Sabah çok erken bir saatte İstanbul’da Bahçelievler metrobüs durağına gitmiştim. Esenyurt Göç İdaresi’nde sabah sekizde randevum vardı. İstanbul trafiğine kalmamak ve resmî bir randevuyu kaçırmamak için henüz gün tam aydınlanmadan yola çıkmıştım. Bana göre hâlâ geceydi. O saatte dışarıda ancak benim gibi acil işi, randevusu veya bürokratik telaşı olan insanların bulunacağını düşünüyordum.
Fakat birkaç durak sonra metrobüs hızla kalabalıklaştı. İnsanlar peş peşe biniyor, tutunacak yer arıyor, birbirine çarpmamaya çalışıyor, bir yandan da işe yetişmenin telaşını taşıyordu. Yüzler yorgundu. Bazılarının gözleri uykusuzluktan şişmişti. Koltuk bulabilenler hemen uykuya dalıyor, ayakta kalanlar yarı uykulu bir halde demirlere tutunuyor veya telefon ekranına bakıyordu. O sabah beni asıl sarsan şey kalabalık değil, kalabalığın içindeki yorgunluktu.
Kendi kendime şu soruyu sordum: Bu insanlar ne zaman yaşıyor?
Bir insan gün doğmadan evden çıkıyor, uzun bir yolculukla işe gidiyor, akşam yine aynı kalabalığın içinde eve dönüyor ve gününün en canlı saatlerini ev ile iş arasındaki hatta tüketiyorsa, buna gerçekten gelişmiş şehir hayatı diyebilir miyiz? Modern şehir yalnızca insanı bir yerden bir yere taşımıyor. İnsanın zamanını, uykusunu, bedenini, dikkatini ve iç dünyasını da düzenliyor. Şehir büyüdükçe insanın hayat alanı genişlemiyor; bazen tam tersine, ev ile iş arasındaki dar bir hatta sıkışıyor.
Bu sadece İstanbul’un meselesi değil. Hatta yalnızca gelişmekte olan ülkelerin meselesi hiç değil. Modern şehirleşmenin insani bedelini anlamak için bazen İstanbul’a değil, Tokyo’ya bakmak gerekir.
Japonya örneği ve modern şehirleşmenin insani bedeli
Sabahın erken saatlerinde Tokyo metrosunu düşünelim. Her şey neredeyse kusursuz işler. Tren dakikasında gelir. İnsanlar sıraya girer. Kimse yüksek sesle konuşmaz. Telefonlar sessizdedir. Kalabalık büyüktür, fakat düzen bozulmaz. İnsanlar birbirine çok yakındır; bazen omuz omuza, bazen nefes nefese aynı vagonda dururlar. Fakat bu fiziksel yakınlığın içinde derin bir sosyal mesafe vardır. Herkes birbirinin yanında, ama çoğu kimsenin hayatında değildir.
Tokyo’nun sabah metrosu modern şehrin en çarpıcı sahnelerinden biridir. Kalabalık vardır, ama sohbet yoktur. Disiplin vardır ama sıcaklık azdır. Hız vardır ama temas yoktur. İnsanlar aynı ritmin içinde hareket eder, fakat bu ortak ritim her zaman ortak hayat üretmez.
İstanbul metrosunda veya metrobüsünde de benzer bir duygu hissedilir. Şehrin iki yakası arasında, işe ve okula yetişmeye çalışan binlerce insan aynı yorgunluğu taşır. Fakat bu ortak yorgunluk çoğu zaman ortak bir dile dönüşmez. Birinin yüzündeki uykusuzluk, diğerinin omzundaki yük, bir başkasının sessiz kaygısı kalabalığın içinde görünmez olur.
Tokyo, Seul, Londra, Singapur veya Dubai gibi şehirler bize önemli bir şey gösteriyor: Sorun yalnızca altyapı eksikliği, trafik veya plansız büyüme değildir. Sorun, modern şehirlerin insanı giderek daha hızlı, daha verimli, daha bağımsız ama aynı zamanda daha yalnız hale getirmesidir. Bir şehir çok düzenli olabilir, ulaşımı çok gelişmiş olabilir, binaları çok yüksek olabilir. Fakat insanın başkasını fark etme kabiliyeti zayıflıyorsa, o şehir insani bakımdan hâlâ eksik kalır.
Japonya örneği bu yüzden önemlidir. Japonya uzun süre disiplin, çalışma ahlakı, dakiklik, üretkenlik ve şehir düzeniyle birlikte düşünüldü. Fakat aynı modernleşme tecrübesinin içinde aşırı çalışma, sosyal çekilme ve yalnız ölüm gibi meseleler de tartışıldı. “Karoshi” denilen aşırı çalışmaya bağlı ölüm meselesi, bize gelişmenin yalnızca ekonomik verimlilikle ölçülemeyeceğini hatırlatır. Bir toplum çok çalışabilir, çok üretebilir, çok düzenli olabilir. Fakat insanın dinlenme, ilişki kurma, aileyle vakit geçirme ve komşusunu fark etme kabiliyeti zayıflıyorsa, orada gelişmenin insani bedelini de konuşmak gerekir.
Geçtiğimiz yıllarda Japonya’da basına yansıyan acı bir haber de bu soruyu yeniden düşündürdü. Yurt dışından eğitim için Japonya’ya giden genç bir öğrencinin yalnızlık, maddi zorluk, depresyon ve yetersiz beslenme içinde hayatını kaybettiği yazıldı. Komşularının onu günlerce görmediği, bazılarının kapısına yiyecek bıraktığı, fakat onun kapıyı açamayacak kadar güçsüz kaldığı aktarıldı. Bu tekil hikâyeyi bütün bir topluma yüklemek doğru olmaz. Japonya’yı bir sorun sembolü haline getirmek de adil değildir. Fakat böyle bir hikâye, modern şehir hayatı üzerine daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Bir insan kalabalık bir şehirde, düzenli bir toplumda, apartmanların ve kurumların arasında nasıl bu kadar sessizce kaybolabilir?
İlişki biçimlerimizi şekillendiren binalar, mahalleler
O sabah metrobüste gördüğüm yorgun yüzler bana yıllar önce bir sosyoloji dersinde Prof. Heba Raouf Ezzat’ın anlattıklarını da hatırlattı. Modern şehir yapısının insan ilişkilerini nasıl değiştirdiğinden bahsetmişti. Yüksek binalar, düz yollar, dikdörtgen bloklar, asansörler ve kapalı apartman koridorları yalnızca mimari tercihler değildir. Bunlar aynı zamanda insanın başkasıyla karşılaşma biçimini de belirler.
Eski mahallede insan kapının önünde, sokakta, çeşme başında, bakkalda, cami çıkışında, pazarda veya komşu ziyaretinde karşılaşırdı. Modern apartmanda ise karşılaşma çoğu zaman asansöre sıkışır. İki komşu yan yana durur. Biri “günaydın” der, diğeri başıyla selam verir. Sonra ikisi de ya telefona bakar ya zemine ya da asansör kapısındaki sayılara. Aynı binada yaşarlar, ama aynı hayatı paylaşmazlar.
Mekân yalnızca içinde yaşadığımız bir zemin değildir. İlişki biçimlerimizi de şekillendirir. İnsanın komşusuyla ilişkisi yalnızca ahlaki niyetle değil, yaşadığı mekânın biçimiyle de kurulur. Eğer şehir insanı sürekli hızlandırıyor, apartman onu kapısının ardına çekiyor, site dışarıyı tehlike içeriyi güvenlik olarak kuruyor ve teknoloji her ihtiyacı insansız şekilde karşılıyorsa, komşuluk sadece ahlaki bir eksiklik yüzünden zayıflamaz. Hayatın düzeni de komşuluğu zayıflatır.
Eski mahalleyi bütünüyle romantize etmek doğru değildir. Mahalle hayatı her zaman huzurlu, adil ve özgürlükçü değildi. Bazen baskıcıydı. Bazen dedikodu üretirdi. Bazen insanın özel hayatına fazla müdahale ederdi. Herkesin herkesi bilmesi her zaman güzel bir şey değildi.
Fakat yine de mahalle hayatının güçlü bir tarafı vardı: İnsanlar birbirinden haberdardı. Kimin hasta olduğu bilinirdi. Kimin evinde cenaze olduğu duyulurdu. Kimin çocuğu sınava hazırlanıyor, kimin oğlu askerden dönüyor, kimin evinde maddi sıkıntı var, kimin yalnız kaldığı fark edilirdi. Mahalle sadece evlerin yan yana dizildiği bir mekân değildi. Bir tür sosyal hafızaydı.
Bugün ise birçok modern apartmanda insanlar aynı binada yıllarca yaşayıp birbirinin adını öğrenmeden taşınabiliyor. Aynı asansöre biniyorlar, aynı otoparkı kullanıyorlar, aynı güvenlik görevlisine selam veriyorlar, fakat birbirlerinin hayatına temas etmiyorlar. Kapılar daha sağlam, kameralar daha yaygın, güvenlik daha görünür. Ama insan ilişkisi daha zayıf.
Modern şehirler ve site hayatı
Modern şehirlerde en dikkat çekici dönüşümlerden biri “site” hayatıdır. Site bize güvenlik, otopark, düzen, temizlik, çocuk parkı ve kontrollü giriş vaat eder. Bunlar küçümsenecek şeyler değildir. Özellikle büyük şehirlerde güvenli ve düzenli bir yaşam alanı arayışı anlaşılabilir. Fakat site hayatının görünmeyen bir tarafı daha vardır: Dışarıyı tehlike, içeriyi güvenlik olarak kurar.
Bu ayrım zamanla insan ilişkilerini de etkiler. Komşuluk artık kendiliğinden oluşan bir ilişki olmaktan çıkar, yönetim toplantılarına, aidat tartışmalarına ve asansörde kısa selamlara sıkışır. Çocukların sokakta büyüdüğü, yaşlıların kapı önünde oturduğu, esnafın mahalleyi tanıdığı eski düzen yerini kontrollü ama soğuk bir düzene bırakır.
Bu yeni düzende insanın hayatı kolaylaşır, fakat sosyal duyarlılığı zayıflayabilir. Eve girerken kart kullanırız, kapıyı şifreyle açarız, kargomuzu güvenlikten alırız, market siparişini uygulamayla veririz. Her şey daha hızlı ve pratik olur. Fakat bu pratiklik içinde insan, insana daha az ihtiyaç duyar hale gelir. İnsana daha az ihtiyaç duydukça, insanı daha az fark eder.
Modern hayatın belki de en derin paradoksu budur. Teknoloji bizi birbirimize bağladığını söyler. Fakat gündelik hayatta bizi birbirimizden bağımsızlaştırır. Bağımsızlık özgürlük getirebilir. Ama bazen yalnızlık da getirir.
Toplu taşıma araçları ve şehirlerin ruhu
Toplu taşıma araçları şehirlerin ruhunu anlamak için çok şey söyler. İstanbul metrosunda veya metrobüste çoğu zaman sessizlik hâkimdir. Bu sessizlik bazen saygıdır, bazen yorgunluk, bazen de birbirine karışmama kültürü. Herkes kendi ekranına, kendi kulaklığına, kendi düşüncesine çekilir.
Tasavvuf geleneğinde “halvet der-encümen” diye bir kavram vardır: Halkın içinde, kalben başka bir dikkat hâlinde bulunmak. Bu kavram aslında modern şehirde yaşadığımız yalnızlıktan farklı bir şeyi anlatır. Orada kalabalık içinde yalnızlık, insanı derinleştiren bir iç disiplin anlamına gelir. Modern şehirde ise kalabalık içinde yalnızlık çoğu zaman insanı derinleştirmez; aksine görünmez kılar.
Metrobüste, metroda, asansörde veya kalabalık bir meydanda yan yana duran insanlar birbirine çok yakındır. Fakat bu yakınlık çoğu zaman bir fark edişe dönüşmez. Tasavvufun “halk içinde Hak ile olmak” diye tarif ettiği hal, modern şehirde bazen “halk içinde hiç kimse tarafından görülmemek” gibi acı bir yalnızlığa dönüşür.
Dolmuş ise başka bir dünyayı hatırlatır. Dolmuşta para elden ele gider. Biri “Müsait bir yerde inecek var” der. Bazen yolcu ile şoför arasında kısa bir tartışma yaşanır. Bazen biri öne doğru para uzatırken birkaç kişi aracı olur. Küçük, sıradan, gündelik bir iletişim ağı kurulur. Dolmuş modern şehirde eski mahalleye benzeyen son küçük kamusal alanlardan biri gibidir. Metro bizi daha hızlı taşır. Dolmuş ise hâlâ bir miktar konuşturur.
Gelişme sadece inşa etmek midir?
Bu yüzden gelişme meselesini yalnızca büyük projelerle ölçmek eksik kalır. Bugün gelişmeyi çoğu zaman köprüler, yollar, havalimanları, metrolar, yüksek binalar, alışveriş merkezleri, lüks konutlar ve kentsel dönüşüm projeleriyle düşünüyoruz. Bunların her biri bir ülkenin ekonomik ve teknik kapasitesini gösterir. Fakat gelişme sadece inşa etmek midir?
Bir şehirde ulaşım hızlanırken insan ilişkileri yavaş yavaş kopuyorsa, buna tam anlamıyla gelişme diyebilir miyiz? Bir mahallede binalar yenilenirken komşuluk yok oluyorsa, orada neyi dönüştürmüş oluruz? Bir apartman daha güvenli hale gelirken içinde yaşayan yaşlılar daha görünmez hale geliyorsa, güvenlik kimi korur?
İbn Haldun şehirleşmeyi medeniyetin bir aşaması olarak görürken aynı zamanda refahın, rahatlığın ve lüksün insan karakteri üzerindeki etkilerine de dikkat çeker. Şehir sadece imkân üretmez, aynı zamanda zaaf da üretebilir. İnsan kendisini fazla korunaklı, fazla rahat ve fazla bağımsız hissettiğinde başkasına karşı sorumluluk duygusu zayıflayabilir.
Modern şehirde bu zayıflama çok belirgindir. Bir komşunun günlerce kapısını açmaması bazen fark edilmez. Bir yaşlının yalnızlığı apartmanın gündemine girmez. Bir öğrencinin, bir göçmenin, bir işçinin veya dul bir kadının yaşadığı zorluk kolayca görünmez hale gelir. Çünkü modern şehir insanı sürekli hareket halinde tutar. Herkes bir yere yetişmeye çalışır. Kimse durup bakmaya vakit bulamaz.
Kaybolan bir alışkanlık: Birbirinin varlığını fark etmek
Oysa insanı insan yapan şeylerden biri durup bakabilme kabiliyetidir. Bir yüzü fark etmek, bir sessizliği anlamak, bir yokluğu sezmek. Mahalle dediğimiz şey biraz da buydu. İnsanların birbirinin hayatına tamamen karışması değil, birbirinin varlığını fark etmesiydi.
İslamî hafızada çokça tekrar edilen bir söz vardır: Komşusu açken tok yatan bizden değildir. Bu söz yalnızca bireysel ahlak öğüdü değildir. Aynı zamanda sosyolojik bir ölçüdür. Çünkü bu sözün anlamlı olabilmesi için önce komşunun kim olduğunu bilmek gerekir. Komşunun aç olup olmadığını bilmeyen bir insan, bu sorumluluğu nasıl taşıyacaktır?
Modern apartman hayatında en büyük meselelerden biri budur. Komşu fiziksel olarak çok yakındır, ama sosyal olarak uzaktır. Duvarın diğer tarafındadır, fakat hayatımızın içinde değildir. Aynı binada yaşar, ama kader ortaklığı oluşmaz.
Bu noktada Türkiye’nin şehir düşüncesinde bu meseleyi derinden kavrayan isimleri yeniden hatırlamak gerekir. Turgut Cansever, şehri yalnızca bina, yol ve altyapı meselesi olarak görmüyordu. Ona göre şehir, insanın ruhunu, komşuluk ilişkilerini ve gündelik hayatını biçimlendiren bir medeniyet meselesiydi. “İnsan ölçeği” dediği şey tam da buydu. Çünkü mesele yalnızca insanların nerede yaşadığı değil, nasıl karşılaştığıdır.
Bugün birçok modern apartman bize ısıtma, asansör, güvenlik, otopark, temiz altyapı ve konfor sunuyor. Bunlar insan hayatını kolaylaştıran imkânlardır. Fakat aynı apartmanlar komşuluğu zayıflatıyorsa, koridorlar avluların, asansörler kapı önlerinin, güvenlik kulübeleri bakkalın, dijital siparişler esnafın yerini alıyorsa, şehir hayatı insanı görünür bir bedene ama görünmez bir komşuya dönüştürebilir.
Dikey yalnızlık
Aynı duvarı paylaşmak, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmiyor. Modern apartman insanları yan yana getiriyor, fakat çoğu zaman birbirine komşu yapmıyor. Yüksek binalar insanları yukarı taşıyor; fakat bazen ilişkileri aşağıya indiriyor. Buna belki “dikey yalnızlık” diyebiliriz. İnsanlar aynı binanın farklı katlarında üst üste yaşıyor, fakat birbirinin hayatına temas etmiyor.
Türkiye bugün önemli bir eşikte duruyor. Bir yanda hâlâ canlı olan mahalle, esnaf, komşuluk ve aile kültürü var. Diğer yanda ise siteler, rezidanslar, uzun mesafeli işe gidişler ve giderek yalnızlaşan şehir hayatı var. İstanbul bu gerilimin en yoğun hissedildiği yerlerden biri. Kayseri gibi şehirlerde modern hayatın sorunları yok değil; fakat şehir ölçeği insana hâlâ biraz daha fazla nefes alma imkânı veriyor. İstanbul’da ise çoğu zaman insan şehirde yaşamıyor, şehrin ritmine yetişmeye çalışıyor.
Elbette modern şehirden vazgeçemeyiz. Metroya, hastaneye, okula, altyapıya, güvenli konuta, temiz yola ve düzenli ulaşıma ihtiyacımız var. Mesele modernliğe karşı çıkmak değildir. Mesele, modern şehirleşmenin insanı unutan biçimlerine itiraz etmektir.
Daha insani bir şehir mümkün mü?
Daha insani bir şehir mümkündür. Bunun için şehir planlamasında yalnızca trafik, rant, konut değeri ve nüfus yoğunluğu değil, komşuluk, çocuk, yaşlı, yaya, esnaf, ibadet mekânı, park, küçük meydan ve karşılaşma alanları da düşünülmelidir. İnsanların sadece geçip gittiği değil, durabildiği, konuşabildiği, birbirini fark edebildiği mekânlara ihtiyaç vardır.
Bir şehirde park varsa ama kimse kimseyle konuşmuyorsa, o park eksik kalır. Bir apartmanda güvenlik varsa ama yaşlı komşunun yalnızlığı fark edilmiyorsa, o güvenlik eksik kalır. Bir mahallede cami varsa ama cemaat birbirinin derdinden habersizse, o mahalle eksik kalır. Bir şehirde yollar hızlıysa ama ziyaretler azalmışsa, o hız insanı fakirleştirebilir.
Ben kalkınmaya karşı değilim. Komşusuz kalkınmaya karşıyım.
İnsanların daha güvenli evlerde yaşaması, ısınması, ulaşması ve modern imkânlara sahip olması önemlidir. Fakat kalkınma yalnızca betonun yükselmesi, yolların uzaması ve daire sayısının artması değildir. Bir toplumun gerçek kalitesi, insanın ne kadar hızlı çalıştığıyla değil, düştüğünde kimlerin onu fark ettiğiyle ölçülür.
Modern şehir bize konfor verirken komşumuzu görünmez kılıyorsa, asıl soruyu sormamız gerekir: Biz gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa sadece daha yüksek binalarda daha yalnız hayatlar mı kuruyoruz?
Gerçek şehir, insanların sadece yan yana yaşadığı yer değildir. Gerçek şehir, insanların birbirini fark ettiği yerdir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 29 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.



