Daha en baştan kabul etmek gerekiyor ki, bizim ülkenin hafıza ve hafızayla barışık olma konusunda halen daha çözülememiş, kuşaklar boyu süregelen bir sıkıntısı var. Arşiv, koleksiyon, biriktirme gibi kavramlar günlük kültürün içinde bulunsa ve genellikle kıymetli bir alışkanlık olarak algılansa, hatta son yıllarda olduğu gibi zaman zaman bununla ilgili çeşitli modalar yükselse de bir başka yaygın algı da balık hafızalı bir toplum olduğumuz. Doğrusu bunu da destekleyecek sosyo-kültürel ve siyasi sayısız veri bulunuyor. Peki, neden bu çelişkili durumdayız? Bu oturmamışlığın sebebi ne?
Bu konuyla ilgili çok sık dile getirilen ‘göçebe kültüründen geliniyor olması’ bana hep tembelce ve çok da sağlam temellere dayanmayan bir sav olarak gelmiştir. Göçebelik denen olgu ile Orta Asya’dan bu topraklara gelinen kademe kademe göçme macera arasında artık ciddi bir mesafe var. Ayrıca yaz ve kış mevsimlerinde plato ve ova arasında konar göçer kırsal grupların tutumları ile yüzyıllara yayılmış bir yerleşik hayat deneyiminden geçmiş kitlelerin kendi ürettiği kültürle olan ilişkisini karşılaştırmak da doğru değil.
Mesele göçebelik değilse ne?
Yazının odağını tarihsel olarak fazla dağıtmadan günümüze gelmek gerekirse, şahsi eşyalardan ve belgelerden kitlesel üretilmiş kültür öğelerine dek saklama ve muhafaza etme duyarlılığının çok güçlü olduğu batılı ülkelerden doğuya doğru gittikçe zayıflayan bir skalada gerçekten de ortalarda olan bir ülkeyiz. Bu güdünün batı kadar kuvvetli olmasa da, bir ölçüde İran, Lübnan ve Mısır’ı hariç tutarsak, doğumuzda ve güneyimizde bulunan ülkelere göre nispeten daha iyi bir muhafaza kültürünün bulunduğunu, devletinin inatçı ve ısrarlı arşiv tutma geleneği ile halkınınki arasında ciddi bir makas olduğunu söyleyebileceğimiz ilginç bir ülkeyiz.
Aslına bakılırsa Dünyanın doğu ve güney coğrafyalarının zapt etme ve korumaya dair ilişkileri ile batı ve kuzeyin ilişkisi Batının aydınlanma çağına kadar uzun yüzyıllar boyunca kabaca paralel olarak gelişti. Doğuda Çin gibi olağanüstü derecede kaydetmeye meyilli ve matbaanın ilkel formunu kullanmış istisnaları tabii ki bir yana koyuyoruz. İtalya’da lokal olarak başlamış Rönesans akımının özellikle Gutenberg’in hareketli metal harfleri seri şekilde basabilen matbaa makinesini icadıyla elektriksel bir hızla Hristiyan ve Yahudi dünyasına yayılması, Osmanlı ve diğer İslam ülkelerinin geride kalmaları, Osmanlı’nın toplumsal eğitim ülküsü güden ve bir dinamo etkisi gösterecek kendi okumuş elitini 19. yüzyılda anca ortaya çıkarabilmesi gibi olguların, tabana dayalı bir arşivciliğin gelişiminde ‘göçebelik’ gibi bir açıklamaya göre tabii ki çok daha organik etkileri olmuştur.
Unutmayı tercih eden bir toplum ve ‘nostaljikler’
İki binli yılların başlarından İngiliz yapımı bir aile ‘sitcom’unda ailenin babası başka bir şehirde üniversiteye başlayarak evden yeni ayrılan kızının odasına ‘çökmeye’ karar verir. Orayı kendi hobileri için kullanacağı bir yere dönüştürecektir. Büyük oranda boş kalmış odada keyifle, “Burayı nasıl değerlendirebilirim?” diye düşünerek bakınırken masanın üstünde kızının bir çocukluk fotoğrafına denk gelir. Kısa bir an duraklar, duygulanır, hatta fotoğrafı öpecekmiş gibi yüzüne doğru iyice yakınlaştırır, bir iç geçirir ve aniden fotoğrafı umarsızca fırlatır, ellerini ovuşturup “Hadi bakalım, işe koyulalım” der!… Bu aile komedisi dizi bir İngiliz yapımıdır belki ama ilginç bir şekilde bizim ülkemizin kendi hafızası ve onun somut ürünleri ile ilgili yaklaşımını sembolik şekilde sahneler.
Bizdeki toplumsal tabanda, bir kişinin veya bir dönemin derin seviyede mutluluk verici veya duygusal anlamda çok damga bırakmış bir etkisi yoksa fotoğrafları dışında eşyaları pek saklanmaz. Eskiyen ve yaşlanan parçalar korunması gereken değerler ve öğeler değil, işlevini görür görmez bırakılması gereken şeylerdir.
Cumhuriyetin çok öncesinde başlamış bitmek bilmez toprak ve insan kaybı gibi bilinçaltına eğitim doktrinleriyle de işlenmiş travmatik hatıralar, sürekli kendini içinde tam hissedemediği ama geri kaldığı takdirde de iç karartıcı bir komplekse yenik düşme tehlikesini bertaraf etmeye çalışan bir modernite dürtüsü ve oturmamış eğitim politikalarının hafıza kavramını öncellememesinden dolayı toplum, yüzeysel maddi yenilenmeyi geriye her dönüp baktığında gördüğü bin bir maddi manevi sıkıntının hatırasını canlı tutmaya çok daha fazla yeğ görür.
Geçmişten neden bu kadar çabuk vazgeçiyoruz?
Kanımca yanlış bir tanımlama olsa da “muhafazakâr” olarak bilinen sağa yakın toplum kesiminin ve onun siyasi uzantılarının yıllar boyunca ‘yenilenmeyi’ öncelemekle beraber maddi ve manevi bir takım değerlerin muhafaza edilmesini çok daha sık gündeme getiren sola daha yakın kesimleri sürekli köhnelikle itham etmeleri ilginç bir olgudur. Ülkenin bir türlü dinmek bilmeyen sınıfsal disforisinin ve on yıllar boyunca bitmek bilmeyen enflasyonist ekonomisinin getirdiği biteviye kaygan taban ailelerin köklenmesine, köklenme duygusunun getirdiği kişisel, ailesel ve toplumsal öğelere sahip çıkma içgüdüsünün palazlanmasına bir türlü izin vermez.
Yeni kuşakların, “Ne kadar masumane bir dönemmiş” diye gördüğü ’60’lı ve ’70’li yılların Yeşilçam filmleri o dönemi yaşamışlar için Batı sinemasının yanında gülünç kaldığı kadar toplumun geri kalmış kesimlerini kandırmaya yönelik ya aşırı melodramatik ya da aşırı avantür öğelerle süslenen zaman kayıplarıdır. ’70’li yılları Ertem Eğilmez’in Hababam Sınıfı filmleriyle özdeşleştirmeye meyilli kesimler büyüklerine ’70’leri sorduğunda sonu gelmez seks filmlerinden ötürü sinemanın yolunu unuttuklarını, hem petrol krizi hem de ikinci Kıbrıs harekatı sonrası gelen yaptırımlardan ötürü enerji ve gıda kuyruklarını, sokakta dolaşılamaz hale gelen sağ-sol-kontrgerilla çatışmalarını hatırlarlar. Belki insan ilişkilerinin daha organik, daha samimi ve sıcak olduğu, politik mücadelenin sahici olduğu, enflasyona rağmen geçinmenin daha kolay olduğu ve günümüz hay-huyuna oranla çok daha ‘ferah’ zamanlardır ama en nihayetinde geçmişe tutunmak değil dinamik güncellik ve ülkenin ‘ilerlemişliği’ önemsenir.
Nostalji gerçekten geçmişe özlem mi?
Bu açılardan kültürel değere sahip öğelerin bulunduğu “ailesel koleksiyonlar” bizde yok denemese de nadiren görülür. Çok da şaşırtıcı olmayan bir biçimde genellikle uzun süredir aynı yerde oturan veya az sıklıkta taşınmış, nispeten sağlıklı bir maddi grafiği tutturmuş, eğitimli bireylerden oluşan aileler tarafından kıymet görürler, korunurlar ve nadiren elden çıkartılırlar.
Bu noktada özellikle bizimki gibi ülkelerde anlam kayması yaşamış olan nostalji kavramının algısı akla geliyor. Nostalji, insanların kendi geçmişine dair değişik öğelere özlem duyması ve bir süreden sonra sadece kendi anılarıyla değil dönemin fiziksel varlıkları aracılığıyla da bu duygusunu tatmin etmesi iken nostalji kavramını bizde daha çok gençlerin kullanması ve “nostalji geceleri” düzenlemeleri adet haline gelmiştir. Kendilerinin yaş olarak asla tanık olmadıkları, büyük oranda anne-baba ve efradının da fazla bahsetmediği bir döneme öykünmenin adı tezat bir şekilde nostalji olarak yaygınlaşageldi. Ama kavramsal gel-gitleri bir yana bırakırsak, nihayetinde, kendi geçmişinin hatıralarını taze tutmaya pek de meyilli bir taban olmasa da o geçmişin elek üstünde kalan değerlerini ne yapıp edip ayakta tutulmaya çalışan kısıtlı bir genç kesim var denebilir.
Ciddi bir uğraş olarak arşivcilik
’90’lı yıllardan bu yana ikinci el plak vb. müzik ürünleri başta olmak üzere değişik kültür metalarının hem Türkiye hem de Dünya çapında ticaretini ve küratörlüğünü yapmış birisi olarak arşiv kavramına değişik ülkelerin toplumlarının yaklaşımını ilginç bir inceleme sahası olarak gördüm ve yakından inceledim. Özellikle bizim gibi orta ve üst sınıflarının evrimi süregelen toplumlarda arşive verilen önem hem eğitimli orta ve üst sınıf insan sayısının artması hem de internetin yükselişiyle doğru orantılı olarak yaşandı. Eskiye ve yaşamadığı bir döneme duyduğu öykünmenin ve merakın kaynağında her bireyde farklı olabilecek öznel sebepler mutlaka var. Bazen de bir olgunun “moda” haline gelmesi gibi sabun köpüğü hevesler de arşivsel ürünlerin peşine düşenleri yönlendirebiliyor. Lakin bunu biraz daha ciddiye alan insanların çoğunu birbirine bağlayan başka hatlar da bulunuyor.
Özellikle de konu müzik olunca içinde bulunduğu güncel zamanın müziğini beğenmeyen, bunun ardında da eski üretimlerdeki samimilik ve sıcaklığı aradığını söyleyen ve hatta kendisi teknoloji alanında çalışsa bile aşırı bir hızla ilerlemiş teknolojik gelişmelere içten içe gösterdiği tepkiyi bu şekilde kanalize eden nice dostlarımız oldu. Kayıt tarihi kendisinin doğumundan eski olsa bile o müziğin o günlerdeki taze ve genç enerjisinin, bazen de kendi çocukluğunun peşinde olan ve bunun neticesinde gitgide daha çok merakını tatmin edecek ürünleri biriktiren birçok kişi bulunuyor. Kitap, film, belge ve daha birçok efemera ürünlerinin koleksiyoncuları da aynı disonansı paylaşıyor: İçinde yaşadığı zamanın birtakım değerleri ile barışık olmamak, başka bir zamana, üretimlerine, insan ilişkileri ve kültürüne özlem duymak.
Ancak biriktirmek ve arşivcilik kavramlarını da ağırlığınca ayrıştırmak lazım.
Güncel dilimizde (sadece ülkemizde değil, Dünyada da) bir avuç fiziksel kültür öğesini bulundıran herkesin dilinde “arşivim” veya “koleksiyonum” terimleri dolaşsa da bu aslında daha çok ilgi duyulan alana dair basit bir biriktirme tutumunu betimliyor. Arşivlemek ve ciddi bir koleksiyoner olmak ise üç ayağa dayanan ve uzun süreye ve emeğe dayanan bir duruş:
a) Merak sahibi olmak ve merağı besleyecek doğru bilginin peşine azimle düşmek
b) Bunu sürdürebilecek gelire sahip olmak
c) Buna yetecek zamanı ayırabilmek
Heves nerede biter, arşiv nerede başlar?
Bu üç ayaktan biri eksik olduğunda kişisel arşivler ancak heveslenilip yarıda kalmış dağınıklık öbeklerine dönüşüyor. Konuyu ciddiye alanların ve bu koşulları sağlayabilecek özellikleri haiz az sayıda kişinin gerçek arşivleri ise mini müzelere, hatta akademisyenlerin ve ciddi kurumların bile başvurduğu önemli kaynaklara dönüşüyor.
Bu açıdan bakınca son yıllarda ülkemizde sanki gelişiyormuş gibi görünen arşivcilik furyasının büyük oranda serseri mayın bir heveslenme olduğunu üzülerek belirtsek de her şeye rağmen sessiz sedasız bu mini müzeleri oluşturan az sayıda beyefendi ve hanımefendilerimiz var. Zaman akışının acımasızlığına ve sözde toplumsal belleğe önem veriyormuş gibi yapıp özde aksi yönde kürek çeken bir topluma karşı ellerinden geleni yapıyorlar.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 9 Ekim 2026’da yayımlanmıştır.



