Geçimsizlik her kişinin, her ilişkinin başına gelebilir

Geçimsiz insanları kategorikleştirmek mümkün mü? Her şartta “geçimli” bir insan olmak mümkün mü? İlişkilerde “geçinmenin” koşulları ne olmalı? Kendini ve karşındakini tanımak neden önemli? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Gerçek sorunları ortaya koymak, onların çözümleriyle uğraşmak zor; insan psikolojisi ise kolay ve kestirme yoldan giden bir tıynete sahip. Galiba bu nedenle durmaksızın dedikodu üretiyoruz, kafamız çözümden ziyade fitne fesada çalışıyor. Kim nerede, neyi, nasıl yapmış aklımız fikrimiz çoğu kere bu soruların cevabında oluyor.

Aklımız fikrimiz başkalarının yaptıkları üzerinde yoğunlaşınca dilimiz de ister istemez bu duruma ayak uyduruyor. Dedikodu, böyle bir vasatta, eğlenceli bir sosyallik görüntüsü olmaktan çıkıyor; yeşerip çoğalmak için müthiş bir fırsat yakalayan zakkuma dönüşüyor. Dedikodu, sadece dedikodu olarak kalsa iyi, bir süre sonra hakikatin yalandan ayırt edilemediği, insanın kendi yalanına bile inandığı bir tablo meydana geliyor.

Böyle bir hercümerç halinde bizi bekleyen asıl tehlike, her şeyden ve herkesten şüphelenmek, komplo teorilerinin, paranoyanın tuzağına düşmektir. Bugün “siyasi analiz” adı altında yapılan şeylere baktığımızda bile, çoğunun dedikodu ve fesat kumkumalığından, paranoyanın karanlık dehlizlerinde yürümekten başka bir şey olmadığını görüyoruz.

Psikolojik bilginin geleneksel kaynaklarının kurumuş, modern kaynaklarının ise kültür dilimize uzak oluşu yüzünden geçimsizliklerimiz bir türlü bitmek bilmiyor; mütemadiyen didişip duruyoruz.

Geçinilmesi zor insanlar

İnsanları hep kategorilere ayırmak, öyle bakmak maalesef insan zihninin en tanıdık işleyiş biçimi. En çok yaptığımız sınıflamalardan birisi de bazı insanların “geçinilmesi zor” diye tasnif edilmeleri esasına dayanıyor. Bir meslektaşımız, geçinilmesi zor insanları kendince beş kategoriye ayırıyor: 1) Esas olarak geçimli, fakat belli ortamlarda ya da ilişkilerde geçimsiz olanlar, 2) Geçinilmesi zor bazı özellikleri olanlar 3) Geçinilmesi zor olanlar 4) Geçinilmesi çok zor olanlar 5) Geçinilmesi, idare edilmesi ve başa çıkılması mümkün olmayanlar…

Elbette, bu bilimsel bir tanım değil, meslektaşımız da derdini anlatabilmek için böyle yapma gereği hissetmiş. Biz bu kategorikleştirmeyi iki nedenle önemsiyoruz.

Birincisi, psikiyatride “kişilik bozuklukları” dediğimiz tedavisi neredeyse imkânsız denilebilecek kadar zor rahatsızlıkların bu kategorilerin yalnızca 4 ve 5. maddeleri içine sokulabileceğini vurgulamaya imkân veriyor. Gerçekten de kişilik bozukluğu rahatsızlığından mustarip kimselerle bir geçinme yolu bulabilmek hepimiz için çok zor ama Allahtan bu insanlar toplumun çok ama çok az bir kısmını, yaklaşık %10’unu oluşturuyorlar. Kişilik bozuklukları geçimsizliklerin çok bilinen, çok görünen ama ancak çok az bir kısmı. Haydi söyleyelim, sanılanın aksine, çok istisnai ve toplumun neredeyse topyekün muvazenesini kaybettiği haller dışında kişilik bozukluğu olan kimselerin siyasi bir lider, (sosyopatların oluşturduğu mafiyöz çeteleşmeler, histrionik sahneleme arayışları için kümeleşmiş geçici toplaşmalar haricinde) bir topluluğun önderi olmaları mümkün değil… Aynı şekilde bu kategorikleştirmeye göre 2. ve 3. sırada bulunanların “kişilik bozuklukları” değil de “kalıplaşmış kişilik tipleri” olan kimseler olduklarını söyleyebiliriz. Sürekli mükemmeliyetçi, titiz, eleştirel, yüzü gülmez, kılı kırk yaran, felaket tellalı ve üstelik hep kendini haklı gören birisi takıntılı kişilik bozukluğu iken, bazılarımızda sadece titizlik bir özellik olarak öne çıkabilir. Kişilik bozukluğu ile kalıplaşmış kişilik özellikleri arasında bir ayrım yapılması mutlaka gerekiyor zira kişilik bozuklukları karşısında elimizden fazlaca bir şey gelmez ama kalıplaşmış kişilik özellikleriyle baş edebilmemiz için birçok şansa sahibiz.

Her daim geçimli bir insan olmak mümkün mü?

Meslektaşımızın geçimsizleri kategorikleştirmesini önemsememizin ikinci nedeni ise aslında kendisinden epeyce farklı düşünüyor oluşumuz… Belli ki meslektaşımız, insanları “geçimliler” ve “geçimsizler” diye temelde ikiye ayırıyor. Biz asıl bu ayrıma karşı çıkıyoruz. Onun “geçimsizler” kategorisinin ilk sırasına yerleştirdiği, “esas olarak geçimli, fakat belli ortamlarda ya da ilişkilerde geçimsiz olanlar” dediği kimseler bize göre “hepimiz”iz. Ayrıca her şart altında “geçimliler” diye nitelenebilecek bir insan kategorisi yok, sağlıklı her insanın mutlaka bir ilişkide itiraz edeceği hususlar, geçimsizleştiği haller olacaktır.

“Geçimsiz”leri bir an için ihmal edip her zaman herkesle geçimli olduğunu söyleyen bir insan düşünelim. Bazı insanlara kendileri ve çevreleri, yüksek uyum yetenekleri, hoşgörü ve bağışlayıcılık gibi fevkalade erdemleri nedeniyle “geçimli” sıfatından bir paye verebilir, buna bir itirazımız olamaz ama her zaman, her şart altında, herkesle geçinebilmek gibi bir özelliği taşıyan bir insanı hayal etmek de bile zorlanırız. Böyle bir insan varsa bile onun erdemlerinden ziyade, zalimliklere, haksızlıklara karşı çıkmamak, acılı insanların dertlerini çözmek için yardım etmemek gibi zaafları olan bir kimse olduğundan bahsetmek daha akla uygundur.

Eğri oturup doğru konuşalım, hepimizin kişiliğimizden kaynaklanan ve ihlal edilmeleri halinde bizi öfkelendiren, tepki vermeye zorlayan sınır çizgilerimiz var. Bu sınır çizgilerimiz aynı zamanda kimlerle hangi şartlarda geçinmeye hazır olduğumuzla ilgili sözleşme maddelerimiz. Bir ilişki, geçim sözleşmemize uygun biçimde ilerlemiyorsa, kişiliğimizin kırmızıçizgilerini zorluyorsa, beklentilerimizi karşılamıyorsa, artık biz de o ilişki için “geçimsiz” olmaya başlayabiliriz ama dikkat edin lütfen “o ilişki için…”. Hatta bu kadar güçlüklerle dolu, sözleşme ihlalleriyle yol alamayan bir ilişkiye bile gerek olmayabilir; ayrılık mukadder hale gelebilir.

Geçinmenin koşulları

Doğrusunu söylemek gerekirse, geçimlilik, geçimsizlik meselesinin genel bir başlık altında ele alınması da hatalıdır. Mutlaka geçinmenin koşulları üzerine de düşünülmeli, kiminle, ne zaman, hangi işte, hangi rolde geçinmekten bahsettiğimiz de sorgulanmalıdır.

Anneniz babanızla tam da onların istediği gibi bir evlat olarak ilişki sürdürüyorsanız, siz şüphesiz hem onların hem akrabaların ve çevrenizin gözünde “geçimli bir evlat”sınızdır. Lakin “geçimli bir evlat” olmanızın “geçimli bir eş” olacağınızla ilgili hiçbir garantisi yoktur. Evlatlık ve eşlik o kadar farklı rol tanımları gerektirir ki, bir rolü diğerinde de aynen uygulamaya kalksanız, bırakın geçimsizliği alenen komik olursunuz.

İyi evlatsınız kesin diyelim, iyi eş olduğunuzu da başta eşiniz herkes onaylıyor, haydi bu özellikleriniz “iyi ebeveyn” olmanızın koşullarını da kısmen sağlamış olsun, tüm bunlardan yola çıkıp sizin iyi bir çalışma arkadaşı, iyi bir dost olduğunuzu mutlak biçimde söylememize imkân var mı?

Mesela iş yerinize şöyle bir baksak görürüz ki, size bazıları iyi çalışma arkadaşı derken, bazıları demez; arkadaş çevrenizde her birinizin en yakın dostu, “kanki”si de farklı farklıdır. İnsan, bir yandan bir ilişkiyi biçimler ama bir yandan da her ilişkiye göre biçimlenir.

Geçimsizlik kapıya dayanırsa

Dahası var: Bazen bir ilişkide görünüşte her şey fevkalade birbirine uygun gibidir ama insan dediğimiz varlık ilk bakışta kendini ele vermeyen derinlikli psikolojik özelliklere de sahip olduğundan, bir türlü karşımızdakiyle frekanslarımız tutmaz, ortak bir ritimde hareket edemeyiz. İşte öyle zamanlarda geçimsizlik gelip kapımıza dayanmıştır ve bu frekans ve ritim sorunlarının da kaynağında muhtemelen kişilik özelliklerimizdeki farklılıklar bulunur.

İlişkilerdeki geçimsizliklere bazen akıl sır ermez, her şey yolunda giderken birden tepetaklak oluverir; tıpkı akıl sır ermeyen, hiçbir etkene temel kusur yüklenemeyen trafik kazaları olduğu gibi.

Tabii bu arada, geçimsizliğin bir ilişkinin varlığı ve sürdürüldüğü şartlarda gündeme gelen bir kavram olduğunu da hatırımızda tutmalıyız. Bir ilişki başlamamışsa, ilerlemeyip sönmüşse ya da geçimsizliğin bir aşamasında bitmiş, ayrılık olmuşsa artık orada geçimsizlikten bahsedemeyiz. Evli evine, köylü köyüne gitmiş, insan ilişkisi sonlanmıştır.

Kendini ve karşındakini tanımak

Kişiliklerimizin ve kişilik çatışmalarının nasıl oluştuğuyla ilgili psikolojik bilimlerden sağlanan bilgileri bir araya getirdiğimizde, geçimsizliği hepimizin başına gelebilecek bir insanlık hali dolayısıyla da kendimizi bazı koşullarda geçimsiz olabilecek birisi olarak görmek en uygunu gibi görünüyor. Bu durumda her insan ilişkisi bize nedense yaşayıp giderken ihmal ettiğimiz ama aslında mecbur olduğumuz bir görev dayatıyor: Kendinizi ve karşınızdakini tanımak…

Karşımızdakini tanıdığımız konusunda önyargılarla doluyuz. Çoğumuz karşımızdaki insanı yakından tanıdığımızı, çok iyi bildiğimizi düşünüyoruz ama bu bilgilerin içeriğine baktığımızda önyargılardan başka bir şey göremiyoruz. Bu önyargıları kaldırırsak o kişinin nasıl bir insan olduğu hakkında aslında pek işe yarar bir bilgimiz olmadığı ortaya çıkıyor. Gerçekten de dünyadaki en zor konulardan birisi, bir insanı tanımak. Bu yüzden kişilik özellikleri, insanları nasıl tanıyabileceğimiz, birbirimizle nasıl, hangi konularda anlaşabileceğimiz konularında birçok araştırmacı kafa patlatıyor.

Karşımızdaki insanın kişiliği hakkındaki bilgilerimizin bir önyargı yığınından ibaret olup olmadığının iyi bir ölçütü var, bu ölçütü göz önünde bulundurarak düşünmeye başlarsak gerçeğe daha yakınız demektir. Bu ölçüt, karşımızdaki insan hakkında konuşmadan önce, kendi kişilik özelliklerimizi masaya yatırmak, çevremizdeki insanların bizi nasıl gördüğüyle, bizim kendimizi nasıl gördüğümüz arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri gözden geçirmek… Yani dönüp dolaşıp yüzyıllar öncesine uzanan, bilge insanların hep söyleyip durdukları sözün gerçekliği önünde saygıyla eğiliyoruz: “Kendini tanı!” Kendimizle, kişiliğimizle ilgili, “Ne muhteşem, eşi benzeri bulunmaz, özel bir insan” (!) olmamız dışında söyleyecek üç cümle bulamıyorsak, kimse hakkında konuşmamalı, susmayı tercih etmeliyiz. Aksi halde kolayca halledebileceğimiz sorun alanlarında bile geçimsizlikler kaçınılmaz olacaktır.

Kendimizi tanımalı, nefsimizin olgunlaşmanın hangi mertebesinde olduğunu bilmeliyiz. İnsan ilişkisinde her işin başı budur. İyi ama kendimizi nasıl tanıyacağız? Ya geleneksel yolla ya da modern psikolojik bilimlerin bilgisiyle. Geleneksel yolun günümüzdeki halini tartışmak bizim boyumuzu aşar ama modern psikolojik bilginin kültür dilimize uyarlanması konusunda pekiyi durumda olmadığımızı hemen söyleyebiliriz. Evde, işte, siyasal yaşamda, zihniyet dünyamızdaki geçimsizlikler üzerine düşünürken psikolojik bilgiyi de hesaba katmak durumundayız ama ne yazık ki bu bilgiden de epey uzağız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 17 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

Geçimsizlik her kişinin, her ilişkinin başına gelebilir

Geçimsiz insanları kategorikleştirmek mümkün mü? Her şartta “geçimli” bir insan olmak mümkün mü? İlişkilerde “geçinmenin” koşulları ne olmalı? Kendini ve karşındakini tanımak neden önemli? Prof. Dr. Erol Göka yazdı.

Gerçek sorunları ortaya koymak, onların çözümleriyle uğraşmak zor; insan psikolojisi ise kolay ve kestirme yoldan giden bir tıynete sahip. Galiba bu nedenle durmaksızın dedikodu üretiyoruz, kafamız çözümden ziyade fitne fesada çalışıyor. Kim nerede, neyi, nasıl yapmış aklımız fikrimiz çoğu kere bu soruların cevabında oluyor.

Aklımız fikrimiz başkalarının yaptıkları üzerinde yoğunlaşınca dilimiz de ister istemez bu duruma ayak uyduruyor. Dedikodu, böyle bir vasatta, eğlenceli bir sosyallik görüntüsü olmaktan çıkıyor; yeşerip çoğalmak için müthiş bir fırsat yakalayan zakkuma dönüşüyor. Dedikodu, sadece dedikodu olarak kalsa iyi, bir süre sonra hakikatin yalandan ayırt edilemediği, insanın kendi yalanına bile inandığı bir tablo meydana geliyor.

Böyle bir hercümerç halinde bizi bekleyen asıl tehlike, her şeyden ve herkesten şüphelenmek, komplo teorilerinin, paranoyanın tuzağına düşmektir. Bugün “siyasi analiz” adı altında yapılan şeylere baktığımızda bile, çoğunun dedikodu ve fesat kumkumalığından, paranoyanın karanlık dehlizlerinde yürümekten başka bir şey olmadığını görüyoruz.

Psikolojik bilginin geleneksel kaynaklarının kurumuş, modern kaynaklarının ise kültür dilimize uzak oluşu yüzünden geçimsizliklerimiz bir türlü bitmek bilmiyor; mütemadiyen didişip duruyoruz.

Geçinilmesi zor insanlar

İnsanları hep kategorilere ayırmak, öyle bakmak maalesef insan zihninin en tanıdık işleyiş biçimi. En çok yaptığımız sınıflamalardan birisi de bazı insanların “geçinilmesi zor” diye tasnif edilmeleri esasına dayanıyor. Bir meslektaşımız, geçinilmesi zor insanları kendince beş kategoriye ayırıyor: 1) Esas olarak geçimli, fakat belli ortamlarda ya da ilişkilerde geçimsiz olanlar, 2) Geçinilmesi zor bazı özellikleri olanlar 3) Geçinilmesi zor olanlar 4) Geçinilmesi çok zor olanlar 5) Geçinilmesi, idare edilmesi ve başa çıkılması mümkün olmayanlar…

Elbette, bu bilimsel bir tanım değil, meslektaşımız da derdini anlatabilmek için böyle yapma gereği hissetmiş. Biz bu kategorikleştirmeyi iki nedenle önemsiyoruz.

Birincisi, psikiyatride “kişilik bozuklukları” dediğimiz tedavisi neredeyse imkânsız denilebilecek kadar zor rahatsızlıkların bu kategorilerin yalnızca 4 ve 5. maddeleri içine sokulabileceğini vurgulamaya imkân veriyor. Gerçekten de kişilik bozukluğu rahatsızlığından mustarip kimselerle bir geçinme yolu bulabilmek hepimiz için çok zor ama Allahtan bu insanlar toplumun çok ama çok az bir kısmını, yaklaşık %10’unu oluşturuyorlar. Kişilik bozuklukları geçimsizliklerin çok bilinen, çok görünen ama ancak çok az bir kısmı. Haydi söyleyelim, sanılanın aksine, çok istisnai ve toplumun neredeyse topyekün muvazenesini kaybettiği haller dışında kişilik bozukluğu olan kimselerin siyasi bir lider, (sosyopatların oluşturduğu mafiyöz çeteleşmeler, histrionik sahneleme arayışları için kümeleşmiş geçici toplaşmalar haricinde) bir topluluğun önderi olmaları mümkün değil… Aynı şekilde bu kategorikleştirmeye göre 2. ve 3. sırada bulunanların “kişilik bozuklukları” değil de “kalıplaşmış kişilik tipleri” olan kimseler olduklarını söyleyebiliriz. Sürekli mükemmeliyetçi, titiz, eleştirel, yüzü gülmez, kılı kırk yaran, felaket tellalı ve üstelik hep kendini haklı gören birisi takıntılı kişilik bozukluğu iken, bazılarımızda sadece titizlik bir özellik olarak öne çıkabilir. Kişilik bozukluğu ile kalıplaşmış kişilik özellikleri arasında bir ayrım yapılması mutlaka gerekiyor zira kişilik bozuklukları karşısında elimizden fazlaca bir şey gelmez ama kalıplaşmış kişilik özellikleriyle baş edebilmemiz için birçok şansa sahibiz.

Her daim geçimli bir insan olmak mümkün mü?

Meslektaşımızın geçimsizleri kategorikleştirmesini önemsememizin ikinci nedeni ise aslında kendisinden epeyce farklı düşünüyor oluşumuz… Belli ki meslektaşımız, insanları “geçimliler” ve “geçimsizler” diye temelde ikiye ayırıyor. Biz asıl bu ayrıma karşı çıkıyoruz. Onun “geçimsizler” kategorisinin ilk sırasına yerleştirdiği, “esas olarak geçimli, fakat belli ortamlarda ya da ilişkilerde geçimsiz olanlar” dediği kimseler bize göre “hepimiz”iz. Ayrıca her şart altında “geçimliler” diye nitelenebilecek bir insan kategorisi yok, sağlıklı her insanın mutlaka bir ilişkide itiraz edeceği hususlar, geçimsizleştiği haller olacaktır.

“Geçimsiz”leri bir an için ihmal edip her zaman herkesle geçimli olduğunu söyleyen bir insan düşünelim. Bazı insanlara kendileri ve çevreleri, yüksek uyum yetenekleri, hoşgörü ve bağışlayıcılık gibi fevkalade erdemleri nedeniyle “geçimli” sıfatından bir paye verebilir, buna bir itirazımız olamaz ama her zaman, her şart altında, herkesle geçinebilmek gibi bir özelliği taşıyan bir insanı hayal etmek de bile zorlanırız. Böyle bir insan varsa bile onun erdemlerinden ziyade, zalimliklere, haksızlıklara karşı çıkmamak, acılı insanların dertlerini çözmek için yardım etmemek gibi zaafları olan bir kimse olduğundan bahsetmek daha akla uygundur.

Eğri oturup doğru konuşalım, hepimizin kişiliğimizden kaynaklanan ve ihlal edilmeleri halinde bizi öfkelendiren, tepki vermeye zorlayan sınır çizgilerimiz var. Bu sınır çizgilerimiz aynı zamanda kimlerle hangi şartlarda geçinmeye hazır olduğumuzla ilgili sözleşme maddelerimiz. Bir ilişki, geçim sözleşmemize uygun biçimde ilerlemiyorsa, kişiliğimizin kırmızıçizgilerini zorluyorsa, beklentilerimizi karşılamıyorsa, artık biz de o ilişki için “geçimsiz” olmaya başlayabiliriz ama dikkat edin lütfen “o ilişki için…”. Hatta bu kadar güçlüklerle dolu, sözleşme ihlalleriyle yol alamayan bir ilişkiye bile gerek olmayabilir; ayrılık mukadder hale gelebilir.

Geçinmenin koşulları

Doğrusunu söylemek gerekirse, geçimlilik, geçimsizlik meselesinin genel bir başlık altında ele alınması da hatalıdır. Mutlaka geçinmenin koşulları üzerine de düşünülmeli, kiminle, ne zaman, hangi işte, hangi rolde geçinmekten bahsettiğimiz de sorgulanmalıdır.

Anneniz babanızla tam da onların istediği gibi bir evlat olarak ilişki sürdürüyorsanız, siz şüphesiz hem onların hem akrabaların ve çevrenizin gözünde “geçimli bir evlat”sınızdır. Lakin “geçimli bir evlat” olmanızın “geçimli bir eş” olacağınızla ilgili hiçbir garantisi yoktur. Evlatlık ve eşlik o kadar farklı rol tanımları gerektirir ki, bir rolü diğerinde de aynen uygulamaya kalksanız, bırakın geçimsizliği alenen komik olursunuz.

İyi evlatsınız kesin diyelim, iyi eş olduğunuzu da başta eşiniz herkes onaylıyor, haydi bu özellikleriniz “iyi ebeveyn” olmanızın koşullarını da kısmen sağlamış olsun, tüm bunlardan yola çıkıp sizin iyi bir çalışma arkadaşı, iyi bir dost olduğunuzu mutlak biçimde söylememize imkân var mı?

Mesela iş yerinize şöyle bir baksak görürüz ki, size bazıları iyi çalışma arkadaşı derken, bazıları demez; arkadaş çevrenizde her birinizin en yakın dostu, “kanki”si de farklı farklıdır. İnsan, bir yandan bir ilişkiyi biçimler ama bir yandan da her ilişkiye göre biçimlenir.

Geçimsizlik kapıya dayanırsa

Dahası var: Bazen bir ilişkide görünüşte her şey fevkalade birbirine uygun gibidir ama insan dediğimiz varlık ilk bakışta kendini ele vermeyen derinlikli psikolojik özelliklere de sahip olduğundan, bir türlü karşımızdakiyle frekanslarımız tutmaz, ortak bir ritimde hareket edemeyiz. İşte öyle zamanlarda geçimsizlik gelip kapımıza dayanmıştır ve bu frekans ve ritim sorunlarının da kaynağında muhtemelen kişilik özelliklerimizdeki farklılıklar bulunur.

İlişkilerdeki geçimsizliklere bazen akıl sır ermez, her şey yolunda giderken birden tepetaklak oluverir; tıpkı akıl sır ermeyen, hiçbir etkene temel kusur yüklenemeyen trafik kazaları olduğu gibi.

Tabii bu arada, geçimsizliğin bir ilişkinin varlığı ve sürdürüldüğü şartlarda gündeme gelen bir kavram olduğunu da hatırımızda tutmalıyız. Bir ilişki başlamamışsa, ilerlemeyip sönmüşse ya da geçimsizliğin bir aşamasında bitmiş, ayrılık olmuşsa artık orada geçimsizlikten bahsedemeyiz. Evli evine, köylü köyüne gitmiş, insan ilişkisi sonlanmıştır.

Kendini ve karşındakini tanımak

Kişiliklerimizin ve kişilik çatışmalarının nasıl oluştuğuyla ilgili psikolojik bilimlerden sağlanan bilgileri bir araya getirdiğimizde, geçimsizliği hepimizin başına gelebilecek bir insanlık hali dolayısıyla da kendimizi bazı koşullarda geçimsiz olabilecek birisi olarak görmek en uygunu gibi görünüyor. Bu durumda her insan ilişkisi bize nedense yaşayıp giderken ihmal ettiğimiz ama aslında mecbur olduğumuz bir görev dayatıyor: Kendinizi ve karşınızdakini tanımak…

Karşımızdakini tanıdığımız konusunda önyargılarla doluyuz. Çoğumuz karşımızdaki insanı yakından tanıdığımızı, çok iyi bildiğimizi düşünüyoruz ama bu bilgilerin içeriğine baktığımızda önyargılardan başka bir şey göremiyoruz. Bu önyargıları kaldırırsak o kişinin nasıl bir insan olduğu hakkında aslında pek işe yarar bir bilgimiz olmadığı ortaya çıkıyor. Gerçekten de dünyadaki en zor konulardan birisi, bir insanı tanımak. Bu yüzden kişilik özellikleri, insanları nasıl tanıyabileceğimiz, birbirimizle nasıl, hangi konularda anlaşabileceğimiz konularında birçok araştırmacı kafa patlatıyor.

Karşımızdaki insanın kişiliği hakkındaki bilgilerimizin bir önyargı yığınından ibaret olup olmadığının iyi bir ölçütü var, bu ölçütü göz önünde bulundurarak düşünmeye başlarsak gerçeğe daha yakınız demektir. Bu ölçüt, karşımızdaki insan hakkında konuşmadan önce, kendi kişilik özelliklerimizi masaya yatırmak, çevremizdeki insanların bizi nasıl gördüğüyle, bizim kendimizi nasıl gördüğümüz arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri gözden geçirmek… Yani dönüp dolaşıp yüzyıllar öncesine uzanan, bilge insanların hep söyleyip durdukları sözün gerçekliği önünde saygıyla eğiliyoruz: “Kendini tanı!” Kendimizle, kişiliğimizle ilgili, “Ne muhteşem, eşi benzeri bulunmaz, özel bir insan” (!) olmamız dışında söyleyecek üç cümle bulamıyorsak, kimse hakkında konuşmamalı, susmayı tercih etmeliyiz. Aksi halde kolayca halledebileceğimiz sorun alanlarında bile geçimsizlikler kaçınılmaz olacaktır.

Kendimizi tanımalı, nefsimizin olgunlaşmanın hangi mertebesinde olduğunu bilmeliyiz. İnsan ilişkisinde her işin başı budur. İyi ama kendimizi nasıl tanıyacağız? Ya geleneksel yolla ya da modern psikolojik bilimlerin bilgisiyle. Geleneksel yolun günümüzdeki halini tartışmak bizim boyumuzu aşar ama modern psikolojik bilginin kültür dilimize uyarlanması konusunda pekiyi durumda olmadığımızı hemen söyleyebiliriz. Evde, işte, siyasal yaşamda, zihniyet dünyamızdaki geçimsizlikler üzerine düşünürken psikolojik bilgiyi de hesaba katmak durumundayız ama ne yazık ki bu bilgiden de epey uzağız.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 17 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Erol Göka
Erol Göka
Prof. Dr. Erol Göka - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi'nde "Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu" olarak görevli. Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. “Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları”, "Hayatın Anlamı Var Mı?", “Yalnızlık ve Umut” ve "Kalpten" psikiyatriye bakışındaki özgün varoluşçu-dinamik çerçeveyi ortaya koymaktadır. “Türk Grup Davranışı” kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya 2008 yılında, Türk Ocakları tarafından “ilmi çalışmalarıyla Türk milletinin ufkunu açan eserler ortaya koyması” dolayısıyla, “Ziya Gökalp/ Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı” verilmiştir. Erol Göka, 2020 yılında ise, kültür ve sanat hayatına uzun süreli katkıları nedeniyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Üstün Hizmet Ödülü”nü almaya hak kazanmıştır.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x