Unuttuğumuz o kelimeyi hatırlama zamanı: Utku

“Her sorun kendi içinde bir fırsat saklar. Ve sorun fırsatın yanında cüce kalır.” Benjamin Franklin

Bize bir şey olmaz noktasından yola çıkıp geldiğimiz yere bakın. #EvdeKal ve #EvdeHayatVar diyoruz. Geçtiğimiz yıl aralık ayında Çin’den ilk hastalık haberleri gelmeye başladığında, bu kadar kısa sürede başımıza gelecekleri kimse öngörememişti.

Şimdi karantinayı, koronadan nasıl korunacağımızı, sağlık çalışanlarının ve emekçilerin sorunlarını, yepyeni bir kavramı; sosyal mesafeyi ve 14 gün kuralını konuşuyoruz. Bizim limon kolonyası aranan ve ihraç edilen bir ürün haline geldi. El yıkamaktan başka bir şeyi düşünemez olduk. Okullar kapandı ve bazılarımız evlerden çalışmaya başladık. Seçim sonuçlarını izler gibi, sosyal medyada ve ekranlarda günlük hasta sayısı ve kayıplarımızı takip ediyoruz. Çin’de, Amerika’da, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde konuşulanları, liderlerin tutumlarını, alınan tedbirleri karşılaştırıyoruz. Elimiz yüreğimizde her gece sağlık bakanının yapacağı açıklamayı bekliyoruz.

Ülkenin bir kısmı böyle yaşarken, bir kısmı da olup bitenle pek ilgili değil. Belki de bilmiyorlar. Bir salgından söz ediliyor ancak, pek çok kişi hastalığın sonuçlarını gözüyle görmediği ve yakınlarında tanıklık etmediği için ciddiye almıyor. Bunda büyük ölçüde televizyonlar etkili. Çünkü, küresel düzeyde bir tehdide dair farkındalık yaratmak için güvenilir bilgiyi sağlamada, halk sağlığı açısından sorunlu bir yayıncılık yapıldı. Bu da toplumsal katılımı zayıflattı. Özellikle gençler ayakta geçiriyor, gripten farksız gibi açıklamalar yapıldı. Oysa, kolayca bulaşabilen ve ölümlere yol açan bir virüsün neden olduğu bu salgında, bu tür söylemlerin etkisi biliniyor olmalıydı. Ülkenin bir başka kısmının ise, farkında olsa da alınan tedbirlere ayak uyduracak gücü yok. Çünkü o insanlar çalışmak zorundalar.

Korona ile birlikte yaşamlarımız bir anda değişti. Sağlık çalışanlarının ve hizmet sektöründeki emekçilerin yükü arttı. İzole yaşamak zorundayız bir süre. Kimi kaynaklar, en iyimser tahminle tüm dünyada salgının etkisinin 2 yılda ancak azaltılabileceğini söylüyorlar. Şimdi, bambaşka kaygılarımız var. Sabah işe gitmek, çocukları okula göndermek, bakıcıya bırakmak, annemizi babamızı ziyaret etmek, zamana karşı yarışmak, iş kovalamak, bir yerlere yetişmek zorunda değiliz. Ya da tam tersine azalan/kaybettiğimiz işimiz için daha çok kaygılıyız. Faturaları nasıl ödeyeceğimizi daha fazla düşünmeye başladık. Her birimiz bir uçurumun kıyısında gibiyiz. Birden düşenler de var, yavaş yavaş inenler de…

Salgın, bizi yaşamımızın yeni normalini bulmaya zorluyor. Bir bilgisayar ve akıllı telefonla dünyaya bağlı kalmaya çalışıyoruz. Bir yandan da insanlar ölüyor her gün. Oysa 36 şehidimizin 40’ı bile çıkmamıştı. Yaşamımızın öncelikleri saatler içerisinde yer değiştirdi. Dün dertlendiklerimizi bugün hatırlamıyoruz bile. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kaygısı ile ölüm korkusu yarışıyor. Sosyal mesafe ve evde olma; “meğer bir de yalnızlık kaygımız varmış” dedirtti. Bunca yaş almış insanın hayata karışmak için gösterdiği çabayı başka nasıl açıklayabiliriz? Yaş alanların kaygısı böyleyken, o kızdığımız kayak tatiline koşanlarla piknikçilerin ise, içinde olduğumuz durumu kabullenmeyerek, dolaylı bir biçimde virüse meydan okuduklarını söylersek yanlış olmaz.

Öğrenmeye henüz hazır değiliz

Bütün bu süreç, izlediklerimiz, duyduğumuz ve gördüklerimiz bize bir şey öğretecek mi? Hiçbir şey öğrenemesek de, aklımızda kalacak tek şey; bu küresel köyün sakinleri için tuvalet kağıdı mühim. Ve henüz öğrenmeye hazır değiliz. Sanıyoruz ki, o pek sık kullanılan atasözündeki gibi; her koyun kendi bacağından asılır. Oysa, peşinden sürüyü de çekiyor. İnsanlık, salgında hayatta kalma mücadelesi verirken; bu krizin içinde taşıdığı çarpık düzeni değiştirme potansiyelini göremiyor.

Ölüme bu kadar yakınken kişisel sorumluluklarımızı göz ardı etmeye devam ediyoruz. Hiç piknik yapmamışçasına ormanlara koşmanın, sahilde balık tutmanın, 3-5 tur atmanın nedeni bu. İstanbul’da taksiler müşterimiz azaldı diye eylem yapıyorlar. Bilmiyorlar ki, Japonya’da da İtalya’da da taksiler aynı sorunu yaşıyorlar. Oralarda da okullar kapalı, insanlar izole oldular. Çalışmak zorunda olup, evde kaldıklarında kiralarını ödeyememe kaygısı taşıyanlar oralarda da var. Birikimleri ile ne kadar dayanacaklarını kestiremeyenler, hastanede çalışan ve sevdiklerini korumak için uzun zamandır göremeyenler ve koronavirüs teşhisi ile hasta olanlar her yerdeler. Görünen o ki, ülkemizde de önümüzdeki günlerde kısmi ya da kapsamlı bir sokağa çıkma yasağı bizi bekliyor. Çünkü, anlaşıldı ki; sokağa çıkma yasağı olmadan insanlar tutum değişikliği gösteremeyecekler. Bunun temel nedeni; insanların koronavirüsün tehlikeleri ve sonuçlarıyla ilgili bilgileri ya eksik ya da yanlış. Ve önemsemiyorlar. Bu durumda koruyucu bir davranış olarak evde kalmaları mümkün olmuyor. Ayrıca, bu bilgi eksikliği nedeniyle evde kalma ile sokağa çıkma arasındaki fayda zarar ilişkisini de idrak edemiyorlar. Sokağa çıkma yasağı, yaşamlarımızı yönetebilme yeteneğimizin elimizden alındığını hissettirecek bize. Tıpkı şimdi yaşlıların hissettiği gibi.

Unuttuğumuz ama hatırlamamız gereken o kelime: Utku

Bütün bunlar birlikte, genel bir belirsizlik; topluca psikolojik dayanıklılık sınırlarına gelmemize neden oldu. Çünkü içsel doğamız sarsılmaya ve bozulmaya açık hale geldi. Bugünlerde en çok buna kafa yormak, dayanıklı olmanın yollarını bulmak zorundayız. Panik, hiçbir şey yapmamanın diğer adı. Utku ise, çok az kullandığımız, belki de unuttuğumuz hatırlanması gereken bir sözcük (sözlük anlamı; zor zamanlardan kurtularak zafere erişmek). Bu badireden sağ ve salim çıkma utkumuz olmalı. Direnmek ve üstesinden gelmek zorundayız. Kaldı ki, insanoğlunun bu güç doğasında var. Yoksunluk, acı ve yaşadığımız trajediye belki de bu gücü keşfetmek için ihtiyaç duyuyoruz. Ünlü bir düşünürün de dediği gibi; “yaşam fırtınanın geçmesini beklemek değil, yağmurda dans etmeyi öğrenmektir.” Tıpkı İtalyanlar gibi… Paylaşılan videoları izlemek şu stresli günlerimizde hepimize iyi geldi.

Esasen yeni normalimiz, güvenli sosyal mesafeler ile kişisel hijyeni uygulamakla başlıyor. Bundan sonrası önemli. Daha basit yaşamayı keşfetmek ve doğayı hor kullanmaya son vermek zorundayız. Ayrıca, dünyanın geleceğine zarar verebilecek davranışlardan kaçınmayı öğrenme zamanımızın geldiğini de söylüyor bize bu yaşadıklarımız. Bu noktada, işimiz hem kolay hem de zor. Bir karar vermeliyiz. Yeni bir yaşama, çalışma ve ilişkilere uyum sağlamak zorunda kalacağız. Ancak, birilerinin söylediği gibi bu, azdan az çoktan çok mu olur? En başından kaybedenler mi olur? Her şey unutulup bu düzen böyle mi kalır? Yanıtlanması gereken çok soru var.

Sosyal ve ekonomik sistemlerimizin ekosistemle nasıl bağlantılı olduğunu bu pandemi bize açık bir biçimde gösterdi. Ve dünya birçok kez değişti, yine değişiyor. Ne var ki; bu krizi yaşayan bazı ülkeler, nüfuslarının büyük kesiminin zorlanacağını ya öngöremediler ya da umursamıyorlar. Sel geçip kum kaldığında; bu kadar hızlı bir şekilde kırılganlığa ve savunmasızlığa neden olan sosyal eşitsizliklerle ne yapacaklar? Evet, panikle marketleri talan edenlerle, 2 liralık maskeleri 12 liradan satan fırsatçılara bu gözle bakınca gördük ki, kişisel sorumluluk almak çok kıymetli. Ayrıca bu süreçten kötü yanımızı tamamen yok ederek çıkma şansımız olduğunu da fark edebilecek miyiz? İnsanlığı kurtarabilecek bir aşıyı sadece kendi ülkesi için isteyen ya da “…bırakalım yaşlılar ölsün, dayanabilen yaşasın” diyen dünya liderlerinin olduğu bu gezegende, büyük bir sınama yaşadıklarımız. Biliyoruz ki, yardım, dayanışma, merhamet gibi insana özgü erdemler yerli yerinde duruyor. Bu erdemlerden her uzak düşüşümüz bizi utandırır. Bizi utandıran her davranışımız, bilincimize kara bir leke olarak kaydedilir. Bu kara lekeler ruhsal acılara neden olurlar. Onları görmek için ekranlara ve sosyal medyaya bakmak yeterli.

Ve son söz; ‘hastalıktan nasıl kurtuluruz?’ diye sorduğumuz kadar, nasıl ‘çok daha iyi insanlar oluruz?’ sorusunu sormaya ve yanıtını aramaya daha çok ihtiyacımız var bu koronalı günlerde…

Twitter’dan takip edin: @s_hablemitoglu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Mart 2020’de yayımlanmıştır.

Şengül Hablemitoğlu

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu - Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü Kurucusu ve Direktörü, Lefke Avrupa Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı. 1989 yılında Aile ve Tüketici Bilimleri Anabilim Dalında yüksek lisansını, 1996 yılında doktorasını tamamladı. 1997 yılında gittiği ABD’de Purdue Üniversitesi Kadın Çalışmaları Programı’nda misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 2008 yılında Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’ne kurucu Bölüm Başkanı olarak atandı. 2008-2015 yılları arasında Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Dekanlık görevini yürüttü. Utrecht Üniversitesi’nde 2010 yılında ‘’Aile İlişkileri’’, Nue Ulm Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde 2011 yılında ‘’Yasla Başa Çıkma ve Mentorluk’’ kurslarını tamamladı. Mayıs 2015’de Hablemitoğlu Ankara Enstitüsü’nü kurdu ve faaliyetlerini burada sürdürmeye başladı. Enstitünün çalışmaları kapsamında, özel ve kamu kurum ve kuruluşlarına yönelik bireysel ve kurumsal gelişim odaklı modüler eğitim programları, workshoplar düzenliyor; özellikle aile danışmanlığı, yasla başa çıkma ve sosyal hizmet alanına ilişkin seminerler veriyor. TÜBİTAK, BAP, AB ve Ankara Kalkınma Ajansı destekli gençler ve yaşlılarla ilgili çeşitli projelerde yürütücü ve araştırmacı olarak çalıştı. Hablemitoğlu’nun temel bilim alanına ilişkin çalışmalarının yanı sıra aile sorunları, toplumsal cinsiyet, gerontoloji alanlarında ulusal ve uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanmış makale ve araştırmaları bulunuyor. Bugüne kadar 9 kitabı yayınlandı.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend