Cemil Meriç Türkiye’dir

Cemil Meriç, tam 37 yıl önce aramızdan ayrıldı. Bugün düşünce derinliğiyle değil, internet ortamındaki düşünsel fragman ve aforizmalarıyla tanımakta daha çok. Eski kuşaklarsa -siyasi kamplarına göre- ya onu tahlilden aciz ya da inadına ilgisiz! Hakkında yazılanlarsa, şahsı yahut eserleri üzerinden onu ‘anlatıyor’, ancak ne yazık ki üzerinde ‘düşünmüyorlar’… Uğur Dolgun yazdı.

“Tanımıyoruz Hind’i” diye başlar Bir Dünyanın Eşiğinde adlı eserine Cemil Meriç. Aynı şekilde, biz de hâlâ tam anlamıyla tanımıyoruz Cemil Meriç’i…

Tanımak için, idamla yargılandığı mahkemede açık yüreklilikle Marksist olduğunu haykıran gençten Türk Sağı Sözlüğü’nün en geniş satırları ayırdığı ve bu kesimin adeta şehvetle sahiplendiği mütefekkire giden yolu yahut Umrândan Uygarlığa uzanan çetin macerayı bilmek gerekir…

Ancak bu kadarla da sınırlı değil; Cemil Meriç’i tanımak için, içinde yetiştiği toplumu tanımak gerekir. “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” diye sorarken, şikâyetinin sadece kendisini idamla yargılayan devlete yönelik olmadığını, aynı zamanda cehalet batağında debelenen ve daha da acısı bunun farkında bile olmayan Bu Ülke’nin insanlarını da kapsadığını görürüz…

“Batı’nın yeniçerisi, intelijansiyamız… Türklük için değil Batı için çalışıyor” yahut “Bu bizim intelijansiyamız, hani şu aydın zümre var ya… Batı’nın bütün hastalıklarını ithâle memur bir anonim şirkettir” derken; bu ve buna benzer onlarca nitelemesi -entelektüel, aydın, münevver veya düşünce adamı, hangisini kullanırsanız kullanın tümüne karşı- isyan yüklüdür. Yazılarının çoğunda muhataplarına son derece ağır ithamlarla yüklenmekten çekinmese de, genel olarak şikâyeti sahip olunan -ya da daha doğru bir deyişle sahip olunamayan- ‘duruş’ nedeniyledir… Düşünmeyen, düşünemeyen, sadece düşünceleri ithal eden ve ait olmadıkları bir iklimde beyhude şekilde yeşertmeye çalışan terbiye edilmiş zihinleredir kızgınlığı!

Marazi bir psikoloji

Biraz yakından bakıldığında, -hayatı boyunca- kronikleşmiş biçimde su yüzüne çıkan bir kızgınlık ve isyan hali açıkça görülür…

Bir güzelleme yerine portre denemesine girişildiğinde, çok yönlü yaklaşmak gerekir konuya. Farklı enstantanelerden bakabilmelidir. Buna giriştiğinizde, madalyonun diğer yüzünü de görürsünüz: “Yıllarca aç kaldım, koca bir şehirde yapayalnız ve aç kalmak. Köpeklerin bisküvilerle beslendiği bir dünyada aç bin aydın, aç milyonlarca aydın” sızlanmaları. Bu durumun neredeyse her kitabında veya sohbetinde kendini gösterdiği bir psikolojinin her çatlağından doğal olarak marazi bir kişilik yapısı da sızacaktır: belki bir devrimci, belki bir eziklik abidesi, belki bir sosyopat, belki bir dâhi!

Bunların hepsi görülür farklı dönemlerin Cemil Meriçlerinde: Lise döneminde Fransız idaresi altındaki Hatay’da dergilere Türkçü yazılar gönderip meydan okurken, mahkeme salonunda hakime korkusuzca haykırırken, düşüncenin ufuklarında bir zirveden tam zıt yöndeki zirvelere umarsızca sıçrarken, herkesin kendi mahallesine seslendiği keskin bir kamplaşma ortamında beklentiyle herkesi kucaklamaya yeltenirken devrimcidir aslında; başta Journal olmak üzere neredeyse tüm kitaplarında sık sık kimsesizliğinden, mağduriyetlerinden, varoluşsal ve cinsel krizlerinden bahsederken ya da “seni seviyorum sözünün bir yalan, bir teselli, bir alay olarak bile muhatabı olamamak”tan yakınırken son derece ezik bir psikoloji altında inlemektedir çaresizce; intelijansiya içinde konumlandırdığı ve değer bahşettiği kalem erbabının gerçekliği yeterince yahut gerektiği gibi anlamlandıramadıkları vehmi içinde düşünsel bir hırçınlık ve agresif bir dille en ağır salvoları yöneltirken entelektüel sosyopatlığın tipolojisidir; ve nihayetinde, her biri aforizma kalibresindeki cümlelerden oluşan her biri manifesto ayarında makaleler ile her biri bir kütüphane ederindeki 12 kitap -ve daha halen yayınlanmamış çok sayıda yazıyı- kaleme alıp Türk düşünce dünyasının şahikalarında tahtına kurulmuş büyük bir düşünür, gerçek bir entelektüel, ‘meselesi’ olan bir aydın, gönül gözüyle görmeyi öğrenmiş bir münevver, kendini davasına adamış bir irfan meşalesi olarak da gerçek bir dehadır…

Bu Ülke’nin yalnız çocukları

Büyük adamların kaderi çoğunlukla anlaşılmamak ya da kendi mahallelerinden dışlanmaktır, çünkü beklenenin aksine klasik şablonlara sığ(dırıla)mazlar. Bu yüzden, soğukkanlılık ve sağduyuyla değerlendirilmelerinin mümkün olamaması en büyük talihsizlikleridir.

Cemil Meriç, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Ahmet Hamdi Tanpınar ve -bir parça da- Attila İlhan, bu ülkenin yalnız(laştırılmış) çocuklarının en bariz örnekleridir. Hepsinin kaderi benzerdir; önce derin bir sessizlik ve ardından kayıtsızlıkla örülü bir reddediliş… Kayıtsızlık kısmı, belki Kemal Tahir için diğerleri kadar geçerli değildir, ama bu sefer de onun yerini keskin eleştiriler ile acımasız hücumlar almıştır. -Ki bu hücumlardan birini oluşturan dost sohbetindeki hararetli tartışma ve suçlamalar ölümüne neden olacaktır.- İdris Küçükömer mağrur bir duruşla -daima eleştirel olmakla birlikte- durduğu yere son derece sağlam basıp sendelemezken; özellikle Cemil Meriç ile Kemal Tahir, seslerini duyurma ve bu yolla uyuyan bir toplumu/kültürü tutup sarsarak kendine getirme misyonunu sırtlamışlardır. Küçükömer, mahallesinden kovulma yanında uğradığı onca mağduriyete rağmen ısrarla konumunu korurken; Cemil Meriç sürekli olarak pişmekte, evrilmekte, yeniden ve yeniden doğmaktadır. Bu arada, Meriç’in “Türkiye’de materyalizm bir nevi kompradorluktur, hepsi memur aristokrasisine mensuptur, kitleden kopuştur, yani sağcılıktır” değerlendirmesi ile Cumhuriyeti kuran askeri-sivil Kemalist bürokrasinin ülkeyi yıllar yılı askeri darbeler ve azınlık diktatörlüğüyle jakoben biçimde yönetmesinden dolayı Küçükömer’in adeta slogana dönüşen ve kendisiyle özdeşleşen “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır. Türkiye’nin ‘solcuları’ gericidir.” nitelemesi son derece benzer “meselelere” sahip olduklarının göstergesi gibidir. Değinmeden geçilmemesi gereken bir diğer nokta da, Cemil Meriç’in Bu Ülke ile Attila İlhan’ın Hangi Batı kitaplarının köprünün iki ucundaki durak noktaları olmasıdır, birbirini tamamlayan ve ayrı düşünülmemesi gereken iki başucu eseri…

Sol kesim, bu cevherleri kendi sokağının şahsına münhasır karakterleri olarak bağrına basacağına, ya aforoza uğramışlar ya da ısrarla görmezden gelinmişlerdir; sağ kesimse, büyük beyinlerin eksikliğinin yol açtığı bir kompleksle sarıp sarmalamıştır hepsini. Cemil Meriç neredeyse hep milliyetçi-muhafazakâr gazete ve dergilerde yazabilme imkânı bulmuş, kitapları uzun süre Ötüken tarafından basılmıştır. “Fikir adamı ya İslâm olabilir ya Marksist olabilir” yargısında olan Meriç’in sesine karşılık bulmaya başladığı dönemlerde ilk olarak, “Doğrudan doğruya Avrupa’dan ithal edilmiş, katiyen tarihimizde ve İslamiyet’te olmayan mefhumdur” diye nitelediği milliyetçi görüşe sahip Ortadoğu gazetesi ile Ötüken Neşriyat tarafından sahiplenilmesi -yahut oralara sığınması- iki taraf için de ne kadar acı! -Tanpınar’ın kitaplarının Dergâh Yayınları, Küçükömer’in de Kapı Yayınları ile Profil Kitap gibi muhafazakâr yayınevlerinden çıkmasında olduğu gibi… Kemal Tahir ile Attila İlhan’ın eserleriyse, genellikle çok satanlar arasında yer aldıklarından daha geniş bir çeşitliliğe sahiptir; gerçi Kemal Tahir’i son dönemde yine muhafazakâr olan Ketebe Yayınevi basıyor, Attila İlhan’sa özellikle şiir kitapları sayesinde ticari nedenlerden ötürü diğerlerine göre daha şanslı gözüküyor.-

Necip Fazıl’ın bile bir süre sonra kopma zorunluluğunu hissettiği ve bütünleşmeyi beceremediği milliyetçi kesimle beraberliği doğal olarak sorunlu ve sonlu olmuş, sonrasındaysa İslami yayın organlarında boy göstermeye başlamıştır. Ancak bu -yani önce milliyetçi sonra muhafazakâr kanadın yayın organlarında yer alması- artık sağda olduğu anlamına gelmemelidir. Esrarkeş uykusuna dalmış olarak nitelediği sağ ile kendini okuma, yazma, anlama, anlatma, yorumlama eylemleri üzerine bina etmiş bir düşünce adamının aynı kavşakta rastlaşması zaten oldukça istisnai bir durumdur…

Dikkatli bir göz ve açık bir zihin fark edecektir ki, metodolojik açıdan hep Marksist kalmıştır aslında. Üç beş formülün Marksisti dediği ve fikir, sanat, ilim dünyasında tüm imkânların üzerine çöreklenmelerinden şikâyetçi olduğu kesimle artık ilgisinin kalmadığı gibi, “çoban köpeği” olarak yaftaladığı ve küçük görmekten vazgeçmediği sağ kesimle özdeşleşmesi de pek mümkün değildir. Her ne kadar, “Dilimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanıştır” ifadeleriyle durum beyanında bulunsa da, bir entelektüeli tanımlayan ve var eden düşünceleri ile inançlarıdır sonuçta…

Herkesin Cemil Meriç’i kendine

Bu minvalde, körün fil tanımına benzer Cemil Meriç portreleri. Milliyetçilerin, İslamcıların ve hatta Nurcuların Cemil Meriçleri son derece farklılaşmaktadır birbirlerinden. Hepsi, kendi gerçekliklerinde konumlandırmaya çalışmışlardır; sahip oldukları ideolojilerin gözlüğüyle ne kadar anladılarsa yahut o ideolojinin klişelerine ne kadar denk düşürebildilerse…

Sol, zaten mahallesinden kovmuştur sınır tanımaz bir tecessüse sahip olmakla öğünen Meriç’i, sınır tanımamak ne demek? Sınırları ideoloji çizmiş, her şey o kadar açık ve net ki, sınır tanımamak kimin haddine? Sağ, fakirin payına ne düştüyse o kadarıyla anlayıp sahiplenebilmiştir, “özüne rücu” etmiş ve “geri-kazanılmış” üstatlarını; aynı Tanpınar ve Kemal Tahir gibi, leziz bir çeşni ya da krema vazifesi görmüştür sağ yayınlarda. Siz değerini bilemediniz ya, artık bizde mealinde akseden hem boş hem de son derece haklı bir gurur…

Hakkında yazılan kitaplar veya dosya konusu edildiği dergilerdeki değerlendirmeler analiz edilirse, neredeyse hepsi sağ -ve çoğunlukla da muhafazakâr- kesim tarafından kaleme alınmıştır. Birbirini tekrar eden, Meriç’in kitaplarından bol bol alıntılara yer veren, yeni bir şeyin söylemeyen, anlama yerine kendi dünya görüşleri paralelinde anlamlandırma uğraşısının öne çıktığı ve aynı ideolojiye yaslanan oldukça sığ eserler. Bunu, Ergun Göze’nin yazdığı kitapta veya Süleyman Hayri Bolay’ın makalesinde görmek mümkündür sayısız örnek içinden. -Dücane Cündioğlu’nun kitabı, Kurtuluş Kayalı ile Tanıl Bora’nın makaleleri, Murat Beyazyüz ile Erol Göka’nın birlikte yazdıkları değerlendirme ender istisnalardır.- Sorun belki de, Cemil Meriç üzerine yazılanlar özelinde sırıttığı üzere, Türk düşünce dünyasının bunalımı yahut kısırlığı sorunudur…

Sosyolojik anlamda köylü bir toplumda hak ettiği ilgiyi bulamayan -ki son derece megalomanik biçimde daima ilgi arayışı ile beklentisinde olmuştur- ve kamplara ayrılmış bir düşünce evreninde her kamp tarafından farklı şekillerde sömürülen bir Cemil Meriç! Belki de, coğrafya kaderdir telakkisinin en hazin kurbanlarından biri…

Nihayetinde, herkesin Cemil Meriç’i kendine, ne de olsa Cemil Meriç Türkiye demektir!

Münzevi aydının çığlığı

Cemil Meriç, en çok Bu Ülke kitabı ile bilinir ya da en çok okunan ve ses getiren kitabı o olmuştur. Düşünceyi, kuru bir teknik söyleme mahkûm etmez, duygularla sarmalar ve akla olduğu kadar kalplere de seslenir. Düşünce, yaşamın kendisiyle iç içe geçer ve tüm kampları kucaklama arayışına girişir. Lakin bunu yaparken, Tanzimat aydınları gibi salt gündeme hapsolmaz, somut gerçeklik ile soyut gerçekliği bir kuyumcu titizliği içinde birbirine yedirir. Etkili ve coşkulu hitabetin yazılı örneğidir Bu Ülke

Kendi ifadesiyle, münzevi aydının çığlığıdır. Münzevi, kelime anlamı olarak insanlardan kaçan ve tek başına yaşamayı seven demek. Ne kadar da Cemil Meriç kokan bir sözcük. Tam da “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım” ifadesinin karşılığı. Hayatı boyunca münzevi; sağcılar için gizli bir solcu ve solcular için davasına sırt dönmüş bir sağcı. Nereye gitse orada hep yapayalnız, müebbede mahkûm edilmiş bir sürgün…

Aslında hangi kitabından okunmaya başlandığı, okuyucu adına bir turnusol kâğıdı gibidir. Bu Ülke, daha çok sağ kesimin ilk okuduğu eserdir, Cemil Meriç’e giriş kapısı. Ya bir solukta, ama damıta damıta hazmederek okunur ya da yarıda bırakılır -ve Cemil Meriç macerası bir daha geri dönülmemek üzere sona erer-. Yine de sık sık zikredilir sohbetlerde Bu Ülke adı. Dünya klasikleri için yapılan bir yorum vardır, adını ve içeriğini herkes bilir, lakin çok az kişi baştan sona okumuştur. Aynı durum, Bu Ülke için de geçerlidir; oradan buradan yapılmış alıntılar yahut sohbetlerde geçen konuşmalardan, herkes hakkında bilgi sahibidir yüzeysel de olsa. Ancak, bu kadar!

Sonuç olarak, Cemil Meriç düşünce dünyamızda bir zirve ve Cemil Meriç rüzgârını estiren de Bu Ülke! Kültür hayatımıza bomba gibi düşüşü, ülkenin içinde bulunduğu durumla son derece ilişkili. Çatışmalar, bir yanda sokaklarda gençler arasında diğer yanda gazete ve dergilerin köşe yazılarında aydınlar arasında sürüyor. Hemen herkes hedef! Her ölüm, yeni hedef listelerinin hazırlanmasına vesile. Kimsenin aklına, akil adam rolüne soyunmak ve uzlaşma çağrısı yapmak gelmiyor. Belki de ihtiyaç duyulmadığından. Her çatışma, her ölüm safların daha da sıklaşmasına yol açıyor. Böyle bir ortamda önderlere ihtiyaç var, gazete ve dergi sütunlarından ahkâm keserek mevcut ortamı daha da gerecek yazılar döşenecek kamuoyu önderlerine. Her iki kesimin de hatipleri, kalemşörleri, abileri, hatta peygamberleri mevcut. Bunlar sağduyu ve uzlaşı yerine, alkış ve intikam peşinde. Kalemler, silah olmuş. Her çatışma yahut ölüm, sütunlardan yükselen seslerin daha da gürleşmesine ve kendilerine bahşedilen payenin büyümesine neden oluyor. İşte tam da bu ortamda, münzevi bir aydının çığlığı olarak beliriyor Bu Ülke. Hem akla hem de kalbe dokunan uzlaşı çığlığı. Durum tespiti yanında çözüm önerileri de sunuyor. Gereken, sağcıların solculaşması ve solcuların sağcılaşmasıdır bir nebze de olsa. Ancak sağ, bir türlü vazgeçemediği hamasi bakış açısı ve söylem, ama daha da önemlisi metodoloji açısından bunu becerebilecek yeterliliğe sahip görünmemektedir. Aynen solun da, ‘yaban’ durumsallığı içinde bir psikoloji ve önyargılarla söz konusu durumdan fersah fersah uzak olmasındaki gibi. Sağ, köylülük sarmalından kendini kurtaramıyor; sol, üç beş Marksist klasikle sınırlı teorinin içine sıkışıp kalmaktan mustarip. Bu Ülke ile her iki kesime de sesleniyor ve kucak açıyor Cemil Meriç. Hastalığı belirliyor, teşhisi koyuyor ve nihayete erdirmek için tarafları bekliyor… Dediğimiz gibi, beyinleri aydınlatırken kalpleri ısıtan bir şaheser olmasının yanında gerçek bir belagat klasiğidir Bu Ülke!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Haziran 2024’te yayımlanmıştır.

Uğur Dolgun
Uğur Dolgun
Dr. Uğur Dolgun - İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi. Yayınlanmış yedi kitabı ve çok sayıda makalesi bulunan Dolgun, başta Sosyal Politika olmak üzere, İletişim Sosyolojisi ile Edebiyat ve Sanat Sosyolojisi alanlarında çalışıyor. Journal of Economy, Culture and Society dergisinde Director ve akademik içerikli bazı dergilerde de Editor olarak görev yapıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

Cemil Meriç Türkiye’dir

Cemil Meriç, tam 37 yıl önce aramızdan ayrıldı. Bugün düşünce derinliğiyle değil, internet ortamındaki düşünsel fragman ve aforizmalarıyla tanımakta daha çok. Eski kuşaklarsa -siyasi kamplarına göre- ya onu tahlilden aciz ya da inadına ilgisiz! Hakkında yazılanlarsa, şahsı yahut eserleri üzerinden onu ‘anlatıyor’, ancak ne yazık ki üzerinde ‘düşünmüyorlar’… Uğur Dolgun yazdı.

“Tanımıyoruz Hind’i” diye başlar Bir Dünyanın Eşiğinde adlı eserine Cemil Meriç. Aynı şekilde, biz de hâlâ tam anlamıyla tanımıyoruz Cemil Meriç’i…

Tanımak için, idamla yargılandığı mahkemede açık yüreklilikle Marksist olduğunu haykıran gençten Türk Sağı Sözlüğü’nün en geniş satırları ayırdığı ve bu kesimin adeta şehvetle sahiplendiği mütefekkire giden yolu yahut Umrândan Uygarlığa uzanan çetin macerayı bilmek gerekir…

Ancak bu kadarla da sınırlı değil; Cemil Meriç’i tanımak için, içinde yetiştiği toplumu tanımak gerekir. “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” diye sorarken, şikâyetinin sadece kendisini idamla yargılayan devlete yönelik olmadığını, aynı zamanda cehalet batağında debelenen ve daha da acısı bunun farkında bile olmayan Bu Ülke’nin insanlarını da kapsadığını görürüz…

“Batı’nın yeniçerisi, intelijansiyamız… Türklük için değil Batı için çalışıyor” yahut “Bu bizim intelijansiyamız, hani şu aydın zümre var ya… Batı’nın bütün hastalıklarını ithâle memur bir anonim şirkettir” derken; bu ve buna benzer onlarca nitelemesi -entelektüel, aydın, münevver veya düşünce adamı, hangisini kullanırsanız kullanın tümüne karşı- isyan yüklüdür. Yazılarının çoğunda muhataplarına son derece ağır ithamlarla yüklenmekten çekinmese de, genel olarak şikâyeti sahip olunan -ya da daha doğru bir deyişle sahip olunamayan- ‘duruş’ nedeniyledir… Düşünmeyen, düşünemeyen, sadece düşünceleri ithal eden ve ait olmadıkları bir iklimde beyhude şekilde yeşertmeye çalışan terbiye edilmiş zihinleredir kızgınlığı!

Marazi bir psikoloji

Biraz yakından bakıldığında, -hayatı boyunca- kronikleşmiş biçimde su yüzüne çıkan bir kızgınlık ve isyan hali açıkça görülür…

Bir güzelleme yerine portre denemesine girişildiğinde, çok yönlü yaklaşmak gerekir konuya. Farklı enstantanelerden bakabilmelidir. Buna giriştiğinizde, madalyonun diğer yüzünü de görürsünüz: “Yıllarca aç kaldım, koca bir şehirde yapayalnız ve aç kalmak. Köpeklerin bisküvilerle beslendiği bir dünyada aç bin aydın, aç milyonlarca aydın” sızlanmaları. Bu durumun neredeyse her kitabında veya sohbetinde kendini gösterdiği bir psikolojinin her çatlağından doğal olarak marazi bir kişilik yapısı da sızacaktır: belki bir devrimci, belki bir eziklik abidesi, belki bir sosyopat, belki bir dâhi!

Bunların hepsi görülür farklı dönemlerin Cemil Meriçlerinde: Lise döneminde Fransız idaresi altındaki Hatay’da dergilere Türkçü yazılar gönderip meydan okurken, mahkeme salonunda hakime korkusuzca haykırırken, düşüncenin ufuklarında bir zirveden tam zıt yöndeki zirvelere umarsızca sıçrarken, herkesin kendi mahallesine seslendiği keskin bir kamplaşma ortamında beklentiyle herkesi kucaklamaya yeltenirken devrimcidir aslında; başta Journal olmak üzere neredeyse tüm kitaplarında sık sık kimsesizliğinden, mağduriyetlerinden, varoluşsal ve cinsel krizlerinden bahsederken ya da “seni seviyorum sözünün bir yalan, bir teselli, bir alay olarak bile muhatabı olamamak”tan yakınırken son derece ezik bir psikoloji altında inlemektedir çaresizce; intelijansiya içinde konumlandırdığı ve değer bahşettiği kalem erbabının gerçekliği yeterince yahut gerektiği gibi anlamlandıramadıkları vehmi içinde düşünsel bir hırçınlık ve agresif bir dille en ağır salvoları yöneltirken entelektüel sosyopatlığın tipolojisidir; ve nihayetinde, her biri aforizma kalibresindeki cümlelerden oluşan her biri manifesto ayarında makaleler ile her biri bir kütüphane ederindeki 12 kitap -ve daha halen yayınlanmamış çok sayıda yazıyı- kaleme alıp Türk düşünce dünyasının şahikalarında tahtına kurulmuş büyük bir düşünür, gerçek bir entelektüel, ‘meselesi’ olan bir aydın, gönül gözüyle görmeyi öğrenmiş bir münevver, kendini davasına adamış bir irfan meşalesi olarak da gerçek bir dehadır…

Bu Ülke’nin yalnız çocukları

Büyük adamların kaderi çoğunlukla anlaşılmamak ya da kendi mahallelerinden dışlanmaktır, çünkü beklenenin aksine klasik şablonlara sığ(dırıla)mazlar. Bu yüzden, soğukkanlılık ve sağduyuyla değerlendirilmelerinin mümkün olamaması en büyük talihsizlikleridir.

Cemil Meriç, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Ahmet Hamdi Tanpınar ve -bir parça da- Attila İlhan, bu ülkenin yalnız(laştırılmış) çocuklarının en bariz örnekleridir. Hepsinin kaderi benzerdir; önce derin bir sessizlik ve ardından kayıtsızlıkla örülü bir reddediliş… Kayıtsızlık kısmı, belki Kemal Tahir için diğerleri kadar geçerli değildir, ama bu sefer de onun yerini keskin eleştiriler ile acımasız hücumlar almıştır. -Ki bu hücumlardan birini oluşturan dost sohbetindeki hararetli tartışma ve suçlamalar ölümüne neden olacaktır.- İdris Küçükömer mağrur bir duruşla -daima eleştirel olmakla birlikte- durduğu yere son derece sağlam basıp sendelemezken; özellikle Cemil Meriç ile Kemal Tahir, seslerini duyurma ve bu yolla uyuyan bir toplumu/kültürü tutup sarsarak kendine getirme misyonunu sırtlamışlardır. Küçükömer, mahallesinden kovulma yanında uğradığı onca mağduriyete rağmen ısrarla konumunu korurken; Cemil Meriç sürekli olarak pişmekte, evrilmekte, yeniden ve yeniden doğmaktadır. Bu arada, Meriç’in “Türkiye’de materyalizm bir nevi kompradorluktur, hepsi memur aristokrasisine mensuptur, kitleden kopuştur, yani sağcılıktır” değerlendirmesi ile Cumhuriyeti kuran askeri-sivil Kemalist bürokrasinin ülkeyi yıllar yılı askeri darbeler ve azınlık diktatörlüğüyle jakoben biçimde yönetmesinden dolayı Küçükömer’in adeta slogana dönüşen ve kendisiyle özdeşleşen “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır. Türkiye’nin ‘solcuları’ gericidir.” nitelemesi son derece benzer “meselelere” sahip olduklarının göstergesi gibidir. Değinmeden geçilmemesi gereken bir diğer nokta da, Cemil Meriç’in Bu Ülke ile Attila İlhan’ın Hangi Batı kitaplarının köprünün iki ucundaki durak noktaları olmasıdır, birbirini tamamlayan ve ayrı düşünülmemesi gereken iki başucu eseri…

Sol kesim, bu cevherleri kendi sokağının şahsına münhasır karakterleri olarak bağrına basacağına, ya aforoza uğramışlar ya da ısrarla görmezden gelinmişlerdir; sağ kesimse, büyük beyinlerin eksikliğinin yol açtığı bir kompleksle sarıp sarmalamıştır hepsini. Cemil Meriç neredeyse hep milliyetçi-muhafazakâr gazete ve dergilerde yazabilme imkânı bulmuş, kitapları uzun süre Ötüken tarafından basılmıştır. “Fikir adamı ya İslâm olabilir ya Marksist olabilir” yargısında olan Meriç’in sesine karşılık bulmaya başladığı dönemlerde ilk olarak, “Doğrudan doğruya Avrupa’dan ithal edilmiş, katiyen tarihimizde ve İslamiyet’te olmayan mefhumdur” diye nitelediği milliyetçi görüşe sahip Ortadoğu gazetesi ile Ötüken Neşriyat tarafından sahiplenilmesi -yahut oralara sığınması- iki taraf için de ne kadar acı! -Tanpınar’ın kitaplarının Dergâh Yayınları, Küçükömer’in de Kapı Yayınları ile Profil Kitap gibi muhafazakâr yayınevlerinden çıkmasında olduğu gibi… Kemal Tahir ile Attila İlhan’ın eserleriyse, genellikle çok satanlar arasında yer aldıklarından daha geniş bir çeşitliliğe sahiptir; gerçi Kemal Tahir’i son dönemde yine muhafazakâr olan Ketebe Yayınevi basıyor, Attila İlhan’sa özellikle şiir kitapları sayesinde ticari nedenlerden ötürü diğerlerine göre daha şanslı gözüküyor.-

Necip Fazıl’ın bile bir süre sonra kopma zorunluluğunu hissettiği ve bütünleşmeyi beceremediği milliyetçi kesimle beraberliği doğal olarak sorunlu ve sonlu olmuş, sonrasındaysa İslami yayın organlarında boy göstermeye başlamıştır. Ancak bu -yani önce milliyetçi sonra muhafazakâr kanadın yayın organlarında yer alması- artık sağda olduğu anlamına gelmemelidir. Esrarkeş uykusuna dalmış olarak nitelediği sağ ile kendini okuma, yazma, anlama, anlatma, yorumlama eylemleri üzerine bina etmiş bir düşünce adamının aynı kavşakta rastlaşması zaten oldukça istisnai bir durumdur…

Dikkatli bir göz ve açık bir zihin fark edecektir ki, metodolojik açıdan hep Marksist kalmıştır aslında. Üç beş formülün Marksisti dediği ve fikir, sanat, ilim dünyasında tüm imkânların üzerine çöreklenmelerinden şikâyetçi olduğu kesimle artık ilgisinin kalmadığı gibi, “çoban köpeği” olarak yaftaladığı ve küçük görmekten vazgeçmediği sağ kesimle özdeşleşmesi de pek mümkün değildir. Her ne kadar, “Dilimle, heyecanlarımla, yarımla Büyük Doğu kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanıştır” ifadeleriyle durum beyanında bulunsa da, bir entelektüeli tanımlayan ve var eden düşünceleri ile inançlarıdır sonuçta…

Herkesin Cemil Meriç’i kendine

Bu minvalde, körün fil tanımına benzer Cemil Meriç portreleri. Milliyetçilerin, İslamcıların ve hatta Nurcuların Cemil Meriçleri son derece farklılaşmaktadır birbirlerinden. Hepsi, kendi gerçekliklerinde konumlandırmaya çalışmışlardır; sahip oldukları ideolojilerin gözlüğüyle ne kadar anladılarsa yahut o ideolojinin klişelerine ne kadar denk düşürebildilerse…

Sol, zaten mahallesinden kovmuştur sınır tanımaz bir tecessüse sahip olmakla öğünen Meriç’i, sınır tanımamak ne demek? Sınırları ideoloji çizmiş, her şey o kadar açık ve net ki, sınır tanımamak kimin haddine? Sağ, fakirin payına ne düştüyse o kadarıyla anlayıp sahiplenebilmiştir, “özüne rücu” etmiş ve “geri-kazanılmış” üstatlarını; aynı Tanpınar ve Kemal Tahir gibi, leziz bir çeşni ya da krema vazifesi görmüştür sağ yayınlarda. Siz değerini bilemediniz ya, artık bizde mealinde akseden hem boş hem de son derece haklı bir gurur…

Hakkında yazılan kitaplar veya dosya konusu edildiği dergilerdeki değerlendirmeler analiz edilirse, neredeyse hepsi sağ -ve çoğunlukla da muhafazakâr- kesim tarafından kaleme alınmıştır. Birbirini tekrar eden, Meriç’in kitaplarından bol bol alıntılara yer veren, yeni bir şeyin söylemeyen, anlama yerine kendi dünya görüşleri paralelinde anlamlandırma uğraşısının öne çıktığı ve aynı ideolojiye yaslanan oldukça sığ eserler. Bunu, Ergun Göze’nin yazdığı kitapta veya Süleyman Hayri Bolay’ın makalesinde görmek mümkündür sayısız örnek içinden. -Dücane Cündioğlu’nun kitabı, Kurtuluş Kayalı ile Tanıl Bora’nın makaleleri, Murat Beyazyüz ile Erol Göka’nın birlikte yazdıkları değerlendirme ender istisnalardır.- Sorun belki de, Cemil Meriç üzerine yazılanlar özelinde sırıttığı üzere, Türk düşünce dünyasının bunalımı yahut kısırlığı sorunudur…

Sosyolojik anlamda köylü bir toplumda hak ettiği ilgiyi bulamayan -ki son derece megalomanik biçimde daima ilgi arayışı ile beklentisinde olmuştur- ve kamplara ayrılmış bir düşünce evreninde her kamp tarafından farklı şekillerde sömürülen bir Cemil Meriç! Belki de, coğrafya kaderdir telakkisinin en hazin kurbanlarından biri…

Nihayetinde, herkesin Cemil Meriç’i kendine, ne de olsa Cemil Meriç Türkiye demektir!

Münzevi aydının çığlığı

Cemil Meriç, en çok Bu Ülke kitabı ile bilinir ya da en çok okunan ve ses getiren kitabı o olmuştur. Düşünceyi, kuru bir teknik söyleme mahkûm etmez, duygularla sarmalar ve akla olduğu kadar kalplere de seslenir. Düşünce, yaşamın kendisiyle iç içe geçer ve tüm kampları kucaklama arayışına girişir. Lakin bunu yaparken, Tanzimat aydınları gibi salt gündeme hapsolmaz, somut gerçeklik ile soyut gerçekliği bir kuyumcu titizliği içinde birbirine yedirir. Etkili ve coşkulu hitabetin yazılı örneğidir Bu Ülke

Kendi ifadesiyle, münzevi aydının çığlığıdır. Münzevi, kelime anlamı olarak insanlardan kaçan ve tek başına yaşamayı seven demek. Ne kadar da Cemil Meriç kokan bir sözcük. Tam da “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım” ifadesinin karşılığı. Hayatı boyunca münzevi; sağcılar için gizli bir solcu ve solcular için davasına sırt dönmüş bir sağcı. Nereye gitse orada hep yapayalnız, müebbede mahkûm edilmiş bir sürgün…

Aslında hangi kitabından okunmaya başlandığı, okuyucu adına bir turnusol kâğıdı gibidir. Bu Ülke, daha çok sağ kesimin ilk okuduğu eserdir, Cemil Meriç’e giriş kapısı. Ya bir solukta, ama damıta damıta hazmederek okunur ya da yarıda bırakılır -ve Cemil Meriç macerası bir daha geri dönülmemek üzere sona erer-. Yine de sık sık zikredilir sohbetlerde Bu Ülke adı. Dünya klasikleri için yapılan bir yorum vardır, adını ve içeriğini herkes bilir, lakin çok az kişi baştan sona okumuştur. Aynı durum, Bu Ülke için de geçerlidir; oradan buradan yapılmış alıntılar yahut sohbetlerde geçen konuşmalardan, herkes hakkında bilgi sahibidir yüzeysel de olsa. Ancak, bu kadar!

Sonuç olarak, Cemil Meriç düşünce dünyamızda bir zirve ve Cemil Meriç rüzgârını estiren de Bu Ülke! Kültür hayatımıza bomba gibi düşüşü, ülkenin içinde bulunduğu durumla son derece ilişkili. Çatışmalar, bir yanda sokaklarda gençler arasında diğer yanda gazete ve dergilerin köşe yazılarında aydınlar arasında sürüyor. Hemen herkes hedef! Her ölüm, yeni hedef listelerinin hazırlanmasına vesile. Kimsenin aklına, akil adam rolüne soyunmak ve uzlaşma çağrısı yapmak gelmiyor. Belki de ihtiyaç duyulmadığından. Her çatışma, her ölüm safların daha da sıklaşmasına yol açıyor. Böyle bir ortamda önderlere ihtiyaç var, gazete ve dergi sütunlarından ahkâm keserek mevcut ortamı daha da gerecek yazılar döşenecek kamuoyu önderlerine. Her iki kesimin de hatipleri, kalemşörleri, abileri, hatta peygamberleri mevcut. Bunlar sağduyu ve uzlaşı yerine, alkış ve intikam peşinde. Kalemler, silah olmuş. Her çatışma yahut ölüm, sütunlardan yükselen seslerin daha da gürleşmesine ve kendilerine bahşedilen payenin büyümesine neden oluyor. İşte tam da bu ortamda, münzevi bir aydının çığlığı olarak beliriyor Bu Ülke. Hem akla hem de kalbe dokunan uzlaşı çığlığı. Durum tespiti yanında çözüm önerileri de sunuyor. Gereken, sağcıların solculaşması ve solcuların sağcılaşmasıdır bir nebze de olsa. Ancak sağ, bir türlü vazgeçemediği hamasi bakış açısı ve söylem, ama daha da önemlisi metodoloji açısından bunu becerebilecek yeterliliğe sahip görünmemektedir. Aynen solun da, ‘yaban’ durumsallığı içinde bir psikoloji ve önyargılarla söz konusu durumdan fersah fersah uzak olmasındaki gibi. Sağ, köylülük sarmalından kendini kurtaramıyor; sol, üç beş Marksist klasikle sınırlı teorinin içine sıkışıp kalmaktan mustarip. Bu Ülke ile her iki kesime de sesleniyor ve kucak açıyor Cemil Meriç. Hastalığı belirliyor, teşhisi koyuyor ve nihayete erdirmek için tarafları bekliyor… Dediğimiz gibi, beyinleri aydınlatırken kalpleri ısıtan bir şaheser olmasının yanında gerçek bir belagat klasiğidir Bu Ülke!

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 13 Haziran 2024’te yayımlanmıştır.

Uğur Dolgun
Uğur Dolgun
Dr. Uğur Dolgun - İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi. Yayınlanmış yedi kitabı ve çok sayıda makalesi bulunan Dolgun, başta Sosyal Politika olmak üzere, İletişim Sosyolojisi ile Edebiyat ve Sanat Sosyolojisi alanlarında çalışıyor. Journal of Economy, Culture and Society dergisinde Director ve akademik içerikli bazı dergilerde de Editor olarak görev yapıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x