahçe Şişe Cam'ın otomasyon servisinde çalışmaya başladı. 1985'te Attila İlhan'la tanışınca dergiciliğe yöneldi. Sanat Olayı dergisinde çalıştı. Attila İlhan'ın yönlendirmesiyle televizyon hayatı başladı. TRT için yazdığı “Prensesin Böylesi' isimli çocuk dizisinin senaryosuna yurt dışında ödül verildi. TRT’de yayınlanan 'Ondan Sonra' kültür programında ve 'Cumhuriyete Kanat Gerenler' belgeselinde metin yazarlığı yaptı. 1996-1998 arasında Nuran Devres'le özel kanallarda dizi senaryosu yazdı. Biket İlhan’ın 2014 yılında yazarın anne ve babasının Köy Enstitüsü yıllarından esinlenerek çektiği sinema filmi ‘Yarım Kalan Mucize'nin projesi Piraye Şengel'e aittir. Başlıca eserleri: Gölgesiz Bir Kadın (1994) Masumiyeti Özlemiştim (1999), Pusulasız Yolcu (2003), Hayat Tutulması (2005), Ay Çöreği (2006), Cenin ve Ceset (2008), Nihal – Gölgesiz Bir Kadın (2008), Miralay Çıkmazı (2014), Sarışınım Diye Acı Çekmez Miyim Sanıyorsunuz (2019), Kalbimde Sızısı Kaldı (2020),

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x