Okur müşteri midir, yoksa yol arkadaşı mı?

İyi bir okur kimdir? Bir roman, yazarın elinden çıktıktan sonra kime ait olur? Okumak yalnızca anlamak mı, yoksa metni yeniden yazmak mıdır? Roman ile okur arasındaki görünmez ilişkiyi İbrahim Yıldırım yazdı.

Okur kimdir, okuma nedir, okurluk nereden başlar? Edebiyatın görünmez öznesi olan okur, metnin de kurgusu olabilir mi? Okuma eylemi pasif bir alımlama mı, yoksa yaratıcı bir yeniden yazma süreci midir?

Böyle bir soruya muhatap olan bir roman yazarının vereceği yanıt, büyük olasılıkla meşrebiyle, biraz da hangi amaçla, hangi niyetle roman yazdığına bağlıdır. Örneğin, okuru müşteri ya da ticari ortağı olarak gören bir yazarın önceliği tabii ki yaygınlaşmak, çok satmaktır: Bu tür finansal bir hedef öngörüldüğünde kazanılan saygınlık ister istemez sayısal olacak; dolayısıyla satış rakamları kimi zaman kitap kapaklarında anons edilecek, kimi zaman çeşitli ortamlarda defalarca hatırlatılacak, böylece ticari eylem sıcak tutulmaya çalışılacaktır.

Bu girişimler yazınsal saygınlık kazanmaya neden olur mu, olmaz mı; bilemem; fakat bu eğilimde olan yazarların hem tiraj hem de finansal açıdan zor tatmin oldukları bir gerçektir. Öte yandan onlar, Okurluk nerede başlar? sorusu yahut edebiyatın görünmez öznesi gibi ağır konularla ilgilenmezler. Bu tür sorulara yanıt arayanların büyük çoğunluğu, tiraj sözcüğünün akıllarının ucundan bile geçmeyen roman yazarlarıdır, yani okur türleri, okurun – yazarın niyeti gibi meselelere onlar yanıt arar, sorular sorup kafa yorarlar. Amaçları edebî anlamda nefes almak, tatmin olmaktır, çünkü romanları için kaleme alınan bir iki eş dost yazısı onları sevindirip umutlandırsa da yeterli gelmez, kendi kendilerini takdir edip kutlayacak çok özel bir edebiyat mahfili ya da sığınma evi oluşturmak isterler… ve o hayali mekânda -tabii ki- az önceki sorunun sorulmasına ve bu yazının yazılmasına yol açabilecek yazarlarla, düşünürlerle; örneğin Umberto Eco’yla, Roland Barthes’la, Albert Camus’yla, Wolfgang Iser’la ve diğerleriyle hoşbeş edip yol arkadaşlığı yapıp hemhal olacaklardır.

Yol arkadaşları

Benim gibi son otuz yılda zamanının büyük bir kısmını roman yazmak ve düşünmekle geçiren biri bu yazının yazılmasına neden olan soruya; tabii ki edindiği pratiklerden, roman türüne değgin okuyup derlediği bilgilerden, konuyla ilgili kotardığı metinlerin zihninde izleri saklı duran bölümlerinden yararlanarak yanıt bulmaya çalışacaktır. Dolayısıyla bu yazıyı lütfen bir tür zihinsel kolaj olarak değerlendiriniz… Öte yandan bu metin aynı zamanda sizlere yönelik bir çalışmadır, yani roman okuru diye adlandırılan kişilerle ilgili bir etüt girişimidir.

Bu girişime madem kendimden söz ederek başladım, gecikmeden şu bilgileri sizlerle hemen paylaşayım: Benim Fransa’da 50’li yılların başında akıma dönüşen Yeni Roman (Nouveau Roman) anlayışına oldukça yakın duran bir yazar olduğum bilinmektedir. Böyle olduğundan yeni bir roman yazmaya başladığımda, ilk işim, bu akımın kuramcılarından olan Jean Ricardou’nun motto bellediğim “Roman artık bir serüvenin yazılması değil, bir yazının serüvenidir” cümlesini bir köşeye not etmek olur. Bununla birlikte ansiklopedik roman denen eğilimden bir türlü uzaklaşamadığımdan; bilinen, sahici ansiklopedi maddelerinin yanı sıra kendi ürettiğim maddeleri de sırası geldiğinde, ya da imkân doğduğunda değerlendirmekten, sizlerle paylaşmaktan hiç çekinmem…

Bu söylediklerim ve diğer yönlendirici özelliklerim yazma coşkumu diri tutar, beni yeni bir şeyler söylemem için teşvik eder… Gelgelelim, her ne olursa olsun roman, benim için birkaç yıl süren uzun bir yolculuktur. Bu yolculuğu çoğunlukla sizlerden biri olan bir yol arkadaşıyla yapar, yol boyunca o kişiyle söyleşip dertleşir, kimi zaman onu üzer kimi zaman merakta bırakırım, kimi zaman ise beni anlamasını isterim.

Bu kişi gizli olmaktan da öte, bilgi alışverişi yaptığım, yolculuk boyunca yanımdan ayrılmayan, romanı birlikte kurup kotardığım yoldaşımdır, sırdaşımdır ve yardım talep ettiğim kurgulanmış kişidir. Bir terslik olmazsa 2026 yılında yayımlaması planlanan son romanımda yol arkadaşımın adı Frau Fiona’dır. Bu romanda anlatıcı olarak konumladığım kişi yazdıklarını Frau Fiona’ya iletir, düşüncelerini öğrenmek ister, yardım talep eder, bilgi paylaşır… Dünbatımı Defterleri adlı romanımda ise, bana birden fazla çok yol arkadaşı eşlik etmiştir. Bu romanımdan bir bölümü anmak ve müsaadenizle bilginize sunmak istiyorum: Anlatıcı olarak belirlediğim kişi, bir gece kendisine miras kalan evde bulduğu çok pahalı pijamayı giyer ve pijamanın sahibi olan arkadaşının hatıra defterindeki sorunlu yazıları düzenleyerek anlatısına katmaya çalışır. Şu sözler o anlatıcınındır: Muvaffak’ın çocuk cümlelerini yetkinleştirerek ben yazıyormuşçasına sizlerle paylaşacağım; böylece sırtımdaki pijamayı zorunluluk dolayısıyla sahiplenmem gibi, Muvaffak’ın yazdıklarını da giyinmiş olacağım.” Biliyor musunuz, Dünbatım Defterleri’nde o bölümün adı: Başkasının yazdıklarını giyinmek’ti!

Boşlukları doldurmak

Kısaca söyleyecek olursam, ben roman denilen o uzun yazı serüvenine gizli tutmadığım, ama mahremiyetlerine saygı gösterdiğim yol arkadaşlarıyla çıkar, metni onlarla birlikte kotarırım. Gelgelelim, romanım bitip ticari bir mal olarak raflarda yerini alınca, yani yeni bir serüven başladığında, satın alınan kitap artık benim ve yol arkadaşlarımın mülkiyetinden çıkacak, böylece onu eline alanın, yani okurun zihninde uyandırdığı sorularla yeni bir yolculuk başlayacaktır.

Hiç kuşkusuz ben, bu yeni yolculuğun Umberto Eco’nun örnek okur, Wolfang Iser’ın örtük okur dediği kişiler tarafından yapılmasını isterim, ama yazdıklarımın hangi tür okurun serüveni olduğumu öğrenmem mümkün olmayacağını da çok iyi bilirim ve Roland Barthes’ın, “Okurun doğuşu, yazarın ölümü bahasına gerçekleşmek zorundadır” sözüne öfkelensem de, her zaman olduğu gibi hak veririm.

Eco’nun, Barthes’ın adlarını andık, öyleyse biraz daha açılalım… ve özellikle Wolfang Iser’ın peşine düşelim: Alımlama Estetiği denilen kuramın öncülerinden olan bu düşünüre göre, yazınsal bir yapıt yalnızca yazarın niyetiyle değerlendirilemeyeceği gibi, metnin anlamını – içeriğini yalnızca kurulan yapıda aramak doğru olmaz. Kısacası Alımlama Estetiği okuma sürecini merkeze alan, hatırlamalarla, yorumlarla girişilen yeni bir yaratım sürecidir, yani bambaşka bir roman yolculuğunun adı olan edebiyat kuramıdır. 1960 yılların sonlarına doğru Almanya’daki Konstanz Üniversitesi’nde akıl fikir yürüten yazınsal düşünürlerin Rezeptionsästhetik adını verdiği bu estetik anlayışı Umberto Eco’nun söyledikleriyle yer yer örtüşmektedir…

Iser’ın impliziter Leser diye adlandırılan örtük okuru, Eco’nun örnek okuruyla (lettore modello’yla) hemen hemen aynı eylemi gerçekleştirip aynı sonuca ulaşır. Böylece okuma süreci boyunca girişilen eylem sonucu, metindeki ipuçları çözülebilir, ironilere yeni bakış açılarıyla yaklaşılabilir… ve tabii ki, kurgusal referanslar nedeniyle yeni bilgiler de edinilecektir. Dahası metindeki boşluklar derzlenecek, çatlaklar silikon ile örtülecektir.

Ben kendimin nasıl bir okur olduğu konusunda oldukça kararsızımdır; örtük müyüm, örnek miyim doğrusu bilemiyorum, ancak şunu çok iyi biliyorum: Ben de satın alıp değerli yazarların romanlarını okuduğumda, ilgisi olmamasına karşın başkalarını yazdıklarını giyinmiş olmanın sıkıntısını ara sıra yaşarım. Çünkü fill-ins, yani boşluk doldurma, anlam veya kelime yerleştirme bulmacası çözme sevincim, ansızın sıkıntıya dönüşmüştür. Böyle anlarda bırakın boşluk doldurmayı, romandaki kaldırıp atılacak bilgilerin yükü altında ezildiğim de olur…

Ne dediğimin anlaşılması için son okuduğum üç romandan, adlarını ve yayınevlerini belirtmeden örnek vereyim: Birinci romanda yazar şahıs kadrosunu Kınalıada’da faytona bindirip yokuş aşağı, yokuş yukarı tur attırmış. Oysa o adaya fayton tekerleklerinin değmediği kesin bilgidir. Çünkü 1972’den bu yana gidip geldiğimden o adayı çok iyi tanıyorum. Öte yandan Ermeni vatandaşlarımızın ikamet ettiği bir ada olan Kınalıada’da anlatıcı, yani faytonu dolaştıran kişi ise bir Ermeni…

İkinci roman -19. yüzyılda yaşamış biri Türk, diğeri Kürt iki ozanın- Dadaloğlu ile Evdal’ın atışıp çatışmalarını anlatan bir dönem çalışması. Kısacası Dadaloğlu’nun 1785’te, Evdal’ın 1800’de doğduğunu bilen bir metin. İşte ben bu bilgiler eşliğinde romanı ilgiyle okuyup boşluk, çatlak ararken, ansızın romana 20. yüzyıl’da 1900’lerin başında Amerika’ya göç eden Karaoğlayan sülalesi Saroyanlar diye dahil oluverir… ve ben, teveccüh de içeren bu anakronik yükü altında ezilirim… Zira şunu iyi bilirim: William Saroyan, Aram olan adını William, Karaoğlanyan olan soyadını 1930’da Saroyan yapmıştır.

Üçüncü romanda ise yazar Adana’nın sıcağını anlatırken “Evler, ağaçlar, gölgeler, tüm takım taklavat, hepsi dostudur o deli sıcağın” deyivermiş ve ben takım çantasından, alet edevattan öte başka anlamlar da içeren takım taklavat’ın doğa betimlemesinde yer almasını doğrusu yadırgamıştım.

Örnekleri çoğaltmayacağım, ama şunu söylemeden geçmek istemiyorum: Yazarların ve başkalarını yazdıklarını giyinmek zorunda kalan editörlerin, benim gibi impliziten ya da lettore modello okurları üzmeye hakları yok…. Bu arada az önce konu dışına çıkmamı, yani digression yapmamı anlayışla karşılayacağınızı umuyor, asıl konuya dönüyor; okur denen kitap alıcısı kitlenin dünyada ve Türkiye’de oluşuma kısaca göz atıyorum.

Roman okurunun oluşumu

Şurası gerçektir, okur denen kitlenin oluşması, roman denen yazınsal türün ticari bir mala, roman yazarlığının mesleğe dönüşmesiyle başlar: Bu konu hakkında, bizde pek bilinmeyen Avusturyalı yazar Manes Sperber’in söylediklerine önem verilmelidir. Sperber şu tespiti yapmıştır:

“19. yüzyıla kadar yazarın herkes için yazdığı, hiç de kendiliğinden anlaşılabilir bir durum değildi (…) 19. yüzyıldan itibaren roman yazma işine olası bir gelir kaynağı gözüyle bakılmaya başlandı, roman yazarlığı bir mesleğe dönüştü.”

Bu öyle bir dönüşümdü ki, kitlesel tüketim talebine yanıt verecek hız esaslı on, on beş genç yazı üreticisinin istihdam edildiği seri imalat yöntemiyle çalışan atölyeler kurulmuştu. Örneğin Balzac’ın da gençliğinde böyle bir atölyede çalıştığı, ünlü kılınmış girişimci yazarların okurları için roman bölümleri yazdığı bilinmeyen bir şey değil. İlk romanını 1828 yılında yayımlayan, 1850 yılında, ölene kadar 119 kitap daha kotaran Balzac’ın böyle bir yönteme başvurup vurmadığı ise meçhul.

Hiç kuşkusuz günümüzde de yapılıyor böyle çalışmalar. Örneğin Türkiye’de satış rakamları oldukça düşük olmasına karşın James Patterson, bence bir tür atölye çalışması olan ortak yazar yöntemiyle 1996’dan bu yana, yani otuz yılda en az 285 kitap üretmiştir. Kısacası her yıl kapağında James Patterson yazan 10 kitap yayınlanmıştır. Bu toplamın roman okuruna yönelik ortak yazarsız gerçekleştirildiğini düşünmek tabii ki doğru olmaz. Öte yandan Patterson müşterisi olan okuru öyle iyi tanımaktadır ki, dünyanın en zengin yazarı olduğu bile söylenebilir, zira Vikipedi’ye göre on yıllık geliri 700 milyon dolardır. İlerde fırsat bulursam- roman okurları ve reklamlar başlıklı yazıya yol vermeyi, böylece yazarların ve okurların niyetlerine bir başka bağlamda açıklık getirmeyi düşünüyorum…

Şimdi ise kısaca ülkemizde roman okurunun oluşumuna eğilelim: Bizde ilk romanın 1871 tarihli Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat olduğunu ve hemen ardından Ahmet Mithat’ın romanlarının yaygınlaşmaya başladığı düşünürsek, romanın topraklarımızda yalnızca yazınsal bir tür olarak değil, aynı zamanda ticari bir mal olarak da çarşıya çıktığı; okur, daha doğrusu o zamanlar kâri denilen müşteriler tarafından rağbet görmeye başladığı söylenebilir. Kısacası roman yazarı, yani üretici ve onun ticari ortağı olan okur, hem batıda hem de bizde 19. yüzyılda işbirliği yapmaya başlamıştır. Öte yandan roman; öykü, deneme, şiir belirlemesiyle yayımlanan diğer yazınsal çalışmalardan çok daha ticari bir maldır, çarşı – pazar – piyasa denilen finansal ortamlarla içli dışlıdır. Böyle olduğundan kimi edebiyat tarihçileri ve yazarlar, okuru, yani kitap satın alan tüketiciyi roman bağlamında sınıflandırmışlar ve neredeyse hep aynı sonuca ulaşmışlar ya da hep aynı şeyleri söylemişlerdir Örneğin Umberto Eco’ya göre, okurlar aynı seviyede yer alan statik varlıklar değildir, dolayısıyla topyekûn bütün okurları aynı konumda ele alamayız. Örneğin kimileri yalnızca öykü ve sonucu ile ilgilenir, kimileri sorgulayan, katılımcı, keşfetmeye yatkın, meraklı kişilerdir… Cemil Meriç de aynı ayrımı; kitle/lecteur ve hakiki okuyucu/liseur diye yapar. Kitle/lecteur için roman güzel zaman geçireceği bir araçtır. Hakiki okuyucu/liseur için ise edebiyat başlı başına bir amaçtır. Mustafa Nihat Özön’e gelince, Türkçede Roman adlı önemli bir çalışması bulunan bu edebiyat tarihçimiz, konuyu okur kümeleri olarak ele almış; birinci, ikinci, üçüncü sınıf okurları tanımlamıştır: Ona göre, Edebiyatı Cedide okurları birinci. Ahmet Mithat’a yönelenler ikinci, diğerleri ise, örneğin Mehcure’nin yazarı Mehmet Vecihi’yi okuyanlar üçüncü sınıf okurlardır. Bu arada Tanpınar’ın, Ahmet Mithat’ın yalnızca çarşı; yani ikinci sınıf okurlar için yazdığını söylediğini hatırlamak gerekiyor… Ama biraz insaflı davranmalı, Tanpınar’a hak vermekte acele etmemeliyiz, zira Mithat Efendi yazmaya başladığında, ne roman denilen ticari malın işlem göreceği çarşı denilen gelişmiş finansal ortam, ne de roman okuru denilebilecek oluşmuş kitle vardı. Dolayısıyla okur denilen kitap alıcılarının ya da müşterilerin Ahmet Mithat sayesinde kitleye dönüştüğü niye söylenmesin.

Ulaşılan bu nokta edebiyatı başlı başına bir amaç haline getiren hakiki okurun oluşumu bağlamında tabii ki olumlu bir gelişmeydi, çünkü böylece ikinci sınıf okurlar, birinci sınıf diye nitelenen Edebiyatı Cedide okurları ile yakınlaşmaya başlayacaktı. Bu bölümü artık şöyle bir öngörüyle bitirelim: Çok satan yazarların, yeni edebiyat okurları yetiştirmek için yaptıkları katkı tabii ki yadsınmamalı… ama düşük tirajlı olsa da edepli ve edebî metinler kotarmak için küsmeden, yılmadan mevcudu korumak adına ölümüne çabalayanlar mutlaka korunmalıdır. Zira okurlar, onların ticari ortağı değil, yol arkadaşıdır, ancak birlikte mutlu olabilirler, birlikte yükselebilirler. Bu aynı zamanda yenilenme, yeni şeyler söylemenin en kısa yoludur. Az önce ölümüne demem ise boşuna değildi, çünkü Roland Barthes’ın okurun doğuşu, yazarın ölümü yaklaşımı bağlamında bitmemiş yapıt, açık yapıt meselelerine kapı açmak istiyordum.

Niyet meseleleri ve açık yapıtlar

Sanırım artık anlaşılmıştır: Bir roman basılıp kitapçı raflarında yerini aldığı zaman, bağımsızlığını ilan eder, yazarın otoritesinden uzaklaşır; böylece onu satın alıp okuyan kişinin yorumlarına, hatta aşırı yorumlarına kapı açılmış olur. Benim gibi okuru, dertleştiği, söyleştiği bir yol arkadaşı olarak gören; yaptığı yazılı yolculukta yanından ayırmayan biri için bu katlanılması gereken bir durumudur. Ancak roman serüvenine dışarıdan dahil olan kişi ya kişiler nedeniyle, yazarın niyetinin ötesinde, bambaşka niyetlerle yeni yolculuklar başlamıştır. Barthes’ın öngördüğü anlamda değerlendirirsek, aslında yazarın ölümüyle gerçekleşen bu yolculuk; roman okurunun bir roman aracılığıyla bir tür kendini tanıma, özgürleşme, hayal kurma ve keşfetme serüvenidir. Kısaca söylenecek olursa, yeni bir üretim sürecine yol açan kültürel- düşünsel doğum eylemidir. Her okurun niyeti başka da olsa böyledir.

Bu arada tabii ki ticari ortaklık da söz konusudur… Her neyse ölüm vurgusu biraz ağır kaçmış mıdır, bilmiyorum bilemiyorum, ama bu mutsuz bir ölüm değildir: Meseleyi biraz egzajere ederek, ne kadar çok ölüm, o kadar çok doğum diye sonuca bağlayalım… ve Bilge Karasu’nun şu sözlerine altını çizerek mim koyalım:

“Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.” (1)

Aslında Bilge Karasu’nun ve Umberto Eco’nun niyet meselesine yaklaşımlarının hemen hemen aynı olduğu söylenebilir: Şöyle ki, Açık Yapıt kavramını öne süren Umberto Eco metinlerin; yoruma ve okurun katkısına açık yapılar olduklarını vurgular; ancak ona göre, boşlukları durdurmanın, metne anlam yüklemenin sınırları olması gerekir, çünkü aşırı yorum yaparak yazarın ve eserin niyetine ihanet edilmemelidir.

Umberto Eco vasıtasıyla konuşur olduğumuz Açık Yapıt kavramı tabii ki tamamlanmış romanlar için düşünülmüştür, fakat gelgelelim bir de yarım kaldıkları için – özellikle yazar vefat ettiği için- yarım kalan, dolayısıyla açık yapıta dönüşen romanlar vardır: Örneğin Camus’nün İlk Adam’ı, Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ı, biraz da Roland Barthes’ın Nova Vita’sı…

Tahsin Yücel, Albert Camus’nün, İlk Adam için aldığı notlarda, “Kitap bitmemiş olmalı,” diye yazdığına değinir… Ahmet Hamdi Tanpınar hemen hemen aynı dönemde -1957 ile 1960 arası- yazılan yarım kalan romanı Aydaki Kadın’ın 30. sayfasında bir resim için, ”Çok uğraşılmış eserin kendine mahsus bir trajiği olduğu muhakkaktı. Şimdiki haliyle bizi o yarım kalmış ihtişamlarıyla meşgul eden yarı muamma, yarı psikolojik dokunan eserlerden biriydidiyecek, birkaç satır sonra ise okuru Doktor Selim’in yarım kalmış romanı İflas ile tanıştıracaktır.

Uzatmayayım, Tanpınar’ın ve Camus’nün beklenmedik ölümleri, son romanlarını düşüncelerine uygun olarak birer bitmemiş açık yapıta dönüştürmüştür. Camus öldüğünde 47, Tanpınar 60 yaşındaydı, Roland Barthes biraz daha fazla yaşamış 65 yaşında ölmüştü; ama o da Albert Camus gibi ölümüne neden olan bir trafik kazası geçirmişti…

Evet, Barthes gerçekten ölmüş, ama ne yazık ki okurun doğuşuna neden olacak -ne bitmiş, ne de yarım kalmış- bir roman bırakmıştı. Onun Nova Vita’sı, yani Yeni Hayat adlı çalışması bir roman düşüncesiydi, yalnızca sekiz sayfalık not alma çalışmasıydı. Öte yandan Barthes’ın ölümü üzerine spekülasyonlar yapılmıştı: Kimilerine göre ölümün nedeni suikasttı. Kimilerine göre ise yazar; annesinin ölümü üzerine içine düştüğü kapkaranlık yastan, geçirdiği trafik kazasında aldığı ölümcül olmayan yaraları, yatırıldığı hastanede pasif ötanaziye dönüştürerek kurtulmuştu.

Albert Camus’nün ölümüne de suikast diyenler olmasına karşın, genel kanı trafik kazasıdır. Şöyle ki Camus, 1960 yılına ailesiyle birlikte girmiş, 4 Ocak’ta Provence’tan Paris’e dönmek üzere tren bileti almıştı. Ama arkadaşı Michel Gallimard’ın önerisine karşı koyamamış; Paris’e ünlü yayıncının çok hızlı otomobiliyle dönmeyi kabul etmişti. Zorlu bir kış yaşanıyordu, ama yollar buz tutmamıştı…fakat ne olduysa olmuş Villeblevin kasabasına ulaşıldığında Gallimard aracın kontrolünü kaybetmiş Facel Vega marka otomobil ağaca çarparak parçalanmış, Camus kaza yerinde, Gallimard ertesi gün hastanede ölmüştü… Kaza yerinde bulunan çantada ise yazarın kişisel evrakları, fotoğrafları, Nietzsche’nin Şen Bilim’i ve çeşitli kitapları, günlüğü ve üzerinde çalıştığı İlk Adam adlı el yazması vardı. 1994 yılında yayımlanan, ilk bölümü yazılmış, ikinci bölümüne başlanmış bu bitmemiş roman şöyle bir ithafla başlıyordu: Vve Camus aracılığıyla / bu romanı hiç okuyamayacak olan sanaVve Camus (3), yani Dul Camus diye ünlenen romanı okumayacağı söylenen kişi, Camus’nün ölümünün hemen ardından, altı yedi ay sonra hayata veda eden yazarın annesi Catherine Sintes Camus’ydü…

Camus’nün annesi, sağır ve dilsiz, okuma yazma bilmeyen bir kadındı, ama Camus, yarım kalan romanında annesine olan sevgisini derin bir pişmanlık içinde anlatmış; Catherine Camus’yü, bir çığlık, okumasız apaçık bir özne olarak kurgulamıştır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

(1) Adnan Tekşen’in 1985 yılında Mavera dergisinde yaptığı söyleşiden…

(2) Alıntı, 1987 yılında Adam Yayınları tarafından yayımlanan Aydaki Kadın’dan yapılmıştır.

(3) Vve = Veuve = Dul.

İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım – Roman ve öykü yazarı. 23 Şubat 1950 İstanbul doğumlu. İlk öyküsü Oluşum;mso-bidi-font-style:normal'>Varlık;mso-bidi-font-style:normal'>Günümüzde Kitaplar dergisinde "Bir Zamanlar Bir Kitap"; Cumhuriyet Kitap ve Çerçeve'de "Sarı Yapraklı Kitaplar" başlıkları altında denemeler yazdı. 1987 yılında Bir Cinayetin Ekonomisi adlı öykü kitabı yayımlandı. Aynı yıl Yaşasın Edebiyat adlı bir öykü dergisi çıkarttı. 1997'de Eylül'den Sonra adını verdiği roman üçlemesini yazmaya başladı. Bu dönemin ilk ürünü olan Kuşevi'nin Efendisi’ni 2000 yılında yayımladı. Bir yıl sonra üçlemenin ikinci romanı Yaralı Kalmak okura ulaştı. Üçlemenin üçüncü kitabı Bıçkın ve Orta Halli 2003'te yayımlandı. 2002 yılında, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var adlı kitaba "Baudelaire Paradoksu" adlı öyküsüyle katılan İbrahim Yıldırım, çeşitli edebiyat dergilerinde deneme ve öyküler yayınlıyor. 2016 yılında Dokuzuncu Haşmet romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı ödülüne layık görüldü.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Okur müşteri midir, yoksa yol arkadaşı mı?

İyi bir okur kimdir? Bir roman, yazarın elinden çıktıktan sonra kime ait olur? Okumak yalnızca anlamak mı, yoksa metni yeniden yazmak mıdır? Roman ile okur arasındaki görünmez ilişkiyi İbrahim Yıldırım yazdı.

Okur kimdir, okuma nedir, okurluk nereden başlar? Edebiyatın görünmez öznesi olan okur, metnin de kurgusu olabilir mi? Okuma eylemi pasif bir alımlama mı, yoksa yaratıcı bir yeniden yazma süreci midir?

Böyle bir soruya muhatap olan bir roman yazarının vereceği yanıt, büyük olasılıkla meşrebiyle, biraz da hangi amaçla, hangi niyetle roman yazdığına bağlıdır. Örneğin, okuru müşteri ya da ticari ortağı olarak gören bir yazarın önceliği tabii ki yaygınlaşmak, çok satmaktır: Bu tür finansal bir hedef öngörüldüğünde kazanılan saygınlık ister istemez sayısal olacak; dolayısıyla satış rakamları kimi zaman kitap kapaklarında anons edilecek, kimi zaman çeşitli ortamlarda defalarca hatırlatılacak, böylece ticari eylem sıcak tutulmaya çalışılacaktır.

Bu girişimler yazınsal saygınlık kazanmaya neden olur mu, olmaz mı; bilemem; fakat bu eğilimde olan yazarların hem tiraj hem de finansal açıdan zor tatmin oldukları bir gerçektir. Öte yandan onlar, Okurluk nerede başlar? sorusu yahut edebiyatın görünmez öznesi gibi ağır konularla ilgilenmezler. Bu tür sorulara yanıt arayanların büyük çoğunluğu, tiraj sözcüğünün akıllarının ucundan bile geçmeyen roman yazarlarıdır, yani okur türleri, okurun – yazarın niyeti gibi meselelere onlar yanıt arar, sorular sorup kafa yorarlar. Amaçları edebî anlamda nefes almak, tatmin olmaktır, çünkü romanları için kaleme alınan bir iki eş dost yazısı onları sevindirip umutlandırsa da yeterli gelmez, kendi kendilerini takdir edip kutlayacak çok özel bir edebiyat mahfili ya da sığınma evi oluşturmak isterler… ve o hayali mekânda -tabii ki- az önceki sorunun sorulmasına ve bu yazının yazılmasına yol açabilecek yazarlarla, düşünürlerle; örneğin Umberto Eco’yla, Roland Barthes’la, Albert Camus’yla, Wolfgang Iser’la ve diğerleriyle hoşbeş edip yol arkadaşlığı yapıp hemhal olacaklardır.

Yol arkadaşları

Benim gibi son otuz yılda zamanının büyük bir kısmını roman yazmak ve düşünmekle geçiren biri bu yazının yazılmasına neden olan soruya; tabii ki edindiği pratiklerden, roman türüne değgin okuyup derlediği bilgilerden, konuyla ilgili kotardığı metinlerin zihninde izleri saklı duran bölümlerinden yararlanarak yanıt bulmaya çalışacaktır. Dolayısıyla bu yazıyı lütfen bir tür zihinsel kolaj olarak değerlendiriniz… Öte yandan bu metin aynı zamanda sizlere yönelik bir çalışmadır, yani roman okuru diye adlandırılan kişilerle ilgili bir etüt girişimidir.

Bu girişime madem kendimden söz ederek başladım, gecikmeden şu bilgileri sizlerle hemen paylaşayım: Benim Fransa’da 50’li yılların başında akıma dönüşen Yeni Roman (Nouveau Roman) anlayışına oldukça yakın duran bir yazar olduğum bilinmektedir. Böyle olduğundan yeni bir roman yazmaya başladığımda, ilk işim, bu akımın kuramcılarından olan Jean Ricardou’nun motto bellediğim “Roman artık bir serüvenin yazılması değil, bir yazının serüvenidir” cümlesini bir köşeye not etmek olur. Bununla birlikte ansiklopedik roman denen eğilimden bir türlü uzaklaşamadığımdan; bilinen, sahici ansiklopedi maddelerinin yanı sıra kendi ürettiğim maddeleri de sırası geldiğinde, ya da imkân doğduğunda değerlendirmekten, sizlerle paylaşmaktan hiç çekinmem…

Bu söylediklerim ve diğer yönlendirici özelliklerim yazma coşkumu diri tutar, beni yeni bir şeyler söylemem için teşvik eder… Gelgelelim, her ne olursa olsun roman, benim için birkaç yıl süren uzun bir yolculuktur. Bu yolculuğu çoğunlukla sizlerden biri olan bir yol arkadaşıyla yapar, yol boyunca o kişiyle söyleşip dertleşir, kimi zaman onu üzer kimi zaman merakta bırakırım, kimi zaman ise beni anlamasını isterim.

Bu kişi gizli olmaktan da öte, bilgi alışverişi yaptığım, yolculuk boyunca yanımdan ayrılmayan, romanı birlikte kurup kotardığım yoldaşımdır, sırdaşımdır ve yardım talep ettiğim kurgulanmış kişidir. Bir terslik olmazsa 2026 yılında yayımlaması planlanan son romanımda yol arkadaşımın adı Frau Fiona’dır. Bu romanda anlatıcı olarak konumladığım kişi yazdıklarını Frau Fiona’ya iletir, düşüncelerini öğrenmek ister, yardım talep eder, bilgi paylaşır… Dünbatımı Defterleri adlı romanımda ise, bana birden fazla çok yol arkadaşı eşlik etmiştir. Bu romanımdan bir bölümü anmak ve müsaadenizle bilginize sunmak istiyorum: Anlatıcı olarak belirlediğim kişi, bir gece kendisine miras kalan evde bulduğu çok pahalı pijamayı giyer ve pijamanın sahibi olan arkadaşının hatıra defterindeki sorunlu yazıları düzenleyerek anlatısına katmaya çalışır. Şu sözler o anlatıcınındır: Muvaffak’ın çocuk cümlelerini yetkinleştirerek ben yazıyormuşçasına sizlerle paylaşacağım; böylece sırtımdaki pijamayı zorunluluk dolayısıyla sahiplenmem gibi, Muvaffak’ın yazdıklarını da giyinmiş olacağım.” Biliyor musunuz, Dünbatım Defterleri’nde o bölümün adı: Başkasının yazdıklarını giyinmek’ti!

Boşlukları doldurmak

Kısaca söyleyecek olursam, ben roman denilen o uzun yazı serüvenine gizli tutmadığım, ama mahremiyetlerine saygı gösterdiğim yol arkadaşlarıyla çıkar, metni onlarla birlikte kotarırım. Gelgelelim, romanım bitip ticari bir mal olarak raflarda yerini alınca, yani yeni bir serüven başladığında, satın alınan kitap artık benim ve yol arkadaşlarımın mülkiyetinden çıkacak, böylece onu eline alanın, yani okurun zihninde uyandırdığı sorularla yeni bir yolculuk başlayacaktır.

Hiç kuşkusuz ben, bu yeni yolculuğun Umberto Eco’nun örnek okur, Wolfang Iser’ın örtük okur dediği kişiler tarafından yapılmasını isterim, ama yazdıklarımın hangi tür okurun serüveni olduğumu öğrenmem mümkün olmayacağını da çok iyi bilirim ve Roland Barthes’ın, “Okurun doğuşu, yazarın ölümü bahasına gerçekleşmek zorundadır” sözüne öfkelensem de, her zaman olduğu gibi hak veririm.

Eco’nun, Barthes’ın adlarını andık, öyleyse biraz daha açılalım… ve özellikle Wolfang Iser’ın peşine düşelim: Alımlama Estetiği denilen kuramın öncülerinden olan bu düşünüre göre, yazınsal bir yapıt yalnızca yazarın niyetiyle değerlendirilemeyeceği gibi, metnin anlamını – içeriğini yalnızca kurulan yapıda aramak doğru olmaz. Kısacası Alımlama Estetiği okuma sürecini merkeze alan, hatırlamalarla, yorumlarla girişilen yeni bir yaratım sürecidir, yani bambaşka bir roman yolculuğunun adı olan edebiyat kuramıdır. 1960 yılların sonlarına doğru Almanya’daki Konstanz Üniversitesi’nde akıl fikir yürüten yazınsal düşünürlerin Rezeptionsästhetik adını verdiği bu estetik anlayışı Umberto Eco’nun söyledikleriyle yer yer örtüşmektedir…

Iser’ın impliziter Leser diye adlandırılan örtük okuru, Eco’nun örnek okuruyla (lettore modello’yla) hemen hemen aynı eylemi gerçekleştirip aynı sonuca ulaşır. Böylece okuma süreci boyunca girişilen eylem sonucu, metindeki ipuçları çözülebilir, ironilere yeni bakış açılarıyla yaklaşılabilir… ve tabii ki, kurgusal referanslar nedeniyle yeni bilgiler de edinilecektir. Dahası metindeki boşluklar derzlenecek, çatlaklar silikon ile örtülecektir.

Ben kendimin nasıl bir okur olduğu konusunda oldukça kararsızımdır; örtük müyüm, örnek miyim doğrusu bilemiyorum, ancak şunu çok iyi biliyorum: Ben de satın alıp değerli yazarların romanlarını okuduğumda, ilgisi olmamasına karşın başkalarını yazdıklarını giyinmiş olmanın sıkıntısını ara sıra yaşarım. Çünkü fill-ins, yani boşluk doldurma, anlam veya kelime yerleştirme bulmacası çözme sevincim, ansızın sıkıntıya dönüşmüştür. Böyle anlarda bırakın boşluk doldurmayı, romandaki kaldırıp atılacak bilgilerin yükü altında ezildiğim de olur…

Ne dediğimin anlaşılması için son okuduğum üç romandan, adlarını ve yayınevlerini belirtmeden örnek vereyim: Birinci romanda yazar şahıs kadrosunu Kınalıada’da faytona bindirip yokuş aşağı, yokuş yukarı tur attırmış. Oysa o adaya fayton tekerleklerinin değmediği kesin bilgidir. Çünkü 1972’den bu yana gidip geldiğimden o adayı çok iyi tanıyorum. Öte yandan Ermeni vatandaşlarımızın ikamet ettiği bir ada olan Kınalıada’da anlatıcı, yani faytonu dolaştıran kişi ise bir Ermeni…

İkinci roman -19. yüzyılda yaşamış biri Türk, diğeri Kürt iki ozanın- Dadaloğlu ile Evdal’ın atışıp çatışmalarını anlatan bir dönem çalışması. Kısacası Dadaloğlu’nun 1785’te, Evdal’ın 1800’de doğduğunu bilen bir metin. İşte ben bu bilgiler eşliğinde romanı ilgiyle okuyup boşluk, çatlak ararken, ansızın romana 20. yüzyıl’da 1900’lerin başında Amerika’ya göç eden Karaoğlayan sülalesi Saroyanlar diye dahil oluverir… ve ben, teveccüh de içeren bu anakronik yükü altında ezilirim… Zira şunu iyi bilirim: William Saroyan, Aram olan adını William, Karaoğlanyan olan soyadını 1930’da Saroyan yapmıştır.

Üçüncü romanda ise yazar Adana’nın sıcağını anlatırken “Evler, ağaçlar, gölgeler, tüm takım taklavat, hepsi dostudur o deli sıcağın” deyivermiş ve ben takım çantasından, alet edevattan öte başka anlamlar da içeren takım taklavat’ın doğa betimlemesinde yer almasını doğrusu yadırgamıştım.

Örnekleri çoğaltmayacağım, ama şunu söylemeden geçmek istemiyorum: Yazarların ve başkalarını yazdıklarını giyinmek zorunda kalan editörlerin, benim gibi impliziten ya da lettore modello okurları üzmeye hakları yok…. Bu arada az önce konu dışına çıkmamı, yani digression yapmamı anlayışla karşılayacağınızı umuyor, asıl konuya dönüyor; okur denen kitap alıcısı kitlenin dünyada ve Türkiye’de oluşuma kısaca göz atıyorum.

Roman okurunun oluşumu

Şurası gerçektir, okur denen kitlenin oluşması, roman denen yazınsal türün ticari bir mala, roman yazarlığının mesleğe dönüşmesiyle başlar: Bu konu hakkında, bizde pek bilinmeyen Avusturyalı yazar Manes Sperber’in söylediklerine önem verilmelidir. Sperber şu tespiti yapmıştır:

“19. yüzyıla kadar yazarın herkes için yazdığı, hiç de kendiliğinden anlaşılabilir bir durum değildi (…) 19. yüzyıldan itibaren roman yazma işine olası bir gelir kaynağı gözüyle bakılmaya başlandı, roman yazarlığı bir mesleğe dönüştü.”

Bu öyle bir dönüşümdü ki, kitlesel tüketim talebine yanıt verecek hız esaslı on, on beş genç yazı üreticisinin istihdam edildiği seri imalat yöntemiyle çalışan atölyeler kurulmuştu. Örneğin Balzac’ın da gençliğinde böyle bir atölyede çalıştığı, ünlü kılınmış girişimci yazarların okurları için roman bölümleri yazdığı bilinmeyen bir şey değil. İlk romanını 1828 yılında yayımlayan, 1850 yılında, ölene kadar 119 kitap daha kotaran Balzac’ın böyle bir yönteme başvurup vurmadığı ise meçhul.

Hiç kuşkusuz günümüzde de yapılıyor böyle çalışmalar. Örneğin Türkiye’de satış rakamları oldukça düşük olmasına karşın James Patterson, bence bir tür atölye çalışması olan ortak yazar yöntemiyle 1996’dan bu yana, yani otuz yılda en az 285 kitap üretmiştir. Kısacası her yıl kapağında James Patterson yazan 10 kitap yayınlanmıştır. Bu toplamın roman okuruna yönelik ortak yazarsız gerçekleştirildiğini düşünmek tabii ki doğru olmaz. Öte yandan Patterson müşterisi olan okuru öyle iyi tanımaktadır ki, dünyanın en zengin yazarı olduğu bile söylenebilir, zira Vikipedi’ye göre on yıllık geliri 700 milyon dolardır. İlerde fırsat bulursam- roman okurları ve reklamlar başlıklı yazıya yol vermeyi, böylece yazarların ve okurların niyetlerine bir başka bağlamda açıklık getirmeyi düşünüyorum…

Şimdi ise kısaca ülkemizde roman okurunun oluşumuna eğilelim: Bizde ilk romanın 1871 tarihli Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat olduğunu ve hemen ardından Ahmet Mithat’ın romanlarının yaygınlaşmaya başladığı düşünürsek, romanın topraklarımızda yalnızca yazınsal bir tür olarak değil, aynı zamanda ticari bir mal olarak da çarşıya çıktığı; okur, daha doğrusu o zamanlar kâri denilen müşteriler tarafından rağbet görmeye başladığı söylenebilir. Kısacası roman yazarı, yani üretici ve onun ticari ortağı olan okur, hem batıda hem de bizde 19. yüzyılda işbirliği yapmaya başlamıştır. Öte yandan roman; öykü, deneme, şiir belirlemesiyle yayımlanan diğer yazınsal çalışmalardan çok daha ticari bir maldır, çarşı – pazar – piyasa denilen finansal ortamlarla içli dışlıdır. Böyle olduğundan kimi edebiyat tarihçileri ve yazarlar, okuru, yani kitap satın alan tüketiciyi roman bağlamında sınıflandırmışlar ve neredeyse hep aynı sonuca ulaşmışlar ya da hep aynı şeyleri söylemişlerdir Örneğin Umberto Eco’ya göre, okurlar aynı seviyede yer alan statik varlıklar değildir, dolayısıyla topyekûn bütün okurları aynı konumda ele alamayız. Örneğin kimileri yalnızca öykü ve sonucu ile ilgilenir, kimileri sorgulayan, katılımcı, keşfetmeye yatkın, meraklı kişilerdir… Cemil Meriç de aynı ayrımı; kitle/lecteur ve hakiki okuyucu/liseur diye yapar. Kitle/lecteur için roman güzel zaman geçireceği bir araçtır. Hakiki okuyucu/liseur için ise edebiyat başlı başına bir amaçtır. Mustafa Nihat Özön’e gelince, Türkçede Roman adlı önemli bir çalışması bulunan bu edebiyat tarihçimiz, konuyu okur kümeleri olarak ele almış; birinci, ikinci, üçüncü sınıf okurları tanımlamıştır: Ona göre, Edebiyatı Cedide okurları birinci. Ahmet Mithat’a yönelenler ikinci, diğerleri ise, örneğin Mehcure’nin yazarı Mehmet Vecihi’yi okuyanlar üçüncü sınıf okurlardır. Bu arada Tanpınar’ın, Ahmet Mithat’ın yalnızca çarşı; yani ikinci sınıf okurlar için yazdığını söylediğini hatırlamak gerekiyor… Ama biraz insaflı davranmalı, Tanpınar’a hak vermekte acele etmemeliyiz, zira Mithat Efendi yazmaya başladığında, ne roman denilen ticari malın işlem göreceği çarşı denilen gelişmiş finansal ortam, ne de roman okuru denilebilecek oluşmuş kitle vardı. Dolayısıyla okur denilen kitap alıcılarının ya da müşterilerin Ahmet Mithat sayesinde kitleye dönüştüğü niye söylenmesin.

Ulaşılan bu nokta edebiyatı başlı başına bir amaç haline getiren hakiki okurun oluşumu bağlamında tabii ki olumlu bir gelişmeydi, çünkü böylece ikinci sınıf okurlar, birinci sınıf diye nitelenen Edebiyatı Cedide okurları ile yakınlaşmaya başlayacaktı. Bu bölümü artık şöyle bir öngörüyle bitirelim: Çok satan yazarların, yeni edebiyat okurları yetiştirmek için yaptıkları katkı tabii ki yadsınmamalı… ama düşük tirajlı olsa da edepli ve edebî metinler kotarmak için küsmeden, yılmadan mevcudu korumak adına ölümüne çabalayanlar mutlaka korunmalıdır. Zira okurlar, onların ticari ortağı değil, yol arkadaşıdır, ancak birlikte mutlu olabilirler, birlikte yükselebilirler. Bu aynı zamanda yenilenme, yeni şeyler söylemenin en kısa yoludur. Az önce ölümüne demem ise boşuna değildi, çünkü Roland Barthes’ın okurun doğuşu, yazarın ölümü yaklaşımı bağlamında bitmemiş yapıt, açık yapıt meselelerine kapı açmak istiyordum.

Niyet meseleleri ve açık yapıtlar

Sanırım artık anlaşılmıştır: Bir roman basılıp kitapçı raflarında yerini aldığı zaman, bağımsızlığını ilan eder, yazarın otoritesinden uzaklaşır; böylece onu satın alıp okuyan kişinin yorumlarına, hatta aşırı yorumlarına kapı açılmış olur. Benim gibi okuru, dertleştiği, söyleştiği bir yol arkadaşı olarak gören; yaptığı yazılı yolculukta yanından ayırmayan biri için bu katlanılması gereken bir durumudur. Ancak roman serüvenine dışarıdan dahil olan kişi ya kişiler nedeniyle, yazarın niyetinin ötesinde, bambaşka niyetlerle yeni yolculuklar başlamıştır. Barthes’ın öngördüğü anlamda değerlendirirsek, aslında yazarın ölümüyle gerçekleşen bu yolculuk; roman okurunun bir roman aracılığıyla bir tür kendini tanıma, özgürleşme, hayal kurma ve keşfetme serüvenidir. Kısaca söylenecek olursa, yeni bir üretim sürecine yol açan kültürel- düşünsel doğum eylemidir. Her okurun niyeti başka da olsa böyledir.

Bu arada tabii ki ticari ortaklık da söz konusudur… Her neyse ölüm vurgusu biraz ağır kaçmış mıdır, bilmiyorum bilemiyorum, ama bu mutsuz bir ölüm değildir: Meseleyi biraz egzajere ederek, ne kadar çok ölüm, o kadar çok doğum diye sonuca bağlayalım… ve Bilge Karasu’nun şu sözlerine altını çizerek mim koyalım:

“Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.” (1)

Aslında Bilge Karasu’nun ve Umberto Eco’nun niyet meselesine yaklaşımlarının hemen hemen aynı olduğu söylenebilir: Şöyle ki, Açık Yapıt kavramını öne süren Umberto Eco metinlerin; yoruma ve okurun katkısına açık yapılar olduklarını vurgular; ancak ona göre, boşlukları durdurmanın, metne anlam yüklemenin sınırları olması gerekir, çünkü aşırı yorum yaparak yazarın ve eserin niyetine ihanet edilmemelidir.

Umberto Eco vasıtasıyla konuşur olduğumuz Açık Yapıt kavramı tabii ki tamamlanmış romanlar için düşünülmüştür, fakat gelgelelim bir de yarım kaldıkları için – özellikle yazar vefat ettiği için- yarım kalan, dolayısıyla açık yapıta dönüşen romanlar vardır: Örneğin Camus’nün İlk Adam’ı, Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ı, biraz da Roland Barthes’ın Nova Vita’sı…

Tahsin Yücel, Albert Camus’nün, İlk Adam için aldığı notlarda, “Kitap bitmemiş olmalı,” diye yazdığına değinir… Ahmet Hamdi Tanpınar hemen hemen aynı dönemde -1957 ile 1960 arası- yazılan yarım kalan romanı Aydaki Kadın’ın 30. sayfasında bir resim için, ”Çok uğraşılmış eserin kendine mahsus bir trajiği olduğu muhakkaktı. Şimdiki haliyle bizi o yarım kalmış ihtişamlarıyla meşgul eden yarı muamma, yarı psikolojik dokunan eserlerden biriydidiyecek, birkaç satır sonra ise okuru Doktor Selim’in yarım kalmış romanı İflas ile tanıştıracaktır.

Uzatmayayım, Tanpınar’ın ve Camus’nün beklenmedik ölümleri, son romanlarını düşüncelerine uygun olarak birer bitmemiş açık yapıta dönüştürmüştür. Camus öldüğünde 47, Tanpınar 60 yaşındaydı, Roland Barthes biraz daha fazla yaşamış 65 yaşında ölmüştü; ama o da Albert Camus gibi ölümüne neden olan bir trafik kazası geçirmişti…

Evet, Barthes gerçekten ölmüş, ama ne yazık ki okurun doğuşuna neden olacak -ne bitmiş, ne de yarım kalmış- bir roman bırakmıştı. Onun Nova Vita’sı, yani Yeni Hayat adlı çalışması bir roman düşüncesiydi, yalnızca sekiz sayfalık not alma çalışmasıydı. Öte yandan Barthes’ın ölümü üzerine spekülasyonlar yapılmıştı: Kimilerine göre ölümün nedeni suikasttı. Kimilerine göre ise yazar; annesinin ölümü üzerine içine düştüğü kapkaranlık yastan, geçirdiği trafik kazasında aldığı ölümcül olmayan yaraları, yatırıldığı hastanede pasif ötanaziye dönüştürerek kurtulmuştu.

Albert Camus’nün ölümüne de suikast diyenler olmasına karşın, genel kanı trafik kazasıdır. Şöyle ki Camus, 1960 yılına ailesiyle birlikte girmiş, 4 Ocak’ta Provence’tan Paris’e dönmek üzere tren bileti almıştı. Ama arkadaşı Michel Gallimard’ın önerisine karşı koyamamış; Paris’e ünlü yayıncının çok hızlı otomobiliyle dönmeyi kabul etmişti. Zorlu bir kış yaşanıyordu, ama yollar buz tutmamıştı…fakat ne olduysa olmuş Villeblevin kasabasına ulaşıldığında Gallimard aracın kontrolünü kaybetmiş Facel Vega marka otomobil ağaca çarparak parçalanmış, Camus kaza yerinde, Gallimard ertesi gün hastanede ölmüştü… Kaza yerinde bulunan çantada ise yazarın kişisel evrakları, fotoğrafları, Nietzsche’nin Şen Bilim’i ve çeşitli kitapları, günlüğü ve üzerinde çalıştığı İlk Adam adlı el yazması vardı. 1994 yılında yayımlanan, ilk bölümü yazılmış, ikinci bölümüne başlanmış bu bitmemiş roman şöyle bir ithafla başlıyordu: Vve Camus aracılığıyla / bu romanı hiç okuyamayacak olan sanaVve Camus (3), yani Dul Camus diye ünlenen romanı okumayacağı söylenen kişi, Camus’nün ölümünün hemen ardından, altı yedi ay sonra hayata veda eden yazarın annesi Catherine Sintes Camus’ydü…

Camus’nün annesi, sağır ve dilsiz, okuma yazma bilmeyen bir kadındı, ama Camus, yarım kalan romanında annesine olan sevgisini derin bir pişmanlık içinde anlatmış; Catherine Camus’yü, bir çığlık, okumasız apaçık bir özne olarak kurgulamıştır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

(1) Adnan Tekşen’in 1985 yılında Mavera dergisinde yaptığı söyleşiden…

(2) Alıntı, 1987 yılında Adam Yayınları tarafından yayımlanan Aydaki Kadın’dan yapılmıştır.

(3) Vve = Veuve = Dul.

İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım
İbrahim Yıldırım – Roman ve öykü yazarı. 23 Şubat 1950 İstanbul doğumlu. İlk öyküsü Oluşum;mso-bidi-font-style:normal'>Varlık;mso-bidi-font-style:normal'>Günümüzde Kitaplar dergisinde "Bir Zamanlar Bir Kitap"; Cumhuriyet Kitap ve Çerçeve'de "Sarı Yapraklı Kitaplar" başlıkları altında denemeler yazdı. 1987 yılında Bir Cinayetin Ekonomisi adlı öykü kitabı yayımlandı. Aynı yıl Yaşasın Edebiyat adlı bir öykü dergisi çıkarttı. 1997'de Eylül'den Sonra adını verdiği roman üçlemesini yazmaya başladı. Bu dönemin ilk ürünü olan Kuşevi'nin Efendisi’ni 2000 yılında yayımladı. Bir yıl sonra üçlemenin ikinci romanı Yaralı Kalmak okura ulaştı. Üçlemenin üçüncü kitabı Bıçkın ve Orta Halli 2003'te yayımlandı. 2002 yılında, Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var adlı kitaba "Baudelaire Paradoksu" adlı öyküsüyle katılan İbrahim Yıldırım, çeşitli edebiyat dergilerinde deneme ve öyküler yayınlıyor. 2016 yılında Dokuzuncu Haşmet romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı ödülüne layık görüldü.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x