Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Anne Carson’un dünyasında kaybolmak için 7 neden

2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Anne Carson, antik Yunan’ın iki bin yıllık metinlerinde ne arıyor? Bir canavarın aşk hikâyesi, Marilyn Monroe’nun Truvalı Helen’le buluşması ve ölen bir kardeşe yazılan mektup bize neler anlatıyor? Rosalía konserine dek uzanan bu dünyada aşk, arzu, kayıp ve hafıza nasıl iç içe geçiyor? Murat Batmankaya yazdı.

2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi açıklandığında Anne Carson, İsveç Akademisi’nin telefonunu İzlanda’da karşılıyor. Akademinin daimî sekreteri Ingrid Carlberg’in aktardığına göre, habere şaşırıyor. Uzun uzun konuşmuyorlar; Carson, o sırada İzlanda’da rüzgârı dinlediğini söylemekle yetiniyor.

Nobel’in ilanından sonra İzlanda kamu yayıncısı RÚV kendisine ödül hakkında ne düşündüğünü sorduğunda verdiği cevap da en az bu karşılaşma kadar alışılmadık: “Bence hepsi delirmiş.” Sanki bu yeterince ironik değilmiş gibi, peşi sıra, kitaplarının kapaklarına artık Nobel etiketi yapıştırılabilecek olmasıyla ilgili bir şaka yapıyor.

Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birini kazanmış, 76 yaşında, kırk yılı aşkın süredir yazan bir şairin zafer konuşması bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmış olması mümkün. Carson’ın eserlerini tanıyanlar içinse bu birkaç cümlede şaşırtıcı bir şey yok. Ciddiyetle mizahı, derinlikle beklenmedik bir hafifliği yan yana getirmek, onun yazarlığının da ayırt edici özelliklerinden biri.

İsveç Akademisi, Kanadalı şairi “klasik gelenekle oyunbaz bir diyalog içinde çağdaş edebiyat için yeni biçimler yaratan cesur ve yaratıcı külliyatı” nedeniyle ödüllendiriyor. Komite üyelerinden Steve Sem-Sandberg’in değerlendirmesi, bu resmî gerekçeyi biraz daha anlaşılır kılıyor: Edebî türler, büyük ölçüde kitapçıların eserleri hangi rafa koyacaklarını belirlemek için kullandıkları sınıflandırmalar; Carson içinse sırf ona ait bir raf gerekiyor.

Şiir, roman, deneme, çeviri, tiyatro ve görsel sanat arasında dolaşan bir yazarın eserlerini tanımlamak gerçekten kolay değil. Carson’ın Nobel sonrasında söyledikleri de bu sınıflandırma güçlüğüne yeni bir boyut ekliyor. İnsanların sürekli acele ettiği günümüzde şiirin kısa oluşuyla düzyazıya göre bir avantaj taşıyabileceğini düşünüyor mesela. Kendisini en çok etkileyen yazar sorulduğunda ise Homeros’un adını veriyor zerre tereddüt etmeden. Antik metinlerle günümüz arasında kurduğu ilişkinin nedenleri sorulduğundaysa güncel olanla ilgilenmediğini söylüyor. Çağdaş edebiyatı yenilediği için ödüllendirilen bir yazarın, çağdaş olmak gibi bir derdinin bulunmadığını söylemesi, üzerinde düşünmeye değer bir ironi barındırıyor bence.

Carson’ın Nobel’i Kanada’da bir gurur vesilesi, yayıncılık dünyasında ise uzun zamandır beklenen bir karar olarak karşılandı. Başbakan Mark Carney, onun eski hikâyeleri kendine özgü bir hayal gücüyle yeni okurlara taşıdığını vurgularken, yıllardır eserlerini yayımlayan Knopf’un editörü Deb Garrison, yazarlığını edebiyata verilmiş bir armağan olarak nitelendiriyor. İspanyol yayıncısı Vaso Roto’nun temsilcileri ise ödül haberini sevinçle karşıladıklarını, Carson’ın özellikle genç kadınlardan oluşan geniş bir okur kitlesine sahip olduğunu aktarıyor.

Bütün bu tepkilerin arasında Carson’ın yıllar önce Nobel tahmin listelerine ilişkin yaptığı bir şaka da yeniden gündemde… Toronto Üniversitesi’nden emekli profesör Elizabeth Harvey’in hatırlattığı bir konuşma, Carson’ın Nobel’le ilişkisini anlamak bakımından ilginç. Harvey birkaç yıl önce kendisine ödülü kazanmayı bekleyip beklemediğini sormuş, Carson ise Nobel tahmin listelerinde kazanmayacak isimlere de ihtiyaç bulunduğunu söyleyerek kendi adaylığıyla alay etmiş. Şu hoşluğa bakın ki, İsveç Akademisi, 8 Ekim 2026’da bu şakayı boşa çıkarıyor.

Asıl ilginç olan, antik Yunan’ın iki bin yıllık metinlerinde dolaşan, Marilyn Monroe’yu Truvalı Helen’le buluşturan, ölen kardeşine bir kutu dolusu hatırayla seslenen bu şairin dünyasına nasıl girileceği… Belki de Carson’ı tanımaya eserlerinin hangi türe ait olduğunu sorarak değil, daha basit bir merakla başlamalı:

Anne Carson’ı okumak için antik Yunanca bilmek gerekir mi?

Hayır, gerekmiyor. Anne Carson’ın hayatının yönünü değiştiren karşılaşmayı anlamak içinse biraz antik Yunancadan söz etmek gerekiyor. 1965 yılı civarında, Ontario eyaletinin Hamilton kentindeki bir alışveriş merkezinde dolaşan genç Carson, bir kitapçıda Sappho’nun şiirlerini içeren iki dilli bir baskıya rastlıyor. Sayfanın bir yanında Yunanca, diğer yanında İngilizce dizeler… Henüz okuyamadığı o tuhaf harfler ilgisini çekiyor. Carson, yıllar sonra Eleanor Wachtel’le yaptığı söyleşide, kitabı görünce bu dili öğrenmesi gerektiğini düşündüğünü anlatıyor. Ertesi yıl ailesi Port Hope’a taşındığında şansı da yaver gidiyor: Lisede Latince öğretmeni Alice Cowan, antik Yunanca da biliyor. Carson’ın ilgisini öğrenince öğle tatillerinde ona ders vermeyi teklif ediyor. Okulda Yunanca dersi yok; zaten Carson dışında öğrenmek isteyen de bulunmuyor. İkisi birlikte Sappho’yu okumaya başlıyorlar. Carson, bu karşılaşmanın hayatını değiştirdiğini söylüyor.

Yıllar sonra The Paris Review (sayı 171, Güz 2004) söyleşisinde aynı günleri anlatırken Yunancanın kendisinde yarattığı etkiyi bir ağaç benzetmesiyle açıklıyor: İngilizcede sözcüklerin işlediği ağacın dallarında dolaşırken, Yunancada köklere kadar inebildiğini hissediyor. Sappho’yla başlayan merak, Toronto Üniversitesi’nde klasik filoloji öğrenimine, ardından akademik araştırmalara uzanıyor. Antik Yunanca Carson’ın mesleği hâline geliyor; şiirinin de vazgeçilmez kaynaklarından biri oluyor. O günlerde öğretmeniyle öğle tatilinde açtığı kitabın, ileride Nobel’e uzanacak bir yazarlık serüveninin başlangıcı olduğunu elbette bilmiyor.

Bu hikâyenin hoş bir ayrıntısı daha var. Carson, Wachtel’e o yıllarda kendisini yeniden doğmuş bir Oscar Wilde gibi hayal ettiğini, hatta özel günlerde Wilde’a benzeyen kıyafetler giydiğini anlatıyor. Antik Yunanca öğrenme isteğinde bu hayranlığın da payı var. Wilde’ın yaşadığı dönemin entelektüel dünyasını Latince ve Yunancayla özdeşleştiriyor; bu dilleri öğrenirse ona biraz daha benzeyebileceğini düşünüyor. Gençlik heveslerinin insanı nereye götüreceği belli olmuyor demek ki. Oscar Wilde’a benzemek isteyen bir öğrencinin yolu, sonunda hiç kimseye benzemeyen bir şairliğe çıkıyor.

Antikçağın kırık dökük şiirleri arasında, dikkatle bakıldığında, ortak bir merak bulunur: İnsan gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeylere nasıl anlam veriyor? Bu merakın Carson’ı götürdüğü ilk büyük sorulardan biri de aşk. Sappho’nun şiirlerinde karşılaştığı bir sözcük, yıllar sonra ilk akademik kitabının başlığına dönüşüyor: Eros the Bittersweet.

Peki, aşk neden aynı anda hem tatlı hem acı olabiliyor?

Aşkın insana neden aynı anda hem mutluluk hem de acı verdiği, herhalde insanlık tarihinin en eski sorularından biri. Anne Carson bu sorunun peşine düşerken psikoloji kitaplarından önce, yaklaşık 2 bin 600 yıl önce yaşamış bir kadın şaire, Sappho’ya başvuruyor. Sappho, aşk tanrısı Eros’u tanımlarken glukupikron sözcüğünü kullanıyor: Yani acı-tatlı. Sözcüğün kendisi bile küçük bir çelişki barındırıyor; insanı kendisine çeken şey, aynı zamanda ona acı da verebiliyor. Carson’ın 1986’da yayımlanan ilk kitabı Eros the Bittersweet, işte bu eski sözcüğün açtığı kapıdan giriyor. Üstelik aşkın neden acı verdiğini açıklamaya çalışırken, asıl meselenin sevilen kişiden çok, onunla aramızdaki mesafe olabileceğini öne sürüyor.

Carson’a göre arzu, sahip olduğumuzdan ziyade sahip olmadığımız şeye yöneliyor. Sevilen kişiyle aramızdaki uzaklık, kavuşma ihtimalini hem çekici hem de dayanılmaz kılıyor. Sappho’nun ünlü 31. fragmanında bu durum neredeyse küçük bir tiyatro sahnesine dönüşüyor: Bir kadın, sevdiği kişinin yanında oturan ve onun konuşmasını dinleyen bir erkeği seyrediyor. Gördükleri karşısında dili tutuluyor, teninin altında ateş dolaşıyor, gözleri kararıyor. Carson’ın dikkatini çeken, yalnızca aşkın bedende yarattığı sarsıntı değil, sahnedeki üç kişi arasındaki ilişki. Arzulayan, arzulanan ve sevilen kişiye ulaşabilen bir başkası… Aşk, iki insanın arasında olup biten bir duygudan çıkıp üçüncü kişinin varlığıyla görünür hâle gelen bir mesafeye dönüşüyor.

Burada Carson’ın söylediklerini aşkın değişmez bir yasası gibi okumamak gerekiyor. İnsan elbette kavuştuğu kişiyi de sevebilir; yakınlık her zaman arzuyu ortadan kaldırmaz. Carson’ın araştırdığı şey, aşkın özellikle başlangıcında veya karşılıksız kaldığında belirginleşen o tuhaf gerilim: Bir başkasına yaklaşmak isterken kendi eksikliğimizin farkına varmamız. Belki de aşkın tatlılığı, sevilen kişiye duyduğumuz yakınlık arzusunda; acılığı ise onun hiçbir zaman bütünüyle bize ait olamayacağını bilmemizde yatıyor. Sappho’nun tek bir sözcüğe sığdırdığı çelişki, Carson’ın elinde bir kitap boyunca genişliyor.

Antik Yunan şiirinden çıkarılan bu düşüncenin kuramsal bir tartışma olarak kalacağını sanmayın. Carson, yıllar sonra Herakles’in öldürdüğü mitolojik bir canavarı kendi hikâyesinin kahramanına dönüştürdüğünde, arzu ile eksiklik arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan ele alıyor.

Canavarlar neden hep başkalarının hikâyelerinde yaşar?

Yunan mitolojisinde canavarların pek söz hakkı yoktur. Hikâyeleri genellikle onları öldüren kahramanlar anlatır; canavarın nereden geldiği, ne düşündüğü, neden korktuğu pek kimsenin umurunda olmaz.

Herakles’in on iki görevinden biri de üç gövdeli, altı kollu dev Geryon’un sığırlarını ele geçirmektir. Bunun için dünyanın batı ucuna gider, sürüyü koruyanları öldürür, Geryon’u da bir okuyla yere serer. Mitolojinin alışıldık anlatısında bu olay, Herakles’in kahramanlığını kanıtlayan serüvenlerden biridir. Geryon’un payına düşense öldürülmek ve hikâyeden çıkmaktır. Anne Carson, Kırmızının Otobiyografisi (Autobiography of Red, 1998) adlı kitabında, Sıradışı bir soru soruyor: Ya Geryon’un anlatacak kendi hikâyesi varsa?

Carson’ın çıkış noktası, MÖ 6. yüzyılda yaşamış Yunan şairi Stesikhoros’un Geryon üzerine yazdığı, günümüze ancak parçaları ulaşabilmiş şiiri. Stesikhoros, canavarın ölümünü yalnızca kahramanın zaferi olarak anlatmakla yetinmemiş, Geryon’un annesine ve ölüm karşısındaki kırılganlığına da yer vermiş. Carson bu küçük çatlağı genişletiyor. Onun Geryon’u artık altı kollu bir dev değil; kırmızı tenli, kanatlı, fotoğraf çekmeyi seven, ailesiyle sorunları olan bir çocuk. Büyüdükçe kendi hayatını anlamaya, gördüklerini kaydetmeye, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü çözmeye çalışıyor. Herakles de karşısına âşık olduğu genç bir adam olarak çıkıyor. Eski hikâyede Geryon’un hayatına son veren kahraman, bu kez onun kalbini kırabilecek biri.

Bu değişiklik, ilk bakışta mitolojik bir öykünün çağdaş koşullara uyarlanmasından ibaret görünebilir. Oysa Carson’ın yaptığı, kahramanla canavarın yerini değiştirmekten daha fazlası. Mitolojide Herakles’in başarısını göstermek için var olan Geryon, artık kendi çocukluğu, korkuları, arzuları ve hatıraları bulunan bir insan. Üstelik kırmızı teni ve kanatları ortadan kalkmıyor; onu başkalarından ayıran özellikler, anlatının içinde varlığını sürdürüyor. Carson, canavarı insana benzetebilmek için farklılığını silmek zorunda hissetmiyor. Okurun bakışını değiştirmesi yeterli oluyor.

Carson’ın antik metinlerle kurduğu ilişkinin belki de en çarpıcı yanı burada ortaya çıkıyor: Yüzyıllardır bildiğimiz hikâyeleri değiştirmeden önce, onları kimin ağzından dinlediğimizi sorgulatıyor. Aynı merak, onu bir başka ünlü kadının hikâyesine götürüyor. Bu kez karşımızda bütün dünyanın tanıdığı bir sinema yıldızı var.

Marilyn Monroe’nun Troya Savaşı’yla ilgisi ne?

İlk bakışta hiçbir ilgisi yok. Biri antikçağın en ünlü güzelliklerinden, uğruna orduların savaştığı söylenen Truvalı Helen; diğeri yirminci yüzyılın en büyük sinema yıldızlarından Marilyn Monroe. Aralarında üç bin yıla yakın bir zaman var. Yine de ikisinin hayatını yan yana koyduğumuzda tuhaf bir benzerlik beliriyor: Her ikisi de kendi hikâyelerinden çok, başkalarının onlar hakkında anlattıklarıyla tanınıyor. Helen’in güzelliği savaşların gerekçesine dönüşürken Marilyn’in yüzü, sesi ve bedeni milyonlarca insanın arzusunu taşıyan bir görüntü hâline geliyor. Anne Carson, 2019 tarihli Norma Jeane Baker of Troy (Troyalı Norma Jeane Baker) adlı tiyatro metninde bu iki kadını aynı sahneye çıkarıyor. Sorduğu soru basit: Bir kadının görüntüsü, kendisinin yerini alabilir mi?

Carson’ın yararlandığı hikâye, Euripides’in MÖ 412’de sahnelenen Helen tragedyasına dayanıyor. Euripides’in anlattığı versiyonda Helen aslında Troya’ya hiç gitmemiştir; tanrılar onun yerine bir hayal, kendisine tıpatıp benzeyen bir görüntü göndermiştir. Gerçek Helen Mısır’da beklerken Yunanlarla Troyalılar yıllarca bu görüntü uğruna savaşmıştır. İnsanların öldüğü, kentlerin yıkıldığı savaşın merkezinde, orada bile bulunmayan bir kadın söz konusu…

Carson’ın ilgisini çeken de bu ayrım: Bir insanın kendisiyle dünya tarafından görülen sureti arasındaki mesafe. Marilyn Monroe’nun hikâyesi bu yüzden Helen’inkiyle buluşuyor. Norma Jeane Baker adıyla dünyaya gelen genç kadın, zamanla herkesin tanıdığı Marilyn Monroe’ya dönüşüyor; sinema perdesindeki görüntüsü, onu yaratan insandan daha büyük bir hayat kazanmaya başlıyor.

Carson bu benzerliği düz bir tarihsel karşılaştırmayla anlatmıyor. Metninde antik Yunan tragedyasıyla Hollywood’un yıldız üretme düzeni birbirine karışıyor; Helen’in kaçırılması, Marilyn’in sinema dünyasında yeniden yaratılmasıyla yan yana geliyor. 2019’da New York’ta sahnelenen oyunda Ben Whishaw, hem Marilyn’i hem de Euripides’in dünyasından gelen başka figürleri canlandırıyor. Seyircinin karşısındaki Marilyn de zaten tanıdık bir sinema yıldızının taklidinden ibaret değil. Carson, ünlü bir kadının görüntüsünün nasıl dolaşıma sokulduğunu, nasıl sahiplenildiğini ve sonunda gerçek kişinin sesini nasıl bastırabildiğini araştırıyor.

Geryon’a kendi hikâyesini anlatma imkânı veren yazar, bu kez hikâyesi çoktan başkaları tarafından yazılmış iki kadının izini sürüyor.

Carson’ın eski metinlerle ilişkisi böyle şaşırtıcı karşılaşmalar yaratıyor. Kimi zaman da karşısında tamamlanmış bir hikâye bile bulunmuyor.

Bir şiirin eksik sözcükleri de çevrilebilir mi?

Bir şiirin yarısını okuyabildiğinizi, geri kalanınınsa yüzyıllar önce kaybolduğunu düşünün. Kimi dizelerden birkaç sözcük kalmış, kimilerinin başı veya sonu kopmuş, bazılarında ne anlatıldığını anlamaya yetecek kadar sözcük bile bulunmuyor. Antik Yunan şairi Sappho’nun şiirleri büyük ölçüde böyle… MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda yaşamış bu kadının eserleri bir zamanlar kitaplar doldururken bugün elimizde çoğunlukla papirüs parçaları, başka yazarların yaptığı alıntılar ve eksik dizeler var. Anne Carson, 2002’de yayımladığı If Not, Winter: Fragments of Sappho (Değilse, Kış: Sappho Fragmanları) adlı kitabında bu parçaları İngilizceye çeviriyor. Karşısındaki sorun, bir dilden başka bir dile sözcük aktarmaktan daha karmaşık: Artık var olmayan sözcüklerle ne yapmalı?

Carson’ın cevabı, eksikleri tamamlamaya çalışmamak. Sappho’nun şiirlerinde kaybolmuş bölümleri köşeli ayraçlarla gösteriyor; kimi zaman birkaç sözcüğün çevresinde geniş boşluklar bırakıyor. Okur böylece Sappho’nun söylediklerinin ötesinde, artık okuyamadıklarımızla da karşılaşıyor.

Geleneksel bir çeviriden beklenen, metni mümkün olduğunca anlaşılır kılmasıdır. Carson ise anlaşılmayan yerleri görünür tutmayı tercih ediyor. Kitabın önsözünde, çevirmenin mümkün olduğunca aradan çekilmesi hâlinde Sappho’nun daha iyi görüneceğini düşündüğünü söylüyor.

Carson’ın kaybolmuş sözcüklere gösterdiği bu dikkat, yıllar sonra çok daha kişisel bir kaybın anlatısında yeniden karşımıza çıkıyor. Eksik dizeleri dahi tamamlamaktan kaçınan yazar, kardeşinin yarım kalmış hayatını anlatmaya soyunuyor.

Ölen kardeşe mektup nasıl yazılır?

Anne Carson’ın erkek kardeşi Michael, 2000 yılında Kopenhag’da hayatını kaybettiğinde, iki kardeş uzun zamandır birbirini görmüyordu. Michael genç yaşta ailesinden uzaklaşmış, çeşitli ülkelerde yaşamış, zaman zaman gönderdiği mektuplar dışında kendisinden pek haber alınamamıştı. Carson’ın elinde kardeşinin hayatına ilişkin birbirinden kopuk bilgiler, eski fotoğraflar, mektuplar ve çocukluk hatıraları vardı. Ölüm haberi, yıllardır cevaplanmamış soruları da beraberinde getirmişti. İnsan, hayatının büyük bölümünde yanında bulunmadığı bir kardeşinin yasını nasıl tutar? Onu hatırladığı kişiyle gerçekte olduğu insan arasındaki boşluğu nasıl doldurur? Carson, bu soruların çevresinde dolaşan Nox (Gece, 2010) adlı kitabını hazırlamak için yıllarını harcıyor.

Nox, alıştığımız kitaplara pek benzemiyor. Bir kutunun içinde, akordeon gibi açılan uzun bir kâğıt şeridinden oluşuyor. Sayfalarında Michael’ın fotoğrafları, mektuplarından parçalar, Carson’ın el yazıları, eski belgeler ve kısa metinler yer alıyor. Bütün bunlara, Romalı şair Catullus’un ölen kardeşi için yazdığı 101. şiir eşlik ediyor.

Catullus, kardeşinin mezarını ziyaret etmek için uzak diyarlardan geldiğini anlatırken ona son kez seslenir; Carson ise aynı şiiri sözcük sözcük çözümleyerek kendi kaybına yaklaşmaya çalışıyor. Latince sözcüklerin karşılıklarını bir sözlük titizliğiyle sıralaması, ilk bakışta yasın duygusundan uzak bir uğraş gibi görünebilir. Oysa kimi zaman insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, hakkında konuşamadığı bir acının çevresinde oyalanabileceği sözcüklerdir.

Kitabın dokunaklı yanı, Michael’ın hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışmaması. Carson, kardeşinin kim olduğunu bütünüyle bildiğini ileri sürmüyor; geride kalan belgelerin anlatamadıklarını da okura hissettiriyor.

Carson’ın bir insanın hayatını anlatırken eksiklere, hatıralara ve başkalarının bakışına duyduğu ilgi, bizi yeniden Geryon’a götürüyor.

Homeros’u okuyan bir şair Rosalía konserinde ne arar?

Antik Yunan edebiyatıyla ömrünü geçirmiş bir şairin, yirmi bin kişinin çığlık attığı bir pop konserinde ne işi olabilir? Anne Carson, Eylül 2026’da London Review of Books için kaleme aldığı yazıda bu sorunun cevabını veriyor. Chicago’da İspanyol şarkıcı Rosalía’nın konserini izliyor; üstelik sahnedeki sanatçıyla ilgilenmiyor. İki saat boyunca neredeyse durmaksızın bağıran seyircileri, hayranlığın insanları nasıl değiştirdiğini, bir yıldızla onu izleyen kalabalık arasında kurulan tuhaf ilişkiyi gözlemliyor. Rosalía’nın sesinden etkileniyor, flamenkonun gerektirdiği olgunluğa zamanla ulaşacağını düşünüyor. Onun için konser, yalnızca müzik dinlenen bir etkinlik olmaktan çıkıp insanların bir başkasına neden böylesine hayranlık duyduğunu araştırabileceği bir yere dönüşüyor.

Carson’ın dikkatini çeken başka bir şey daha var: Rosalía’nın kadınlığı sahnede nasıl temsil ettiği. Şarkıcının gösterişli kıyafetlerini, sesini, hareketlerini ve sahne hâkimiyetini incelerken bunların popüler kültürün alışıldık yıldız yaratma yöntemleriyle açıklanamayacağını düşünüyor. Rosalía’nın kadınlığı geride bırakmaya veya aşmaya çalışmadığını, tersine onun daha derinlerine doğru ilerlediğini öne sürüyor. Bu yaklaşımı “yeni feminizm” olarak nitelendiriyor. Björk’le yaptığı karşılaştırma da aynı düşüncenin parçası: İki sanatçı, kadın kimliğiyle ve sahnedeki dönüşüm imkânlarıyla farklı biçimlerde ilişki kuruyor. Carson, Rosalía’nın müziğinde popüler olanla mistik olanın, gösterişle içe dönüklüğün yan yana gelişini de önemsiyor.

Birkaç hafta sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında güncel olanla ilgilenmediğini söyleyen Carson’ın Rosalía konserinde bulunması, ilk bakışta bir çelişki gibi görünüyor. Oysa onun merakını belirleyen şey, bir olayın hangi çağda gerçekleştiğinden çok, orada hangi insanlık hâlinin görünür olduğu… Sappho’nun dizelerinde aşkın bedeni nasıl sarstığını araştırırken de, Marilyn Monroe’nun görüntüsünün nasıl bir arzu nesnesine dönüştüğünü incelerken de benzer sorular soruyor. Chicago’daki konser salonunda karşılaştığı kalabalık, bu sorulara yeni bir sahne sunuyor. Homeros’la Rosalía’nın aynı yazarın ilgisini çekebilmesi, Carson’ın edebiyatında geçmişle bugün arasında aşılması gereken bir duvar bulunmadığını gösteriyor.

Bir yazara kaç raf gerekir?

Anne Carson’ın edebiyatında insanı şaşırtan, birbirinden uzak konulara ilgi duyması kadar, bunların arasında beklenmedik ilişkiler kurabilmesi. Kocanın Güzelliği’nde (The Beauty of the Husband, 2001) bir evliliğin dağılmasını 29 tangoda anlatıyor. Dansın yakınlaşma ve uzaklaşmalardan oluşan hareketleri, aşkın, ihanetin ve ayrılığın ritmine karışıyor. Albertine Temrini’nde (The Albertine Workout, 2014) Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanındaki Albertine’in peşine düşüyor; onun uyku alışkanlıklarından, kadınlarla ilişkilerinden ve romandaki varlığını kuşatan kıskançlıktan hareketle edebiyat tarihinin en ünlü karakterlerinden birini yeniden sorguluyor. 2023’te Madrid’deki Prado Müzesi’nde verdiği “Şüphe” başlıklı konferansta ise Goya’nın Yarı Batmış Köpek tablosuna bakarak bambaşka bir sorunun çevresinde dolaşıyor: Bilmediğimiz şeyler karşısında duyduğumuz tereddüt, düşünmenin önünde bir engel mi, yoksa başlangıç noktası mı?

Bütün bu eserlerde Carson’ın yaptığı, hazır cevaplar vermekten çok, bildiğimizi sandığımız şeylerin çevresinde yeni sorular sormak. Bir evlilik tango olabilir, bir roman karakteri hakkında tutulan notlar başlı başına edebiyata dönüşebilir, bir köpeğin bakışı insanı şüphe üzerine düşünmeye götürebilir. İsveç Akademisi’nin ödül gerekçesinde sözünü ettiği yeni biçimler, biraz da bu merakın sonucu. Carson, anlatmak istediği şeyi önceden belirlenmiş bir türe yerleştirmek yerine, ona uygun biçimi arıyor; gerektiğinde şiirin içine denemeyi, çevirinin içine kişisel hatırayı, tiyatronun içine sinema tarihini alıyor. Bir kitapçı rafına sığmamasının nedeni, kitaplarının birbirine benzememesi kadar, her birinin okurdan farklı bir okuma alışkanlığı istemesi. Böylesi bir yazarın dünyasında, insanın neyle karşılaşacağını önceden kestirmesi kolay değil. Eserlerinde kaybolmayı ilginç, hatta hoş kılan da galiba bu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Murat Batmankaya
Murat Batmankaya
Ankara Üniversitesi, BYYO, Radyo Televizyon Bölümü'nden 1992'de mezun oldu. Kısa bir süre TRT'de çalıştı. Yönetmenliğini Ertem Göreç'in, yapımcılığını Behlül Dal'ın üstlendiği "Birinci Meclis" belgeselinde oynadı. Attilâ İlhan'ın "Cinayet Saati" adlı şiirini kısa metraj formatında sinemaya uyarladı. Sonrasında mesleki yaşamını Almanya'da sürdürdü. Pro7 ve RTL'de kameramanlıktan program yapımcılığına yükseldi. 1996-2000 arası Hürriyet ve Sabah'ta muhabirlik ve editörlük; 1 Numara Hearst grubu adına çıkardığı üç dergide de yayın yönetmenliği yaptı. Üç yıl Radikal Kitap'a "Geçmiş Zaman Tesellileri", 2 yıl da Aydınlık Kitap'a "Cümle Kapısı" üst başlığıyla denemeler yazdı. Halen Çizmeli Kedi Yayınları'nın sahibi...

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Anne Carson’un dünyasında kaybolmak için 7 neden

2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Anne Carson, antik Yunan’ın iki bin yıllık metinlerinde ne arıyor? Bir canavarın aşk hikâyesi, Marilyn Monroe’nun Truvalı Helen’le buluşması ve ölen bir kardeşe yazılan mektup bize neler anlatıyor? Rosalía konserine dek uzanan bu dünyada aşk, arzu, kayıp ve hafıza nasıl iç içe geçiyor? Murat Batmankaya yazdı.

2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi açıklandığında Anne Carson, İsveç Akademisi’nin telefonunu İzlanda’da karşılıyor. Akademinin daimî sekreteri Ingrid Carlberg’in aktardığına göre, habere şaşırıyor. Uzun uzun konuşmuyorlar; Carson, o sırada İzlanda’da rüzgârı dinlediğini söylemekle yetiniyor.

Nobel’in ilanından sonra İzlanda kamu yayıncısı RÚV kendisine ödül hakkında ne düşündüğünü sorduğunda verdiği cevap da en az bu karşılaşma kadar alışılmadık: “Bence hepsi delirmiş.” Sanki bu yeterince ironik değilmiş gibi, peşi sıra, kitaplarının kapaklarına artık Nobel etiketi yapıştırılabilecek olmasıyla ilgili bir şaka yapıyor.

Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden birini kazanmış, 76 yaşında, kırk yılı aşkın süredir yazan bir şairin zafer konuşması bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmış olması mümkün. Carson’ın eserlerini tanıyanlar içinse bu birkaç cümlede şaşırtıcı bir şey yok. Ciddiyetle mizahı, derinlikle beklenmedik bir hafifliği yan yana getirmek, onun yazarlığının da ayırt edici özelliklerinden biri.

İsveç Akademisi, Kanadalı şairi “klasik gelenekle oyunbaz bir diyalog içinde çağdaş edebiyat için yeni biçimler yaratan cesur ve yaratıcı külliyatı” nedeniyle ödüllendiriyor. Komite üyelerinden Steve Sem-Sandberg’in değerlendirmesi, bu resmî gerekçeyi biraz daha anlaşılır kılıyor: Edebî türler, büyük ölçüde kitapçıların eserleri hangi rafa koyacaklarını belirlemek için kullandıkları sınıflandırmalar; Carson içinse sırf ona ait bir raf gerekiyor.

Şiir, roman, deneme, çeviri, tiyatro ve görsel sanat arasında dolaşan bir yazarın eserlerini tanımlamak gerçekten kolay değil. Carson’ın Nobel sonrasında söyledikleri de bu sınıflandırma güçlüğüne yeni bir boyut ekliyor. İnsanların sürekli acele ettiği günümüzde şiirin kısa oluşuyla düzyazıya göre bir avantaj taşıyabileceğini düşünüyor mesela. Kendisini en çok etkileyen yazar sorulduğunda ise Homeros’un adını veriyor zerre tereddüt etmeden. Antik metinlerle günümüz arasında kurduğu ilişkinin nedenleri sorulduğundaysa güncel olanla ilgilenmediğini söylüyor. Çağdaş edebiyatı yenilediği için ödüllendirilen bir yazarın, çağdaş olmak gibi bir derdinin bulunmadığını söylemesi, üzerinde düşünmeye değer bir ironi barındırıyor bence.

Carson’ın Nobel’i Kanada’da bir gurur vesilesi, yayıncılık dünyasında ise uzun zamandır beklenen bir karar olarak karşılandı. Başbakan Mark Carney, onun eski hikâyeleri kendine özgü bir hayal gücüyle yeni okurlara taşıdığını vurgularken, yıllardır eserlerini yayımlayan Knopf’un editörü Deb Garrison, yazarlığını edebiyata verilmiş bir armağan olarak nitelendiriyor. İspanyol yayıncısı Vaso Roto’nun temsilcileri ise ödül haberini sevinçle karşıladıklarını, Carson’ın özellikle genç kadınlardan oluşan geniş bir okur kitlesine sahip olduğunu aktarıyor.

Bütün bu tepkilerin arasında Carson’ın yıllar önce Nobel tahmin listelerine ilişkin yaptığı bir şaka da yeniden gündemde… Toronto Üniversitesi’nden emekli profesör Elizabeth Harvey’in hatırlattığı bir konuşma, Carson’ın Nobel’le ilişkisini anlamak bakımından ilginç. Harvey birkaç yıl önce kendisine ödülü kazanmayı bekleyip beklemediğini sormuş, Carson ise Nobel tahmin listelerinde kazanmayacak isimlere de ihtiyaç bulunduğunu söyleyerek kendi adaylığıyla alay etmiş. Şu hoşluğa bakın ki, İsveç Akademisi, 8 Ekim 2026’da bu şakayı boşa çıkarıyor.

Asıl ilginç olan, antik Yunan’ın iki bin yıllık metinlerinde dolaşan, Marilyn Monroe’yu Truvalı Helen’le buluşturan, ölen kardeşine bir kutu dolusu hatırayla seslenen bu şairin dünyasına nasıl girileceği… Belki de Carson’ı tanımaya eserlerinin hangi türe ait olduğunu sorarak değil, daha basit bir merakla başlamalı:

Anne Carson’ı okumak için antik Yunanca bilmek gerekir mi?

Hayır, gerekmiyor. Anne Carson’ın hayatının yönünü değiştiren karşılaşmayı anlamak içinse biraz antik Yunancadan söz etmek gerekiyor. 1965 yılı civarında, Ontario eyaletinin Hamilton kentindeki bir alışveriş merkezinde dolaşan genç Carson, bir kitapçıda Sappho’nun şiirlerini içeren iki dilli bir baskıya rastlıyor. Sayfanın bir yanında Yunanca, diğer yanında İngilizce dizeler… Henüz okuyamadığı o tuhaf harfler ilgisini çekiyor. Carson, yıllar sonra Eleanor Wachtel’le yaptığı söyleşide, kitabı görünce bu dili öğrenmesi gerektiğini düşündüğünü anlatıyor. Ertesi yıl ailesi Port Hope’a taşındığında şansı da yaver gidiyor: Lisede Latince öğretmeni Alice Cowan, antik Yunanca da biliyor. Carson’ın ilgisini öğrenince öğle tatillerinde ona ders vermeyi teklif ediyor. Okulda Yunanca dersi yok; zaten Carson dışında öğrenmek isteyen de bulunmuyor. İkisi birlikte Sappho’yu okumaya başlıyorlar. Carson, bu karşılaşmanın hayatını değiştirdiğini söylüyor.

Yıllar sonra The Paris Review (sayı 171, Güz 2004) söyleşisinde aynı günleri anlatırken Yunancanın kendisinde yarattığı etkiyi bir ağaç benzetmesiyle açıklıyor: İngilizcede sözcüklerin işlediği ağacın dallarında dolaşırken, Yunancada köklere kadar inebildiğini hissediyor. Sappho’yla başlayan merak, Toronto Üniversitesi’nde klasik filoloji öğrenimine, ardından akademik araştırmalara uzanıyor. Antik Yunanca Carson’ın mesleği hâline geliyor; şiirinin de vazgeçilmez kaynaklarından biri oluyor. O günlerde öğretmeniyle öğle tatilinde açtığı kitabın, ileride Nobel’e uzanacak bir yazarlık serüveninin başlangıcı olduğunu elbette bilmiyor.

Bu hikâyenin hoş bir ayrıntısı daha var. Carson, Wachtel’e o yıllarda kendisini yeniden doğmuş bir Oscar Wilde gibi hayal ettiğini, hatta özel günlerde Wilde’a benzeyen kıyafetler giydiğini anlatıyor. Antik Yunanca öğrenme isteğinde bu hayranlığın da payı var. Wilde’ın yaşadığı dönemin entelektüel dünyasını Latince ve Yunancayla özdeşleştiriyor; bu dilleri öğrenirse ona biraz daha benzeyebileceğini düşünüyor. Gençlik heveslerinin insanı nereye götüreceği belli olmuyor demek ki. Oscar Wilde’a benzemek isteyen bir öğrencinin yolu, sonunda hiç kimseye benzemeyen bir şairliğe çıkıyor.

Antikçağın kırık dökük şiirleri arasında, dikkatle bakıldığında, ortak bir merak bulunur: İnsan gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeylere nasıl anlam veriyor? Bu merakın Carson’ı götürdüğü ilk büyük sorulardan biri de aşk. Sappho’nun şiirlerinde karşılaştığı bir sözcük, yıllar sonra ilk akademik kitabının başlığına dönüşüyor: Eros the Bittersweet.

Peki, aşk neden aynı anda hem tatlı hem acı olabiliyor?

Aşkın insana neden aynı anda hem mutluluk hem de acı verdiği, herhalde insanlık tarihinin en eski sorularından biri. Anne Carson bu sorunun peşine düşerken psikoloji kitaplarından önce, yaklaşık 2 bin 600 yıl önce yaşamış bir kadın şaire, Sappho’ya başvuruyor. Sappho, aşk tanrısı Eros’u tanımlarken glukupikron sözcüğünü kullanıyor: Yani acı-tatlı. Sözcüğün kendisi bile küçük bir çelişki barındırıyor; insanı kendisine çeken şey, aynı zamanda ona acı da verebiliyor. Carson’ın 1986’da yayımlanan ilk kitabı Eros the Bittersweet, işte bu eski sözcüğün açtığı kapıdan giriyor. Üstelik aşkın neden acı verdiğini açıklamaya çalışırken, asıl meselenin sevilen kişiden çok, onunla aramızdaki mesafe olabileceğini öne sürüyor.

Carson’a göre arzu, sahip olduğumuzdan ziyade sahip olmadığımız şeye yöneliyor. Sevilen kişiyle aramızdaki uzaklık, kavuşma ihtimalini hem çekici hem de dayanılmaz kılıyor. Sappho’nun ünlü 31. fragmanında bu durum neredeyse küçük bir tiyatro sahnesine dönüşüyor: Bir kadın, sevdiği kişinin yanında oturan ve onun konuşmasını dinleyen bir erkeği seyrediyor. Gördükleri karşısında dili tutuluyor, teninin altında ateş dolaşıyor, gözleri kararıyor. Carson’ın dikkatini çeken, yalnızca aşkın bedende yarattığı sarsıntı değil, sahnedeki üç kişi arasındaki ilişki. Arzulayan, arzulanan ve sevilen kişiye ulaşabilen bir başkası… Aşk, iki insanın arasında olup biten bir duygudan çıkıp üçüncü kişinin varlığıyla görünür hâle gelen bir mesafeye dönüşüyor.

Burada Carson’ın söylediklerini aşkın değişmez bir yasası gibi okumamak gerekiyor. İnsan elbette kavuştuğu kişiyi de sevebilir; yakınlık her zaman arzuyu ortadan kaldırmaz. Carson’ın araştırdığı şey, aşkın özellikle başlangıcında veya karşılıksız kaldığında belirginleşen o tuhaf gerilim: Bir başkasına yaklaşmak isterken kendi eksikliğimizin farkına varmamız. Belki de aşkın tatlılığı, sevilen kişiye duyduğumuz yakınlık arzusunda; acılığı ise onun hiçbir zaman bütünüyle bize ait olamayacağını bilmemizde yatıyor. Sappho’nun tek bir sözcüğe sığdırdığı çelişki, Carson’ın elinde bir kitap boyunca genişliyor.

Antik Yunan şiirinden çıkarılan bu düşüncenin kuramsal bir tartışma olarak kalacağını sanmayın. Carson, yıllar sonra Herakles’in öldürdüğü mitolojik bir canavarı kendi hikâyesinin kahramanına dönüştürdüğünde, arzu ile eksiklik arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan ele alıyor.

Canavarlar neden hep başkalarının hikâyelerinde yaşar?

Yunan mitolojisinde canavarların pek söz hakkı yoktur. Hikâyeleri genellikle onları öldüren kahramanlar anlatır; canavarın nereden geldiği, ne düşündüğü, neden korktuğu pek kimsenin umurunda olmaz.

Herakles’in on iki görevinden biri de üç gövdeli, altı kollu dev Geryon’un sığırlarını ele geçirmektir. Bunun için dünyanın batı ucuna gider, sürüyü koruyanları öldürür, Geryon’u da bir okuyla yere serer. Mitolojinin alışıldık anlatısında bu olay, Herakles’in kahramanlığını kanıtlayan serüvenlerden biridir. Geryon’un payına düşense öldürülmek ve hikâyeden çıkmaktır. Anne Carson, Kırmızının Otobiyografisi (Autobiography of Red, 1998) adlı kitabında, Sıradışı bir soru soruyor: Ya Geryon’un anlatacak kendi hikâyesi varsa?

Carson’ın çıkış noktası, MÖ 6. yüzyılda yaşamış Yunan şairi Stesikhoros’un Geryon üzerine yazdığı, günümüze ancak parçaları ulaşabilmiş şiiri. Stesikhoros, canavarın ölümünü yalnızca kahramanın zaferi olarak anlatmakla yetinmemiş, Geryon’un annesine ve ölüm karşısındaki kırılganlığına da yer vermiş. Carson bu küçük çatlağı genişletiyor. Onun Geryon’u artık altı kollu bir dev değil; kırmızı tenli, kanatlı, fotoğraf çekmeyi seven, ailesiyle sorunları olan bir çocuk. Büyüdükçe kendi hayatını anlamaya, gördüklerini kaydetmeye, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü çözmeye çalışıyor. Herakles de karşısına âşık olduğu genç bir adam olarak çıkıyor. Eski hikâyede Geryon’un hayatına son veren kahraman, bu kez onun kalbini kırabilecek biri.

Bu değişiklik, ilk bakışta mitolojik bir öykünün çağdaş koşullara uyarlanmasından ibaret görünebilir. Oysa Carson’ın yaptığı, kahramanla canavarın yerini değiştirmekten daha fazlası. Mitolojide Herakles’in başarısını göstermek için var olan Geryon, artık kendi çocukluğu, korkuları, arzuları ve hatıraları bulunan bir insan. Üstelik kırmızı teni ve kanatları ortadan kalkmıyor; onu başkalarından ayıran özellikler, anlatının içinde varlığını sürdürüyor. Carson, canavarı insana benzetebilmek için farklılığını silmek zorunda hissetmiyor. Okurun bakışını değiştirmesi yeterli oluyor.

Carson’ın antik metinlerle kurduğu ilişkinin belki de en çarpıcı yanı burada ortaya çıkıyor: Yüzyıllardır bildiğimiz hikâyeleri değiştirmeden önce, onları kimin ağzından dinlediğimizi sorgulatıyor. Aynı merak, onu bir başka ünlü kadının hikâyesine götürüyor. Bu kez karşımızda bütün dünyanın tanıdığı bir sinema yıldızı var.

Marilyn Monroe’nun Troya Savaşı’yla ilgisi ne?

İlk bakışta hiçbir ilgisi yok. Biri antikçağın en ünlü güzelliklerinden, uğruna orduların savaştığı söylenen Truvalı Helen; diğeri yirminci yüzyılın en büyük sinema yıldızlarından Marilyn Monroe. Aralarında üç bin yıla yakın bir zaman var. Yine de ikisinin hayatını yan yana koyduğumuzda tuhaf bir benzerlik beliriyor: Her ikisi de kendi hikâyelerinden çok, başkalarının onlar hakkında anlattıklarıyla tanınıyor. Helen’in güzelliği savaşların gerekçesine dönüşürken Marilyn’in yüzü, sesi ve bedeni milyonlarca insanın arzusunu taşıyan bir görüntü hâline geliyor. Anne Carson, 2019 tarihli Norma Jeane Baker of Troy (Troyalı Norma Jeane Baker) adlı tiyatro metninde bu iki kadını aynı sahneye çıkarıyor. Sorduğu soru basit: Bir kadının görüntüsü, kendisinin yerini alabilir mi?

Carson’ın yararlandığı hikâye, Euripides’in MÖ 412’de sahnelenen Helen tragedyasına dayanıyor. Euripides’in anlattığı versiyonda Helen aslında Troya’ya hiç gitmemiştir; tanrılar onun yerine bir hayal, kendisine tıpatıp benzeyen bir görüntü göndermiştir. Gerçek Helen Mısır’da beklerken Yunanlarla Troyalılar yıllarca bu görüntü uğruna savaşmıştır. İnsanların öldüğü, kentlerin yıkıldığı savaşın merkezinde, orada bile bulunmayan bir kadın söz konusu…

Carson’ın ilgisini çeken de bu ayrım: Bir insanın kendisiyle dünya tarafından görülen sureti arasındaki mesafe. Marilyn Monroe’nun hikâyesi bu yüzden Helen’inkiyle buluşuyor. Norma Jeane Baker adıyla dünyaya gelen genç kadın, zamanla herkesin tanıdığı Marilyn Monroe’ya dönüşüyor; sinema perdesindeki görüntüsü, onu yaratan insandan daha büyük bir hayat kazanmaya başlıyor.

Carson bu benzerliği düz bir tarihsel karşılaştırmayla anlatmıyor. Metninde antik Yunan tragedyasıyla Hollywood’un yıldız üretme düzeni birbirine karışıyor; Helen’in kaçırılması, Marilyn’in sinema dünyasında yeniden yaratılmasıyla yan yana geliyor. 2019’da New York’ta sahnelenen oyunda Ben Whishaw, hem Marilyn’i hem de Euripides’in dünyasından gelen başka figürleri canlandırıyor. Seyircinin karşısındaki Marilyn de zaten tanıdık bir sinema yıldızının taklidinden ibaret değil. Carson, ünlü bir kadının görüntüsünün nasıl dolaşıma sokulduğunu, nasıl sahiplenildiğini ve sonunda gerçek kişinin sesini nasıl bastırabildiğini araştırıyor.

Geryon’a kendi hikâyesini anlatma imkânı veren yazar, bu kez hikâyesi çoktan başkaları tarafından yazılmış iki kadının izini sürüyor.

Carson’ın eski metinlerle ilişkisi böyle şaşırtıcı karşılaşmalar yaratıyor. Kimi zaman da karşısında tamamlanmış bir hikâye bile bulunmuyor.

Bir şiirin eksik sözcükleri de çevrilebilir mi?

Bir şiirin yarısını okuyabildiğinizi, geri kalanınınsa yüzyıllar önce kaybolduğunu düşünün. Kimi dizelerden birkaç sözcük kalmış, kimilerinin başı veya sonu kopmuş, bazılarında ne anlatıldığını anlamaya yetecek kadar sözcük bile bulunmuyor. Antik Yunan şairi Sappho’nun şiirleri büyük ölçüde böyle… MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda yaşamış bu kadının eserleri bir zamanlar kitaplar doldururken bugün elimizde çoğunlukla papirüs parçaları, başka yazarların yaptığı alıntılar ve eksik dizeler var. Anne Carson, 2002’de yayımladığı If Not, Winter: Fragments of Sappho (Değilse, Kış: Sappho Fragmanları) adlı kitabında bu parçaları İngilizceye çeviriyor. Karşısındaki sorun, bir dilden başka bir dile sözcük aktarmaktan daha karmaşık: Artık var olmayan sözcüklerle ne yapmalı?

Carson’ın cevabı, eksikleri tamamlamaya çalışmamak. Sappho’nun şiirlerinde kaybolmuş bölümleri köşeli ayraçlarla gösteriyor; kimi zaman birkaç sözcüğün çevresinde geniş boşluklar bırakıyor. Okur böylece Sappho’nun söylediklerinin ötesinde, artık okuyamadıklarımızla da karşılaşıyor.

Geleneksel bir çeviriden beklenen, metni mümkün olduğunca anlaşılır kılmasıdır. Carson ise anlaşılmayan yerleri görünür tutmayı tercih ediyor. Kitabın önsözünde, çevirmenin mümkün olduğunca aradan çekilmesi hâlinde Sappho’nun daha iyi görüneceğini düşündüğünü söylüyor.

Carson’ın kaybolmuş sözcüklere gösterdiği bu dikkat, yıllar sonra çok daha kişisel bir kaybın anlatısında yeniden karşımıza çıkıyor. Eksik dizeleri dahi tamamlamaktan kaçınan yazar, kardeşinin yarım kalmış hayatını anlatmaya soyunuyor.

Ölen kardeşe mektup nasıl yazılır?

Anne Carson’ın erkek kardeşi Michael, 2000 yılında Kopenhag’da hayatını kaybettiğinde, iki kardeş uzun zamandır birbirini görmüyordu. Michael genç yaşta ailesinden uzaklaşmış, çeşitli ülkelerde yaşamış, zaman zaman gönderdiği mektuplar dışında kendisinden pek haber alınamamıştı. Carson’ın elinde kardeşinin hayatına ilişkin birbirinden kopuk bilgiler, eski fotoğraflar, mektuplar ve çocukluk hatıraları vardı. Ölüm haberi, yıllardır cevaplanmamış soruları da beraberinde getirmişti. İnsan, hayatının büyük bölümünde yanında bulunmadığı bir kardeşinin yasını nasıl tutar? Onu hatırladığı kişiyle gerçekte olduğu insan arasındaki boşluğu nasıl doldurur? Carson, bu soruların çevresinde dolaşan Nox (Gece, 2010) adlı kitabını hazırlamak için yıllarını harcıyor.

Nox, alıştığımız kitaplara pek benzemiyor. Bir kutunun içinde, akordeon gibi açılan uzun bir kâğıt şeridinden oluşuyor. Sayfalarında Michael’ın fotoğrafları, mektuplarından parçalar, Carson’ın el yazıları, eski belgeler ve kısa metinler yer alıyor. Bütün bunlara, Romalı şair Catullus’un ölen kardeşi için yazdığı 101. şiir eşlik ediyor.

Catullus, kardeşinin mezarını ziyaret etmek için uzak diyarlardan geldiğini anlatırken ona son kez seslenir; Carson ise aynı şiiri sözcük sözcük çözümleyerek kendi kaybına yaklaşmaya çalışıyor. Latince sözcüklerin karşılıklarını bir sözlük titizliğiyle sıralaması, ilk bakışta yasın duygusundan uzak bir uğraş gibi görünebilir. Oysa kimi zaman insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, hakkında konuşamadığı bir acının çevresinde oyalanabileceği sözcüklerdir.

Kitabın dokunaklı yanı, Michael’ın hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışmaması. Carson, kardeşinin kim olduğunu bütünüyle bildiğini ileri sürmüyor; geride kalan belgelerin anlatamadıklarını da okura hissettiriyor.

Carson’ın bir insanın hayatını anlatırken eksiklere, hatıralara ve başkalarının bakışına duyduğu ilgi, bizi yeniden Geryon’a götürüyor.

Homeros’u okuyan bir şair Rosalía konserinde ne arar?

Antik Yunan edebiyatıyla ömrünü geçirmiş bir şairin, yirmi bin kişinin çığlık attığı bir pop konserinde ne işi olabilir? Anne Carson, Eylül 2026’da London Review of Books için kaleme aldığı yazıda bu sorunun cevabını veriyor. Chicago’da İspanyol şarkıcı Rosalía’nın konserini izliyor; üstelik sahnedeki sanatçıyla ilgilenmiyor. İki saat boyunca neredeyse durmaksızın bağıran seyircileri, hayranlığın insanları nasıl değiştirdiğini, bir yıldızla onu izleyen kalabalık arasında kurulan tuhaf ilişkiyi gözlemliyor. Rosalía’nın sesinden etkileniyor, flamenkonun gerektirdiği olgunluğa zamanla ulaşacağını düşünüyor. Onun için konser, yalnızca müzik dinlenen bir etkinlik olmaktan çıkıp insanların bir başkasına neden böylesine hayranlık duyduğunu araştırabileceği bir yere dönüşüyor.

Carson’ın dikkatini çeken başka bir şey daha var: Rosalía’nın kadınlığı sahnede nasıl temsil ettiği. Şarkıcının gösterişli kıyafetlerini, sesini, hareketlerini ve sahne hâkimiyetini incelerken bunların popüler kültürün alışıldık yıldız yaratma yöntemleriyle açıklanamayacağını düşünüyor. Rosalía’nın kadınlığı geride bırakmaya veya aşmaya çalışmadığını, tersine onun daha derinlerine doğru ilerlediğini öne sürüyor. Bu yaklaşımı “yeni feminizm” olarak nitelendiriyor. Björk’le yaptığı karşılaştırma da aynı düşüncenin parçası: İki sanatçı, kadın kimliğiyle ve sahnedeki dönüşüm imkânlarıyla farklı biçimlerde ilişki kuruyor. Carson, Rosalía’nın müziğinde popüler olanla mistik olanın, gösterişle içe dönüklüğün yan yana gelişini de önemsiyor.

Birkaç hafta sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında güncel olanla ilgilenmediğini söyleyen Carson’ın Rosalía konserinde bulunması, ilk bakışta bir çelişki gibi görünüyor. Oysa onun merakını belirleyen şey, bir olayın hangi çağda gerçekleştiğinden çok, orada hangi insanlık hâlinin görünür olduğu… Sappho’nun dizelerinde aşkın bedeni nasıl sarstığını araştırırken de, Marilyn Monroe’nun görüntüsünün nasıl bir arzu nesnesine dönüştüğünü incelerken de benzer sorular soruyor. Chicago’daki konser salonunda karşılaştığı kalabalık, bu sorulara yeni bir sahne sunuyor. Homeros’la Rosalía’nın aynı yazarın ilgisini çekebilmesi, Carson’ın edebiyatında geçmişle bugün arasında aşılması gereken bir duvar bulunmadığını gösteriyor.

Bir yazara kaç raf gerekir?

Anne Carson’ın edebiyatında insanı şaşırtan, birbirinden uzak konulara ilgi duyması kadar, bunların arasında beklenmedik ilişkiler kurabilmesi. Kocanın Güzelliği’nde (The Beauty of the Husband, 2001) bir evliliğin dağılmasını 29 tangoda anlatıyor. Dansın yakınlaşma ve uzaklaşmalardan oluşan hareketleri, aşkın, ihanetin ve ayrılığın ritmine karışıyor. Albertine Temrini’nde (The Albertine Workout, 2014) Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanındaki Albertine’in peşine düşüyor; onun uyku alışkanlıklarından, kadınlarla ilişkilerinden ve romandaki varlığını kuşatan kıskançlıktan hareketle edebiyat tarihinin en ünlü karakterlerinden birini yeniden sorguluyor. 2023’te Madrid’deki Prado Müzesi’nde verdiği “Şüphe” başlıklı konferansta ise Goya’nın Yarı Batmış Köpek tablosuna bakarak bambaşka bir sorunun çevresinde dolaşıyor: Bilmediğimiz şeyler karşısında duyduğumuz tereddüt, düşünmenin önünde bir engel mi, yoksa başlangıç noktası mı?

Bütün bu eserlerde Carson’ın yaptığı, hazır cevaplar vermekten çok, bildiğimizi sandığımız şeylerin çevresinde yeni sorular sormak. Bir evlilik tango olabilir, bir roman karakteri hakkında tutulan notlar başlı başına edebiyata dönüşebilir, bir köpeğin bakışı insanı şüphe üzerine düşünmeye götürebilir. İsveç Akademisi’nin ödül gerekçesinde sözünü ettiği yeni biçimler, biraz da bu merakın sonucu. Carson, anlatmak istediği şeyi önceden belirlenmiş bir türe yerleştirmek yerine, ona uygun biçimi arıyor; gerektiğinde şiirin içine denemeyi, çevirinin içine kişisel hatırayı, tiyatronun içine sinema tarihini alıyor. Bir kitapçı rafına sığmamasının nedeni, kitaplarının birbirine benzememesi kadar, her birinin okurdan farklı bir okuma alışkanlığı istemesi. Böylesi bir yazarın dünyasında, insanın neyle karşılaşacağını önceden kestirmesi kolay değil. Eserlerinde kaybolmayı ilginç, hatta hoş kılan da galiba bu.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.

Murat Batmankaya
Murat Batmankaya
Ankara Üniversitesi, BYYO, Radyo Televizyon Bölümü'nden 1992'de mezun oldu. Kısa bir süre TRT'de çalıştı. Yönetmenliğini Ertem Göreç'in, yapımcılığını Behlül Dal'ın üstlendiği "Birinci Meclis" belgeselinde oynadı. Attilâ İlhan'ın "Cinayet Saati" adlı şiirini kısa metraj formatında sinemaya uyarladı. Sonrasında mesleki yaşamını Almanya'da sürdürdü. Pro7 ve RTL'de kameramanlıktan program yapımcılığına yükseldi. 1996-2000 arası Hürriyet ve Sabah'ta muhabirlik ve editörlük; 1 Numara Hearst grubu adına çıkardığı üç dergide de yayın yönetmenliği yaptı. Üç yıl Radikal Kitap'a "Geçmiş Zaman Tesellileri", 2 yıl da Aydınlık Kitap'a "Cümle Kapısı" üst başlığıyla denemeler yazdı. Halen Çizmeli Kedi Yayınları'nın sahibi...

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x