Angelopoulos’un uçsuz bucaksız sisini, Ömer Kavur’un o ağır akan zamanını ya da Tarkovski’ninbir mumu taşırken geçen upuzun dakikalarını ‘sıkıcı’ bulan bir çağın içinden geçiyoruz. Gözümüzün önünden bir fırlatışta geçen iki saniyelik videolar, bizi daha akıllı ya da daha hızlı yapmıyor; sadece görüntünün derinliğindeki mânâyı alımlamaktanmahrum bırakıyor. Oysa sinema tarihi bize hızın bugünün icadı olmadığını, 1920’lerin Sovyet kurgusunda temponun çoktan zirveye çıktığını fısıldar. Sorun zihinlerimizin hızlanması değil, insanı bir serüvenin ortağı kılmak yerine dikey ekranların içine hapseden yeni bir görsel illüzyonun doğmasıdır.
Görüntü; ister sanat kaygısıyla üretilmiş bir mimarî yapı, ister bir resim, ister bir fotoğraf, ister bir heykel gibi bakılan materyal, isterse sinema filmi (hadi görece altkültür düzeyine hitap eden ve sanat yapıtı olmayan televizyon filmlerini, kurmacalarını, dizilerini de analım) ya da videoart gibi izlenen bir materyal olsun, bunların bütünü yapıtı alımlamayayöneliktir.
Alımlama ise, sanat yapıtlarında işlenen bir özün, estetik kuruluşun, iletinin, tarzın karşısında etkin konumunda bulunanların yani sanat yapıtına rızasızcamaruz kalanların değil, onu kavrama arzusu duyarak çözümleyenlerin, ondan haz alanların anlama faaliyetidir.
Estetiği alımlama dönemden döneme ya da kuşaktan kuşağa değişebilir bir şey midir, yani yeni kuşak estetik bir yapıyı daha hızlı mı alımlayabilmektedir?
Hız ve tezcanlı odaklı bu esaslı soruya doğru cevap bulabilmek için, hareketli görüntü sanatının her dönemde en geçerli, en gelişmiş bir yapı olan ve insanın karşısına kendine özgü bir dille çıkan sinema sanatının başlangıcına dönerek bakmaktan, yol gösterici ve çok önemli yararlar umulabilir.
Hızlı olan zihin mi, kurgu mu?
İçerisinde bir hikâye taşıyan övgüye değer ilk filmlerin akışı ve temposu bugünkü sinema veya hareketli materyal dili yöntemine göre hiç de daha ağır değildi. Sovyet sinema yönetmeni ve film kuramcısı Sergei Mikhailoviç Eisenstein’ın, PotemkinZırhlısı (1925) adlı filminin ve hatta diğer Sovyet yönetmenlerin filmlerinin temposu bugünün anaakım veya girift filmlerinin temposundan hayli yüksekti.Diyalektik (sanatsal) kurgunun doğası gereği, yakın ve sürece kısa kısa çekimlerle yaratıcılık ve sanatsallık sergileniyordu. Dolayımsız olarak hareketli görüntü sanatlarında yüksek tempo 1920’lerin ortasından 1930’ların başına kadar sürdürüldü. Ardından, uzun planlara dayalı bir dil üslubu öne çıkarıldı. 2000’li yıllarda ise, birden her bir çekimi iki saniyeyle sınırlandırılmış bir film, sinema dili üslubunu, izleme ve alımlama açısından 1920’lerin ortalarındaki sinema dili tarzına geri döndürdü. Bu film, Alejandro González Iñárritu’nunTürkiye’de, Paramparça Aşklar ve Köpekler adıyla bilinen 2000 yılı yapımı Amores Perros adlı filmiydi. Nitelikçe her açıdan iyi bulunan bu film, temposunusarsak kamera hareketlerine ve kısa çekimler kurgusundan borçludur.
Bakmak, görmek ve alımlamak kavramları açısından bakıldığında zihinlerin hızlandığı görüşü pek de ayakları yere basan bir görüş olarak değerlendirilemez, çünkü insanlar bir şeyden haberdar olmak için roman okumayacağı gibi; aynı nedenle film de izlemez, resme ve fotoğrafa da bakmaz. Gazete ve eczane reçetesi bu amaçla okunur, ilana bu amaçla bakılır, televizyon bu amaçla izlenir. Oysa sanat eserinin varlık nedeni, malumat sahibi olma amacına hizmet etmeyecek olmasıdır.
Theo Angelopoulos, Ömer Kavur, Andrey Tarkovskifilmlerini tempo açısından ağır bulmak, görüntü estetiğinin amaçlarını bilmemekten kaynaklanır. Bir görüntü sanat yapıtına dairse aslolan görüntünün alımlanarak haz duyulmasıdır. TikTok, Reels hatta videart ortamlarındaki görüntüler ilginç bir şeyden, gelişmeden haberdar olmak, “bugün ortada nelerdöndüğünü” görmek amacıyla izlenmektedir. Bilinçli bir kişi fotoğraf ya da resim sergisinde her bir çerçevenin karşısında durur, ona bakar, onu anlamak ve kavramak ister, böylece o yapıtın karşısında bir alımlama süreci yaşar. Bu tavır sanat filmleri için de geçerli. İnsan zihninin hızlandığından söz edilemez. Girdiği her tür ortamda sıkılmaya yatkın bir kuşak yetiştirilmiş olabilir. Bu, bir sonraki kuşağın da öyle olacağını garanti etmez. Bir sonraki kuşak, iki kuşak öncekiler gibi görüntüden haz alabilecek niteliklerde yetiştirilebilir. Çünkü sabit ya da hareketli görüntüden, roman okumaktan, bakmaktan, görmekten, izlemekten, alımlamaktan sıkılmamak kültür eğitimine bağlıdır. İzle(yebil)meye hazırlıklı olmayı gerektirir. Videoart, TikTok, Reels ortamları zaten bizatihi yalnız haberdar etme, zaman öldürme, malumat verme amaçlı üretilir. İnsanın algısı da içine doğduğu koşullara göre biçimlenir.
Tüketen göz, gören gözün yerini alıyor
Satılacak malları tüketecek bir kuşak hesaplanarak yetiştirilir. İnsanın dikkat süresi zamana ve çağa bağlı olarak geriye dönülemez bir biçimde kısalmaz. İnsan estetik görüntülerden haz alacak donanımda eğitilmiyor. Bunun tam tersi pekâlâ da mümkündür. Üzerinde durulması gerekenler bundan ibaret. Zira aynı kuşak içinden Tarkovski, Kavur, Angelopoulosfilmlerinden derin hazlar alabilen gençler yok değil. Düşünme biçimi değişmiyor. Yeni kuşak, her şeyi, kendini, ilişkilerini ve hatta görüntüleri salt tüketmeye meyilli yetiştiriliyor. İşin özü bundan ibaret!
İşte tam bu kertede genel geçer bir saptamada bulunulabilir: Beş yüz yıl önce de, bugün de her insandan aşağı yukarı her şey yapılabilir(di), önemli olan o kişiden ne yapılmak istendiğidir. Aynı insandan sabırlı, görüntü estetiğini kavrayacak, kültüre ve sanata değer verebilecek kadar bilinçli kişi de yapılabilir, her şeyden sıkılan, bunalan, isyankâr biri de...
Sinemada ya da başka bir hareketli görüntüler mecrasında görüntüler yavaş akıyorsa; bu, eseri yapanın tercihidir, yani onu bilinçli olarak, görüntünün hazzı yaşansın diye böyle kurgulamıştır. Gözlerimizin önünden hızla akan görüntüler sıkılmayı önler, salt kuru bir malumat verir; hikâyeyi izleyicinin görsel yoldan alımlamasına ket vurur.
Özellikle yeni kuşağın üzerine çeşitli mecralarda boca edilen kısa videolar genç beyinlerin ona göre tedbir almasını ve yeniliklerin dışında kalırım kaygısıyla ilgi göstermesini sağlar. Zihinler, bu hız karşısında görüntünün güzelliğinden haz almayı terk edip salt bir takipçi olmayı, malumata yönelmeyi haberdar olmayı seçer. Kısa video kültürü, düşünmeyi dönüştürmeyi değil, bir akımın dışında kalmama güdüsünü yönlendirir. Görüntüler yavaşlatıldıkça görsel kültür, görüntü estetiği ve panorama değer kazanır. Personalara, mimiklere, anlamlara, anlam katmanlarına, çözümleme kültürüne yönelme başlar. Ancak gencin yönlendirilmesi, manipüle edilmesi, yeniliklere ve moda olana uyması için çabalayan kuruluşlar arzuladığı kuşağı yaratmada güçlü olanaklara sahiptir. Bu tezin dayanakları, TikTok, Reels ve benzeri video ortamlarının çalışma biçimi ve bundaki büyük başarısıdır. İşin içine cinsellikle birlikte, sanal bir varoluş ortamında kendini ifade etme, görünür, bilinir, tanınır ve ünlü olma arzusu, bu doğrultudaki hem de ücretsiz olanakların dâhil edilmesiyle ve sunulmasıyla bugünkü sonuçlar, şaşırtıcı olmayacak biçimde ortaya çıkmıştır. Yazı, kısa video ve hareketli görüntü olanaklarına kavuşmak, aynı zamanda yönlenmek, zihnen biçimlenmektir. Devamlığı, kurguyu, dolayısıyla görüntü dili mantığını ve estetiği devre dışı bırakan, bununla da kalmayarak görsel yoldan hikâye anlatı yapısını parçalayarak bozan videolar düşünme, alımlama, zihnen sıralama, algılama, görüntü diliyle haz alma alışkanlığını ortadan kaldırmaktadır. TikTok, Reels ve herhangi bir video üretimi; akla, mantığa, insanın doğal görüş biçimine göre düzenlenen yani görüntüyü yatay çerçeve içinde izleme alışkanlığını da dağıttı. Dikey çerçeve içinden görme ve izleme alışkanlığını, bunu yadsımamayı kabul ettirmiş görünüyor.
Ekran karşısında düşünme biçimi nasıl değişiyor?
Düşünme öğretilebilir hatta koşullama yoluyla benimsetilebilir. Bunun keşfedilmesi görüntü kaydırma ya da bakıp geçme yoluyla, görüntü estetiğinin hazzını yaşama devre dışı bırakılmıştır. Cep telefonlarından bile basit kurgu (montaj) tekniğini kolayca öğrenen kişiler, görüntü dizimininve görüntü estetiğinin üzerinde durmadan bir görüntüye bir görüntü ekleme marifetiyle hem kendi zihnini hem de yaptığı videoyu izleyenlerin zihinlerini kirlettiğinin, dizim disiplini bozduğunun, dağıttığının, parçaladığının belki farkında bile değildir.
Videolara yönelik görüntü tüketim alışkanlığı, her şeyden önce görüntünün derinliğine inmeye ket vurmaktadır. Oysa bir görüntü, videoyu yapan bunu ister gözetsin isterse gözetmesin, salt bir görünenden ibaret değildir. Ne amaçla çekilirse çekilsin hareketli görüntülerde mutlaka bir anlam katmanı oluşur. Bu katmanlar birçok videonun ardı ardına kaydırılması sırasında alımlanmadan yok olur, beyinde estetik bir görüntü değil, parazit bir görüntü izi/çapağı bırakır. Video görüntüler ister kurgu yoluyla, isterse kameranın hareketleri yoluyla hızlandırılsın, kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak olumsuz sonuç budur. Dijital ortamdaki bir görüntü yavaş akarsa, onu izlemek için sabır (varsa) gösterilirse, görüntüden haz alma gerçekleşmeye başlar. Bu durumda, üzerinde durulması gereken sadece dikkat etme ya da odaklanma ve odaklanabilme becerisi değildir, düşünme formu baştan ayağa bozulur.
Nedeni her ne olursa olsun bugün karşı karşıya bulunulan halde; görüntü derinliğini, estetiğini, görüntü dilini kavrayamayan, bunu kavramaya karşı gönülsüz bir tavır takınıp, estetik görüntüden haz almaktan mahrum bir kuşakla karşı karşıya bulunulduğudur. Bu gerçek “çocuklar annelerinin babalarının değil, köyün çocuklarıdır” denilip geçilecek kadar hafife alınamaz. Çünkü bugünün, görseli yaratma tekniğinin en üst boyutuna ulaşıldığı görüntülerden hiçbir biçimde kaçılamaycakdünyasında, mânâlı veya mânâsız hareketli görüntülerle her an karşı karşıya bulunan ve ilgi çeken bu görüntülerin içinde iradesini kaybetmiş halde boğulan insan, efsunlanmış gibi davranmaktadır. Bu paradoks içinde tablet, telefon veya bir başka satıhta biteviye akan görseller kısacık zamanlara hapsedilmişken, izleyicisini de hapsetmekte ve tutsak almakta hayli beceriklidir. Çocuklar köyün de değil artık bu efsunlu tuhaf görüntüler evreninin çocukları olarak tanımlanabilir. Ağır gösterim ya da slow-motion görseller, çeşitli filtrelerle büyüleyici, ne ki yapay dizemsellik halinde tüketim nesnesi halinde sunulmaktadır. İnsan/genç zihni giderek sabırsız bir halde hemen, şimdi, şu anda bir görüntüyü, deyim yerindeyse daha tüketmeden, bir başkasını merakla talep etmektedir. Çünkü bir durağan estetiğin karşısında, ardında, adeta bir flashışığı hızıyla devinen, henüz bir görüntüyü izlemeye başlamadan bir sonrakini bile tüketme arzusu duyabilen bir zihin beklemektedir. Gerçek şu ki; YouTube Shorts, Instagram Reels, TikTok, daha başka görsel hazneleri, özellikle gençlerin günlük yaşantısının odağında kuluçkaya yatmış vaziyette yeni civcivler çıkartmaya hazırlanırken odaklanma ve dikkatli olmaya sabretme marjını daraltmaktadır.
Odaklanma kaybı mı, anlam kaybı mı?
Odaklanma ve sabretmenin ardındaki (belki) daha tehlikeli gerçeklerden de söz edilebilir. Salt bir filmi, resmi, fotoğrafı, hatta bizatihi tüm gerçek haliyle yaşanan hayatı anlamlandırma becerisi zedelenmektedir. Bu kötü, yakıcı, zarar verici akıntı insanın düşünebilme, sorgulayabilme, şeyler arasında bağlar kurabilme, kıyaslayabilme, kategorize edebilme ve en nihayet anlamlandırabilme melekelerini yok etmese de, olanlardan sonuç çıkarabilme yetisini köreltmektedir.
Bir kez daha başa dönelim: Görüntü yoluyla hikâye ve anlatı kurma olanağını tanıyan sinema, tiyatro ve televizyon kurmacaları, alımlayıcıyı rutin dünyasının dışına, başka bir yere, hikâyenin başka evrenlerine çeker, ona orada iyi bir şeyler yaparak dönüştürür. Böylece onu geliştirir. Tabii ki kendi varlık nedenini anımsatır. Bambaşka bir serüven atmosferinde yaşatır. Özdeşlik kuracağı kahramanla ruhen, zihnen ve düşünsel olarak büyük çatışmalar yaşar. Engeller aşar. Arınma yaşar ve mağaradaki kutsal hazineyle erginleşerek doğduğu topraklara döner. Ne ki, YouTube Shorts, Instagram Reels, TikTok, daha başka hareketli görseller, insanı geliştirici bu yapılardan kopartır, uzaklaştırır, alımlama sürecini parçalar ve dağıtır, kişinin sistemli çalışan zihnini yozlaştırır. Bu videolarda, en basit hikâyede aranan, olması gereken hikâye gelişme hattı (giriş, gelişme, sonuç) bile buharlaşmıştır. İzleyici artık serüven yaşamayı bile unutmuş “ne oldu” diyerek gülmeye veya merakını tatmin edici sonuca odaklanmıştır. Biri biter, onu kaydırır, bir başkasına geçer, o bitince hemen yeni birine geçer. Bu “bakma” alışkanlığı giderek alışkanlık halini alır. Böyle bir zihin ise hikâye yapısını kavramaktan, ondan haz almaktan, öğrenmekten kopar. Kısa videonun bir insana ettiği bundan az değildir. İnsan, görüntüyü kaydırma sürecinde ne aradığını, bunu niçin yaptığını, amacının ne olduğunu bile çoğu zaman unutur.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 9 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



