Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi becerisi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi maneviyatla nispeten daha barışık modern psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın “fıtrat” denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psikolojiden baktığımızda durum biraz daha karışıyor. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tutmak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algılayabilmektir. Sevebilmek için kendimizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolojiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisi, doğal ve doğuştan değildir, insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermez. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi buluğ çağındaki gelişimin ve hormonal baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bilgimiz bize sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına alınmasıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek ilişkisinden köken aldığını söylüyor. Eğer sağlam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliştirilebiliyor sevme becerisi ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerektiğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.
Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgulamayan psikolojik bakış sahibi kimse yok. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, “Ruh sağlığının ölçütü nedir?” diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden “sevmek ve çalışmak” demiş, ancak sevmenin insanda nasıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamış.
İnsanlaşmanın ilk adımı nerede atılır?
İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıların yavrularından birçok açıdan daha farklı. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda insan olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlıların yavruları neredeyse doğduğu andan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak yaptıkları fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler. Örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaratılışı gereği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösteriyor ve ayakları üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe kadar bağımlılık ihtiyacı devam ediyor. Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak bağımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilenmezse hayatta kalamaz. İşte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud’un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış noktası burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek nasıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır, yetişkin bir insan olur? Tüm psikanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.
Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, insanın en mucizevî yeteneği. Ama ne ki, bebek doğduğunda henüz konuşamamakta, “Şunu istiyorum” diyememektedir. O halde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durum. Psikoloji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hipotez geliştirir.
Bebeğin zihninde neler olup bittiğini nasıl bilebiliriz?
Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud’un öğrencisi olan Melanie Klein’a ait. Klein diyor ki, insan yavrusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını… Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır; bu da annesinin memesindeki süttür, tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendinde olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandırıyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu ‘haset’tir. Bebek, onda olmayan bir şeye –anne sütüne- muhtaçtır, annesi de bu ihtiyaç duyduğu şeyden ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.
Elbette böyle bir teori, “anne sevgisi”yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, “Yok canım, kimse annesine haset etmez” diye düşünülecektir. Bunu ancak “Bizde olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?” sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koyduğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır. Klein’a göre temel, ilksel (primordial) duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygudur, yani eksik bir varlık olarak doğduğundan bebeğin hissetmiş olduğu hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başarmalı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.
Bebek hasetten güvene nasıl geçer?
Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da “yeterince iyi annelik” özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine bakımı üstelenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşünmediğini, zaman zaman “yemek yanıyor” diye emziremese de, her çağırdığında yanına gelemese de bebeğinin varlığını her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı değiştirilmediğinde, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklığını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevmeye başlar, hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalmaya katlanabilir.
Sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa anlatmaya çalıştığımız gibi, sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmiyor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein’a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde nüve halinde var. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin ediyor. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur; anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinden nasıl sevginin serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldıran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun hayal kırıklığını gidererek bebeğin hasedini sevgisiyle tamir eder, ona sevgiyi öğretir. Hasedin tamircisi sevgidir.
Haset sevgiyi nasıl köreltiyor?
Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, tamahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, “yeterince iyi annelik” yaptığında, bebekteki varoluşsal hasedi tamir edebildiğinde, bebeğe açgözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmaktan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasede karşı şükran duygusuyla dolduracak “yeterince iyi anne” özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elinden geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlülükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmeyi bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlıklı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerilerinin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişimini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir, hatta kaybolup gidebilir.
Klein’ın teorisinde, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasedin içinde değerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruzdur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.
Aşk sandığımız şey tamahkârlık olabilir mi?
Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söylemiştik. Şimdi bu anlattıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka istediğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. Tamahkâr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sahip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, hasedi onarılmamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiyle, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygulayarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır. Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeriğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, “ya benimsin ya toprağın” diyen birisinin aşkla ilişkisi olamaz. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökletip kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamahkârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın mihenk taşında sınamalı, konuştuğu şeyin tamahkâr değil, gerçekten “aşk” olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandığımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar olduğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sevme becerisi üzerinde biraz daha duracağız.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 26 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.



