Neo-conlar İsrail’den niye rahatsız?

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun ‘evrensel liberalizmi reddedenler’le kurduğu yakın ilişki, ABD’li neo-conları rahatsız ediyor.

Neo-conların önemli isimlerinden Robert Kagan’ın Washington Post’ta 12 Eylül’de yayınlanan yazısına göre, 17 Eylül’de yapılan seçimlerde dış politikasını kampanya malzemesi yapan Netanyahu’nun yeni dostları aslında Amerikan öncülüğündeki ‘liberal imparatorluğa’ karşı mücadele edenler.

İsrail altı ay içinde ikinci defa sandık başına giderken Başbakan Benjamin Netanyahu, yürüttüğü aktif dış politikayı her defasında temel seçim malzemesi yaptı. ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile el sıkıştığı seçim afişleri İsrail’in her yerinde asılıydı. Diplomatik manevraları ve seçim öncesindeki ziyaretleriyle kendisini büyük dünya lideri olarak göstermeye çalıştı.

2015’ten itibaren İsrail Başbakanı; sağcı milliyetçi, liberal dünya düzenine kafa tutan veya otoriter çizgideki Macaristan, Polonya, ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Filipinler, Mısır, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerin liderleriyle yakınlaştı. İsrail dış politikasının bariz şekilde liberal düzen karşıtı bir noktaya savrulmasından endişe duyan Brookings Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Robert Kagan, Washington Post için kaleme aldığı “İsrail ve Liberal Düzenin Çöküşü” başlıklı uzun yazısında Netanyahu’nun politikalarına ciddi eleştiriler getirdi.

Kagan, saldırgan ve müdahaleci bir Amerikan dış politikasını, özellikle Irak’a müdahaleyi savunan; 1990’larda Yeni Amerikan Yüzyılı projesinin kurucularından biri olarak yeni-muhafazakâr (neo-con) gündemi şekillendiren bir Amerikan tarihçisi ve dış politika yorumcusu. Kendisini “liberal müdahaleci” olarak tanımlayan Kagan gibi İsrail’e kayıtsız şartsız desteği ile bilinen neo-con ekip içindeki önemli bir ismin bu yazıdaki eleştirileri dikkat çekici.

Netanyahu seçim propagandalarında İsrail’in uluslararası tecritten kurtulmasına öncülük yaptığında ısrarcı olsa da, bütün bu yeni müttefiklerinin ortak özelliği liberalizme ve liberal dünya düzenine apaçık düşmanlıkları.

İsrail’in yeni müttefikleri

Kagan’a göre, “Netanyahu seçim propagandalarında İsrail’in uluslararası tecritten kurtulmasına öncülük yaptığında ısrarcı olsa da, bütün bu yeni müttefiklerinin ortak özelliği liberalizme ve liberal dünya düzenine apaçık düşmanlıkları. Hatta başbakanın bizzat kendisi -İsrailli yorumcuların vurguladığı üzere- ‘küresel liberal olmayan kampın merkezi bir şahsiyeti’. Öyle ki İsrailli muhafazakâr düşünür ve bir ara Netanyahu’nun da danışmanı olan Yoram Hazony’nin de belirttiği üzere İsrail; Macaristan, Polonya, Fransa, İtalya, İngiltere ve diğer yerlerde ‘evrensel liberalizmi reddedenler’ ile dayanışma içinde. Hepsi de Amerikan öncülüğündeki ‘liberal imparatorluğa’ karşı mücadele veriyor.”

Yazara göre, İsrailli muhafazakârlar arasında İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulan liberal dünya düzeninin Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) ve hatta NATO gibi merkezi kurumlarının İsrail’e düşman olduğuna ve ağızlarının payını vermek gerektiğine dair geniş bir uzlaşma var. Buna bir örnek olarak İsrail’in eski ABD Büyükelçisi Michael Oren’in birleşik bir Avrupa “İsrail için bir lütuf değil. Avrupa ne kadar az birleşik olursa bizim için o kadar iyi” sözünü aktarıyor.

Kagan’a göre, Avrupa’da filizlenen milliyetçi güçler İsrail’e liberal Avrupa’yla mücadelesinde yeni müttefikler sağladı. Üst düzey bir İsrailli diplomat bir sene evvel Haaretz gazetesine demiş ki “Avrupa’da büyük değişimler meydana geliyor. (Kıta) giderek daha az liberal ve daha çok milliyetçi bir hale bürünüyor. (Macaristan’ın Orban’ı) bu değişimin öncüsü (ve bu nedenle) Netanyahu onu kilit müttefiki olarak destekliyor.”

“İsrail, dünya düzenin alt üst olmasında fırsatlar görüyor”

Yazar, bu noktada üç sene evvel Trump’ın seçilmesini de son derece önemli görüyor. Zira Trump yönetimi de Avrupa ve diğer coğrafyalarda milliyetçi ve otoriter liderlere destek çıkıyor ve AB’ye açıktan saldırıyor. Kagan’a göre, Trump’ın sözde “Önce Amerika” yaklaşımı, ABD’nin onlarca yıldır süren liberal dünya düzenine destekten el çekmesinin bir yansıması ve bu da İsrail’e sağcı milliyetçilerle ittifakını geliştirmek için daha fazla hareket serbestisi sağlıyor.

Bu bağlamda yazar İsrail yönetiminin bazı adımlarını hatırlatıyor: “Trump’ın seçilmesinin ardından İsrailli yetkililer, ABD ile Putin arasında yeni bir başlangıç için arabulmaya çalıştı; Rusların Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’e taviz vermesi karşılığında, Ukrayna’daki adımları nedeniyle Rusya’ya uygulanan Amerikan yaptırımlarına son verecek bir anlaşma önerdi. Hatta bazı muhafazakâr İsrailliler ABD’yi Transatlantik İttifakı gevşetmek veya bir kenara bırakmak konusunda teşvik ettiler.”

Kagan’ın yazdığına göre, eski diplomatlardan Avi Gil gibi bazı İsrailliler, liberal dünya düzenini kendileri açısından hem iyi hem kötü görüyorlar; bu düzenin altüst olmasının -bazı bakımlardan olumsuz olmakla birlikte- İsrail’e ‘yeni fırsatlar’ sunduğunu düşünüyorlar.

Bazı İsrailliler, liberal dünya düzenini kendileri açısından hem iyi hem kötü görüyorlar; bu düzenin altüst olmasının -bazı bakımlardan olumsuz olmakla birlikte- İsrail’e ‘yeni fırsatlar’ sunduğunu düşünüyorlar.

Kuruluşundan beri düşmanla çevrili bir coğrafyada liberal düzenin parçası olarak kendisini ayakta tutacağına inanan İsrail, Netanyahu’nun sağcı yönetimi altında onlarca yıllık yaklaşımını terk ederek yeni bir yola giriyor. Kagan bu durumu, sadece İsrail toplumu ve siyasetindeki savrulmaların bir ürünü ve kendisi ile ülkesinin çıkarları peşinde koşan Netanyahu’nun tercihi değil, aynı zamanda liberal dünya düzeninin çöküşünün bir semptomu olarak görüyor.

İsrail diplomasisinin açmazı

Kagan, İsraillilerin kararlılığı ve askeri başarılarına rağmen (…) Amerikan desteği ve daimi taahhüdü olmasa Yahudi devletinin doğup hayatta kalamayacağını uzun uzun anlatıyor.

Tam da liberalizmin insancıl ruhu, Holokost’tan suçluluk duygusu ve liberal demokratik değerlere bağlı ABD’deki siyasi baskı sayesinde Washington’ın İsrail’i tanıyıp yakın ilişkiler kurduğunu belirtiyor. Dahası -şu an bazı İsraillilerin yerden yere vurduğu- ABD’nin ‘liberal uluslararasıcılık’ ve ‘uluslararası sorumlulukları’ üstlenme kararı doğrultusunda küresel bir aktöre dönüşmesi sayesinde Yahudi devletinin tanınmasına uluslararası alanda öncülük ettiğini hatırlatıyor.

Yazar, İsrail’in -özellikle 1967 Altı Gün Savaşı’ndan sonra- liberal dünyayla ilişkileri hiçbir zaman öyle kolay olmasa da liberal kampta kalarak sağladığı faydaları ele alıyor.

Son 20 yılda, özellikle İkinci İntifada ile birlikte İsrail siyasetinde liberal kanadın mücadele gücünün kırıldığını ve sağda, liberal dünyadan uzaklaşarak ‘İsrail diplomasisinin çıkmazı’ndan kaçış arzusunun giderek arttığını belirtiyor.

Yazar “Bundan on yıl evvel liberalizm karşıtlığına dayalı bir İsrail dış politikası dünyada hoş karşılanmazdı. Ama artık dünya değişti. Son on yılda ABD’nin Ortadoğu’daki gücü ve nüfuzu azalırken liberalizm aleyhtarı Rusya ve Çin gibi büyük güçler boşluğu doldurmaya başladı ve milliyetçi güçler liberal dünyayı sardı. İsrail de bu gidişata uyum sağladı” diyor.

Son on yılda ABD’nin Ortadoğu’daki gücü ve nüfuzu azalırken liberalizm aleyhtarı Rusya ve Çin gibi büyük güçler boşluğu doldurmaya başladı ve milliyetçi güçler liberal dünyayı sardı. İsrail de bu gidişata uyum sağladı.

Kagan’a göre, son yıllarda İsrail politikalarının Rus çıkarlarıyla uyumlulaşması, -kısmen- ABD’nin Rusya’nın Suriye’de nüfuzunu genişletmesine, İran’la ittifak kurmasına ve Ortadoğu’da tekrar bir oyuncu olmasına izin vermesi sayesinde. Keza İsrail, Amerikan 6. Filosu’na sıklıkla ev sahipliği yapan Hayfa limanını Çin’e 25 yıllığına kiralamaya kalkıştıysa bu, ABD’nin küresel rolünün azaldığı bir dönemde -diğer ülkeler gibi- Pekin’in Kuşak ve Yol girişiminden kazanç sağlamaya çalışmasıyla alakalı. İsrail’in Mısır, Suudi Arabistan ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde diktatörlerin rakipsiz destekçisi haline gelmesi, -bir ölçüde- Obama’nın başkanlığından beri ABD’nin bölgedeki liderlik rolünü aynı güçlere havale etmesi gerçeğiyle bağlantılı.

Öte yandan Kagan, birçok İsraillinin 70 yıldır liberalizm ile Yahudi milliyetçiliği arasındaki zor dengeyi kurma çabasından artık vazgeçtiğini belirtiyor. Batı Şeria’daki yerleşimleri ilhaktan bahsedilmesi de, 2018’de İsrail meclisinden ‘ulusal kendi kaderini tayin hakkının Yahudi halkına mahsusu olduğu’na dair çıkan kanun da liberalizmden uzaklaşmayı temsil ediyor.

Kagan, “Milletler dahili ve toplumsal tercihlerini bir boşlukta yapmazlar; ‘Batı karşıtı’ milliyetçilik hakim oluyorsa bu, kısmen uluslararası düzenin buna imkan vermesinden ve yakın dönemde bunu teşvik etmesindendir.” diyor. Bu bağlamda yazar, Avi Gil’in şu sözlerini aktarıyor: “İnsan hakları ve demokrasiye daha az ağırlık veren bir dünya düzeni İsrail’e daha az baskı uygulayacak” ve “İsrail’in (1967) topraklarında tek taraflı adımlar atmasını kolaylaştıracak.”

Yine yazar, Netanyahu’nun iki sene evvel Macar ve Polonyalı mevkidaşlarıyla toplantısında sarf ettiği şu sözleri hatırlatıyor: “Çin’le özel ilişkilerimiz var ve Çinliler siyasi konularla hiç ilgilenmiyorlar. Modi bana Hindistan’ın çıkarlarıyla ilgilenmesi gerektiğini söylüyor. Rusya siyasi şartlar dayatmıyor, Afrika da. Bunu sadece Avrupa yapıyor.”

Kagan, tarihsel olarak antisemitik eğilimdeki Avrupa’nın sağcı milliyetçi hareketlerinin bugün tamamen İsrail yanlısı bir pozisyona geldiğine dikkat çekiyor.

Kagan, tarihsel olarak antisemitik eğilimdeki Avrupa’nın sağcı milliyetçi hareketlerinin bugün tamamen İsrail yanlısı bir pozisyona geldiğine dikkat çekiyor:

“İsrail’in savaşkan milliyetçiliğine ve ortak düşmanları AB’ye karşı yılmaz direnişine hayranlar. Hatta Almanya’nın aşırı sağcı milliyetçileri bugünlerde giderek milliyetçileşen İsrail’i ‘Almanya için bir rol model’ olarak görüyorlar.”

“Sonuç ise bazı İsraillilerin artık liberal dünya düzenine ihtiyaçları kalmadığına ve onun eleştirilerine tahammül etmeleri gerekmediğine inanmaları. İsrail, askeri olarak güçlü ve iktisaden başarılı; dahası, liberal mi demokratik mi olduğunu umursamayan müttefikleri var.” diyor.

ABD’nin İsrail’de çıkarı var mı?

Peki, ülkelerin üstünlük yarışına girdiği post-liberal bir dünyada İsrail ne yapacak? Kagan, “Öncelikle İsrail, Amerikan desteğine güvenmeyi bırakmak zorunda kalacak” diyor. Her ne kadar İsrailliler ABD’nin stratejik müttefiki olarak kalacaklarına inansalar da Kagan bunu kötü bir bahis oynamak olarak görüyor. 1940’lardan bugüne Amerikan yönetimi içindeki özellikle realist seslerin, nüfus ve doğal kaynaklar bakımından çok ileride olan Arapları düşmanlaştırma pahasına İsrail’i tanımaya ve destek çıkmaya itirazlarını hatırlatıyor.

Bugün İsrail kendisini terörizme ve İslami radikalliğe karşı hayati bir müttefik olarak sunsa da aslında bu alandaki rolünün istihbarat toplamak ve paylaşmakla sınırlı olduğunu, Avrupalıların bundan çok daha fazlasını yaparak savaş durumunda askeri birlik de gönderdiğini vurguluyor.

Keza kendisini İran’a karşı güçlü bir müttefik olarak pazarlasa da ABD’nin İran’ı tehdit saymasının temel nedeninin yine İsrail’in güvenliği olduğunu, yoksa ABD için doğrudan tehdidin (Tahran’ın da düşmanı) Sünni radikalizm olduğunu hatırlatıyor.

Yine Trump yönetimi dış politikada adeta parayı veren düdüğü çalar mantığıyla NATO’nun ve Avrupa’nın savunma faturasından yakınırken, bu konuda en son konuşacak aktörün İsrail olduğunu, zira ABD’nin İsrail’e yıllık 4 milyar dolarlık askeri yardımının Amerikalı vergi mükelleflerinin cebinden çıktığını söylüyor.

Trump’ın dış politikasına özgü ‘Önce Amerika’ söyleminin al-ver tarzı bir yaklaşım oluğunu, İsrail’e de karşılıksız yardım olmayacağını Netanyahu yakında öğrenecek.

Kagan, Trump’ın dış politikasına özgü ‘Önce Amerika’ söyleminin al-ver tarzı bir yaklaşım oluğunu, İsrail’e de karşılıksız yardım olmayacağını Netanyahu’nun yakında öğreneceğini vurguluyor.

Filler arasında bir fare

Kagan, İsraillilerin, Washington liberal dünya düzenine desteğini kesip İkinci Dünya Savaşı sonrası ittifaklar sistemini dağıtmaya başlamışken, ABD’yle ittifakı sürdürecek tek aktörün yine kendileri olacağına neyine güvenerek inandığını sorguluyor.

Yönelttiği “Her biri büyük birer nüfusa, toprağa ve ekonomiye sahip olan Rusya, Çin, Hindistan, Japonya, İran, güçlü Avrupa ülkeleri ve ABD arasında çok kutuplu bir nüfuz ve kazanç mücadelesinin yaşanacağı bir dünyada İsrail gibi küçücük ülkelerin kaderi ne olacak?” sorusunu cevaben, “İsrail bugün komşularından çok daha gelişmiş, güçlü ve başarılı olabilir ama çıkarcı egemen ulus-devletler dünyasında İsrail’in, her biri Ortadoğu’dan bir parça isteyen fillerle kuşatılmış bir fare olacağını” iddia ediyor.

“Etrafı düşmanlarla çevrili İsrail birkaç milyon nüfusuyla ve Amerikan küresel hegemonyasının yokluğunda aşırı sağcıların yönettiği Avrupa ülkelerinin desteğine güvenebilir mi?” tarzı birçok anlamlı soru yöneltiyor. Yazar, İsraillilerin varlıklarını borçlu olduğu Amerikan ‘liberal emperyalizmi’nden şikâyet etmelerini kıyasıya eleştiriyor.

Evanjelikler, Amerikalı Yahudiler gibi İsrail’i eleştirmiyor. İsrail’in ne ölçüde demokratik veya liberal olduğunu dert etmiyor. Müslümanlarla savaştığı, liberallere karşı durduğu ve Kıyamet Günü’nün yaklaşmasında oynadıkları kritik rol nedeniyle İsrail’i destekliyorlar. Uzun vadede Evanjeliklerin desteğine ne denli güvenilebilir?

Yine yazar İsrail’in dış politika yöneliminin İsrail dışında yaşayan milyonlarca Yahudi için iyi olup olmadığını da sorguluyor. 2000 yıldır Hristiyan dünyada ve İsrail’in kuruluşu sürecinden beri Müslümanlar arasında antisemitizmin kalıcı olduğunu hatırlatıyor. Avrupa’da halihazırda hem sağ hem de sol kesimde bu eğilimin var olduğunu belirtiyor. İsrail’in Avrupa’daki sağcı milliyetçiliklere yakınlaşmasını eleştirirken antisemitizme liberalizmden başka bir panzehir olmadığını vurguluyor. Özellikle Avrupa bağlamında milliyetçilik ile antisemitizm arasındaki korelasyona dikkat çekiyor. Bugün İsrail’in -hiç de azımsanmayacak ölçüde- Alman milliyetçiliği ile antisemitizmin birbirine karışması sayesinde var olduğunu hatırlatıyor.

İsrail’in çoğu liberal olan Amerikalı Yahudilerle ilişkilerinin nasıl çetrefilleştiğine de değiniyor. Ayrıca Netanyahu hükümetinin son yıllarda ABD’deki Evanjelik Hristiyanlara yönelmesini ele alıyor. “Evanjelikler, Amerikalı Yahudiler gibi İsrail’i eleştirmiyor. İsrail’in ne ölçüde demokratik veya liberal olduğunu dert etmiyor. Müslümanlarla savaştığı, liberallere karşı durduğu ve Kıyamet Günü’nün yaklaşmasında oynadıkları kritik rol nedeniyle İsrail’i destekliyorlar. Uzun vadede Evanjeliklerin desteğine ne denli güvenilebilir?” diyor.

ABD’nin İsrail’i, İsrail’in kendisine yapabileceği şeyler için değil, liberal değerler nedeniyle desteklediğine dikkat çekiyor. ABD, bazı İsraillilerin desteklediği gibi, bir küresel aktör olarak daha da inişe geçerse “İsrail sonunda eleştiriden çok daha kötüsüne maruz kalabilir” diye uyarıyor.

Son olarak Kagan “İsrail’in dünyaya yaklaşımında basiretsiz bir bencillik var. (…) Şu an birçok İsraillinin artık alternatifsiz olmadığına inanması, çağımızın bir yansıması olmakla birlikte aynı zamanda tehlikeli bir yanılsama.” diyor.

Yazının tamamını okumak için: https://www.washingtonpost.com/opinions/2019/09/12/liberal-world-order-helped-israel-flourish-now-state-is-pushing-back/?arc404=true&noredirect=on

Metnin İngilizceden Türkçeye özet çevirisi Zahide Tuba Kor tarafından yapılmıştır.

Bu yazı ilk kez 18 Eylül 2019’da yayımlanmıştır.

Robert Kagan

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend