Türkiye Doğu Akdeniz’deki senaryoyu nasıl değiştirir?

Doğu Akdeniz, son yüzyılın en ağır rekabetinin yaşandığı zorlu bir dönemden geçiyor. Rekabetin başlıca nedeni, Kıbrıs adasının güneyi ile İsrail ve Mısır açıklarında son on yılda keşfedilen, başta doğal gaz olmak üzere hidrokarbon kaynaklarının nasıl paylaşılacağı konusu.

Bu paylaşım, kıyıdaş ülkelerin bir araya geldiği bir ortamda ve işbirliği çerçevesinde gerçekleşemedi. Üstelik sorun bölgede uzunca süreden beri varlığını sürdüren Kıbrıs Sorunu, Arap-İsrail gerginliği, Lübnan’daki istikrarsızlık, Arap Baharı sonrasında Libya ve Mısır’da yaşanan gelişmeler gibi karmaşık başlıklarla iç içe geçti. Buna bir de başta ABD, Avrupa Birliği (AB), Rusya gibi bölge dışı aktörlerin öncelikleri ve beklentileri eklenince zorlu bir süreçle karşı karşıya kalınmış oldu.

Bu karmaşık ilişkiler yumağında Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımına etki eden en temel konu ise münhasır ekonomik bölge (MEB) kavramıyla ilgili. Şimdilik, Doğu Akdeniz’de MEB ilan etmemiş tek ülkenin Türkiye olduğunu belirtip, kavramı açıklamaya çalışalım.

MEB’in püf noktası

1982’de imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca münhasır ekonomik bölge, bir kıyı devletine 200 deniz mili genişlikteki deniz alanında balıkçılıktan enerji üretimine birçok konuda temel egemenlik hakları tanır.

Fakat işin püf noktası ve Doğu Akdeniz’deki paylaşım sorununun temel nedenlerinden biri şu: Sahilleri karşılıklı iki devlet arasındaki mesafe 400 milden fazla ise MEB ilanı için herhangi bir anlaşmaya gerek yok ve Birleşmiş Milletler’e bildirim yapmak yeterli ancak bu mesafe 400 milden az ise, -ki Doğu Akdeniz’de durum budur- iki devletin hakkaniyete uygun bir çözümü önceleyen ve uluslararası hukuka uygun bir anlaşma yapması gerekir.

Doğu Akdeniz’de bugün yaşanan gerginlik, işte bu bahsi geçen mesafe ve hakkaniyete uygunluk kuralının çiğnenmesinden kaynaklanıyor. Zira, doğal gaz yataklarının keşfi sonrasında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tek taraflı hareket ederek 2 Nisan 2004’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye’nin haklarını yok sayarak, üstelik, 200 deniz mili genişliğinde MEB ilan etti ve bunu BM’ye deklare etti. İlanın tarihinin, Kıbrıs’ta çözümü önceleyen ve Türkiye ile KKTC’nin olumlu yaklaştığı Annan Planı’na ilişkin referandum ile neredeyse eş zamanlı olduğunu da belirtelim.

GKRY’nin bu ilanı yaptığı dönemde, Türkiye’nin gündeminde AB’ye uyum paketleri vardı. Nitekim Aralık 2004’te Brüksel Zirvesinde Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı belirtildi, Ekim 2005’te de müzakerelere başlanması kararı alındı. Türkiye, AB üyeliğini öncelerken GKRY’nin MEB ilanı ve bunun yaratacağı sonuçların siyasi karar alıcının gündemine fazlaca gelmediği iddia edilebilir. Oysa AB ile ilişkilerde zirve noktası olarak nitelenebilecek bu süreçte GKRY, meseleyi daha da ileri bir boyuta taşıyarak Şubat 2003’te Mısır; Ocak 2007’de Lübnan ve Aralık 2010’da İsrail ile MEB sınırlandırma anlaşmaları imzaladı. Sonuçta Türkiye Doğu Akdeniz’de KKTC dışında kıyıdaş devletlerle anlaşma yapmayan ve MEB ilanında bulunmayan tek devlet haline geldi.

Konu nasıl çetrefilleşti?

Türkiye dışındaki aktörlerin kendi aralarında sınırlandırma anlaşmaları yaptıkları dönemi takiben, Doğu Akdeniz’de 2009-2010’da İsrail açıklarında, 2011’de Kıbrıs’ın güneyinde ve sonrasında da Mısır’da doğal gaz yatakları peş peşe keşfedildi; bu da elbette konuyu iyice dallanıp budaklandırdı.

Türkiye dışındaki aktörlerin kendi aralarında sınırlandırma anlaşmaları yaptıkları dönemi takiben, Doğu Akdeniz’de 2009 – 2010’da İsrail açıklarında, 2011’de Kıbrıs’ın güneyinde ve sonrasında Mısır’da doğal gaz yatakları peş peşe keşfedildi; bu da elbette konuyu iyice dallanıp budaklandırdı.

Özellikle Mısır yataklarının keşfiyle birlikte bu bölgeden çıkacak doğalgazın Avrupa pazarı için alternatif bir kaynağa dönüşmesi ve beraberinde yeni teknolojik gelişmeler sayesinde gazın Türkiye dışında bir güzergâhla, sıvılaştırışmış gaz (LNG) olarak taşınması ihtimalini de ortaya çıkardı. Oysa 2000’li yılların başında gazın boru hattıyla Ceyhan’a getirilmesi gündemdeydi ve bu nedenle bahar havası yaşanıyordu.

Ocak 2019’a gelindiğinde, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yaşanan olumsuzlukların yanı sıra İsrail ve Mısır’la da ilişkiler bozulmuşken, Mısır’ın ev sahipliğinde Yunanistan, GKRY, İsrail, İtalya, Ürdün ve Filistin’in katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu oluşturuldu. Bunun yanı sıra adı geçen ülkelerin arasında kurulan askeri ve güvenlik işbirliği platformları bölgede Türkiye’yi yalnızlaştıran ve dengeleri Türkiye’nin beklentilerinin tersine şekillendiren bir süreci de yaratmış oldu.

Türkiye’nin niyeti ve tezi

Oysa Türkiye, uzunca bir süre, başta Kıbrıs sorunu olmak üzere, Doğu Akdeniz’de yaşanan sorunların, keşfedilen kaynakların adil ve eşit paylaşımının yaratacağı ivme ile kalıcı bir biçimde çözülmesini savunmuştu.

Ankara’ya göre, Doğu Akdeniz’in kaynakları, bölge ülkelerinin tamamının refahına katkı sağlaması için kullanılabilirdi. Fakat, Türkiye’nin tavrı GKRY’nin tek taraflı yaklaşımı neticesinde sertleşti. Diğer ülkelerin ikili anlaşmalarla belirlediği MEB’ler nedeniyle adeta kendi kıyılarına hapsedilme tehdidiyle karşı karşıya kalan Türkiye’nin gündemine hızla bir an önce MEB ilanı konusu girdi.

Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarına verdiği önemi belirtmek için “Mavi Vatan” söylemiyle ifade edilen duruşunun bir gereği olarak gündeme gelen tek taraflı MEB ilanı konusu bazı somut adımlarla birleşti. Bu somut adımlara, 2019’da yapılan Türkiye tarihinin en büyük deniz tatbikatı Deniz Kurdu 2019 ile Türkiye’nin sondaj gemileri Fatih ve Yavuz ile sismik araştırma gemisi Barbaros’un Türk donanması eşliğinde Doğu Akdeniz’de faaliyetlerini artırması örnek gösterilebilir. Fakat MEB ilanı ve bu adımlar birleşince, bölgede tırmanan bir gerginlik ile karşı karşıya kalınmış oldu. Bu gelişmeler AB ve ABD’nin yanı sıra son dönemin yakın müttefik Rusya’nın da tepki göstermesine neden oldu.

Oyun değiştirici hamleye bir adım kala

Sürecin seyrini değiştirebilecek, oyunun yeniden kurulmasında Türkiye’nin meşru, haklı çıkar ve beklentilerini karşılayabilecek somut adımlara başlangıç olarak Türkiye 18 Mart 2019 tarihinde BM’ye bir mektup iletti.

Yunanistan’ın Mısır, Libya ve GKRY ile Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis hattını esas alarak sınırlandırma anlaşması yapması, Türkiye açısından ulusal hak ve menfaatlere zarar verebilecek en kötü senaryo. Gerçekleşmesi halinde, Türkiye’nin MEB ilanı halinde sahip olacağı yetki alanı yüzde 75 oranında azalır.

Mektupla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı sınırına sahip ülkenin Türkiye olduğu belirtildi ve Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatan’ın sınırları çizildi, hukuki ve egemenlik haklarını içeren bildirimlerde bulunuldu. Bu bildirimlerde vurgulanan esas nokta ise şu: Uluslararası hukuka göre, Türkiye’nin kıta sahanlığının dış sınırı Türkiye ile Mısır arasındaki orta hat (median line) takip edilerek 28 derece doğu boylamının batısındaki bir noktada olmalı.

Beklenti, bu sınırların Ege ve Doğu Akdeniz’deki bütün ilgili tarafların mevcut koşullar ve özel durumları da dikkate alarak yapacakları sınırlandırma antlaşmaları sonrasında tespit edilmesi.

Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği en kötü senaryo

Bu mektubun bir sonraki adımıysa Türkiye’nin tek taraflı MEB ilanıdır. Doğu Akdeniz’de ilan edilecek bir MEB, Türkiye’nin ve elbette KKTC’nin muhtemel kayıplarını ve karşı karşıya kaldığı olumsuz durumu giderecek bir gelişme olarak görülüyor.

MEB ilanı ve sonrasında bir seri sınırlandırma anlaşmasının imzalanması da bu çerçevede askeri, siyasi, hukuki ve diplomatik girişimlerde bulunulmasını zorunlu kılıyor.

Nitekim Yunanistan’ın Mısır, Libya ve GKRY ile Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis hattını esas alarak sınırlandırma anlaşması yapma çabalarını sürdürmesi, Türkiye açısından ulusal hak ve menfaatlere zarar verebilecek en kötü senaryo.

Zira böyle bir durum gerçekleştiğinde MEB ilanı halinde sahip olunacak yaklaşık 190 bin km2’lik yetki alanının 41 bin km2 ile sınırlandırılması durumu ile karşı karşıya kalınacak.

Tüm hesapları bozacak senaryo ne? Libya neden önemli?

Konuya Türkiye’nin MEB ilanı çerçevesinden bakıldığında, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin muhatapları olarak beş kıyıdaş devlet bulunuyor: GKRY, Yunanistan, Suriye, Mısır ve Libya.

Bunlar arasından Libya ve Mısır, MEB ilanı ve sınırlandırılmasında esas alınması ve işbirliği yapılması gereken iki ana unsur olarak öne çıkıyor. Zira Anadolu ve Afrika kıyıları sınırlandırmaya esas kıyılar olarak kabul edildiğinde ve Doğu Libya’da Sid Barani-Mersa Matruh hattının Fethiye ile karşılıklı kıyıdaşlığı göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz’de şu aşamaya kadar yapılan tüm anlaşmaları ve kurulan tüm denklemleri alt üst edici nitelikte bir durum ortaya çıkacak.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın 5-6 Kasım 2018’de Genelkurmay Başkanı ile birlikte Trablus’a yaptığı ziyaret ve 9 Kasım’da da Libya’da uluslararası anlamda tanınan Saraç hükümetin yetkililerinin aralarında yer aldığı bir Libya heyetinin İstanbul’da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi de bu çerçevede ele alınabilir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de MEB ilanı, 2000’li yılların başından itibaren uygulanan politikaların ve olumsuz sonuçlar doğuran gelişmelerin geri çevrilmesini sağlayabilecek en somut adım olarak belirginleşiyor.

Bu konuda bilimsel çalışmalarıyla da tanınan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Dr. Tümamiral Cihat Yaycı’nın değerlendirmesiyle “Mevcut konjonktürde, Doğu Akdeniz’de anlaşma yapılabilme imkânı olan tek devlet Libya’dır. Zira Libya ile bu temel hakkın kullanılmasına yönelik bir sınırlandırma anlaşmasının gerçekleşmesi ile Türkiye, daha önceki tezlerimize nazaran yaklaşık olarak Kıbrıs Adası kadar ilave denizalanı kazanacaktır. Dahası Yunanistan ile Mısır ve GKRY arasına önleyici bir kalkan gibi girerek söz konusu ülkelerin tüm girişimlerini akamete uğratabilecektir. Bu noktada acilen yapılması gereken iki husus bulunmaktadır: Doğu Akdeniz’de MEB ilan edilmelidir. Anadolu ile Afrika kıyıları arasındaki ortay hatta dayanacak şekilde Türkiye-Libya kıta sahanlığı sınırının belirlenerek bir anlaşmanın ivedilikle akdedilmesi gerekmektedir. Böyle bir anlaşma ile Yunanistan; ne GKRY ne de Mısır ile MEB sınırlandırma anlaşması yapabilecektir. Böylece hem bölgede durum üstünlüğü elde etmemize hem de enerji jeopolitiğine doğrudan etki ederek deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında milli menfaatlerimiz bakımından kritik kazanımlar elde etmemize vesile olacaktır. Bu girişimlerimiz aynı zamanda hukuki alt yapımızı teşkil edecek ve uluslararası kamuoyuna hukuk ve diplomasi araçlarını kullandığımız mesajlarını verecektir.”1

Sonuç olarak, son döneme kadar AB üyelik süreçlerini ve Kıbrıs’ta yapıcı ve kalıcı bir çözümü desteklemek adına Doğu Akdeniz’de MEB ilanını gündeme getirmeyen ve kendisini Batılı bir aktör olarak niteleyen Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni uluslararası ortam, ulusal çıkarları önceleyen farklı bir politika izlenmesini ve MEB ilanını öne çıkartmış oldu.

Kayıpları geri çevirmek mümkün mü?

AB, Türkiye’nin son dönemdeki yaklaşımına karşı “Birlik üyesi bir devleti hedef alan saldırgan bir tavır” eleştirisini yaparak yaptırım kararı aldı; bunun Türkiye üzerindeki etkisinin çok sınırlı olduğu açık.

Dengeleri zorlayan bir diğer gelişme ise, benzer biçimde ABD’nin Yunanistan, GKRY, İsrail ve ABD arasında işbirliğinin artırılmasını öngören Doğu Akdeniz yasası çerçevesinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini ‘tehlikeli’ sayarak Rum kesimine 32 yıldır uyguladığı silah ambargosunu kaldırması ve Yunanistan’a 3 milyon dolarlık yardım yapılmasını öngörmesi oldu.

Sonuç olarak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de MEB ilanı, 2000’li yılların başından itibaren uygulanan politikaların ve olumsuz sonuçlar doğuran gelişmelerin geri çevrilmesini sağlayabilecek en somut adım olarak belirginleşiyor.

Askeri güçle desteklenen hukuki, diplomatik ve siyasi adımlar, Doğu Akdeniz’de deniz alanlarının hakkaniyete uygun bir biçimde paylaşımının yanı sıra başta Kıbrıs olmak üzere sorunların çözümüne ve Türkiye’nin son dönemde bölge ülkeleriyle neredeyse sıfır noktasına inen ikili ve çoklu ilişkilerinin yeniden canlandırılmasına katkı sağlayabilir.

Twitter’dan takip edin: @MCelikpala

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 20 Ağustos 2019’da yayımlanmıştır.

  1. Bu konuda daha ayrıntılı güncel bilgi ve değerlendirme için bkz. Dr. Tümamiral Cihat Yaycı, Sorular ve Cevaplar ile Münhasır ekonomik Bölge (MEB) Kavramı, Boyut Publishing, İstanbul, 2019.

Prof. Dr. Mitat Çelikpala

Prof. Dr. Mitat Çelikpala, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi. İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanlığı görevini yürüten Dr. Çelikpala’nın çalışma alanları arasında eski Sovyet coğrafyası ve Kafkasya, diyaspora çalışmaları, Karadeniz Bölgesi ve güvenliği, Türk-Rus ilişkileri, enerji güvenliği, kritik altyapı güvenliği ve terörizmle mücadele gibi konular yer alıyor. Lisans eğitimini ODTÜ’de tamamladı, Yüksek Lisansını Hacettepe, Doktora çalışmasını ise Bilkent Üniversitesi’nde yaptı. Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’da Senior Associate Member ve EDAM Yönetim Kurulu üyesi olan Çelikpala, çeşitli uluslararası kurum, düşünce kuruluşu ve şirketlerin yanı sıra NATO Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi, Türk Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırma Merkezi (SAREM), Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde akademik danışmanlık yaptı. Çelikpala’nın yukarıda belirtilen konularda akademik dergiler ve güncel medyada yayınlanmış makale ve değerlendirmeleri bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend