Afganistan

19 Ağustos 2021

Yazdır

ABD Afganistan’da nasıl çuvalladı?

Afganistan’ın kontrolünün Taliban’ın eline geçmesi ABD destekli Afgan hükümetinin çöküşünün tescili oldu. ABD Başkanı Joe Biden, Nisan ayında ABD ve NATO birliklerinin Afganistan’dan çekileceğini duyurmuş, bu kararın acele ve plansız olduğuna dair eleştiriler de hemen ardından gelmişti. Biden ise eleştirilere ‘Kendi ülkeleri için savaşmaları gerekiyor’ diye yanıt vermişti.

Afganistan ve Pakistan’daki istikrarsızlıkların tarihini anlattığı 2001 tarihli Ghost Wars ve 2018 tarihli Directorate S kitaplarının yazarı Steve Coll, The New Yorker dergisinden Isaac Chotiner ile yaptığı röportajda, ABD’nin Afgan ordusunu eğitmesinin neden bu kadar zor olduğunu, ülkenin karşı karşıya olduğu insani krizleri ve Biden Yönetimi’nin, ABD’nin kendi yarattığı durum karşısındaki ölçüsüz duyarsızlığını ortaya koyuyor.

Öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Afganistan’daki siyasi çöküşün hızı birçok insanı şaşırttı. Oysa çöküşe giden yol öngörülebilirdi. Bu durum, Afgan siyasi ve askerî tarihinde daha önce de birkaç kez yaşanmıştı. (…) Biden Yönetimi göreve geldiğinde Afganistan’da 2.500 kadar asker vardı. NATO güçlerinin verdiği zayiat oranı, son birkaç yılın büyük bölümünde neredeyse trafik kazaları seviyesindeydi. Bu nedenle daha sürdürülebilir bir siyasi sonuç arayışıyla bağlantılı sürekli, daha az sayıda asker bulundurma gündemdeydi. Trump Yönetimi de bu yolu izledi, hatta Taliban ile Amerika’nın geri çekilmesi de dâhil olmak üzere bir takvimi içeren bir anlaşmayı müzakere etti. (…)

Sanırım mesele, muğlak bir istikrar derecesinin faydalarının Amerika’nın dünyanın diğer bölgelerinde sahip olduğu küçük-orta ölçekli asker bulundurmayı haklı gösterip göstermediğiydi. Washington’da söylenen bu. Biden Yönetimi’nin politikasına karşı argüman, sonsuza kadar savaş ve Taliban’ın yenilgisi değil; büyük olmayan ve çok fazla zayiat vermeyen bir asker bulundurmanın fişini çekerken gösterdiği acelenin eleştirisi olacak.”

Ordu neden kurulamadı?

Yazar, Afgan ordusunun toparlanmasının neden bu kadar zor olduğu konusunda ise şunları söylüyor: (…) “Aynısı Irak’ta da görüldü. Art arda 40 yıldan fazla süren savaşların paramparça ettiği ve ekonomisi neredeyse tamamen dış yardıma bağlı olan bir ülkede 300 bin kişilik sürekli bir ordu kurmak… Bu işe yaramaz.

İşe yarayacak olan, çeşitli aşamalarda mümkün olabileceği düşünülen şeydi; yani son birkaç yılda Kabil hükümeti adına fiili olarak tek savaş gücü olan, daha güçlü, daha tutarlı, daha iyi eğitimli bir güç oluşturmaktı. Bu güç, komando veya Özel Kuvvetler olarak anılır, ancak temelde 20 veya 30 bin kişidir. Çok fazla yatırım ve uygulamalı eğitim ile bunu yapabilirsiniz. Ama bir anda 300 bin kişilik bir ordu oluşturamazsınız. 2012 yılıydı sanırım, Pakistanlı generallerle bunun hakkında konuştuğumu hatırlıyorum. Hepsi, ‘Bunu yapamazsınız. İşe yaramayacak’ demişlerdi. Haklı oldukları ortaya çıktı.”

Sürekli istikrarsızlık

Coll, yazar Anand Gopal’ın “ABD, Afgan devletini Afganların menfaatlerini değil, Washington’ın terörle mücadele menfaatlerini karşılamak için tasarladı ve bugün bu sonuçla karşı karşıyayız” görüşüne şu sözlerle yanıt veriyor:

(…) “Bölgede ABD liderliğindeki NATO gündeminin terörle mücadele olması nedeniyle güvenliği sağlamadaki rolleri özellikle başlangıçta gerekli görülen bağımsız milisler ve komutanlara bağlılık, devlet kurma projesini baltaladı. (…) Silahlı adamlar (güç simsarları ya da savaş ağaları) bu gündemin olmazsa olmazı olarak görülüyordu ve hukukun üstünlüğü bir yana milisler siyasi hesap verebilirlikten bu kadar uzakken ve ülkenin bu kadar çok bölgesine hâkimken normal bir devlet kurmak çok zordu.

Zamanla bunun sürdürülebilir olmadığı kabul edildi ve onları daha normal görünümlü bir devlet ve anayasal ordu haline getirmeye yönelik çabalar söz konusu oldu. Ancak bu projeye hiçbir zaman hesap verebilirlik yönünde bir baskı ya da bu bölgesel milislerin etkin bağımsızlığına ve yolsuzluğa son verme eşlik etmedi. Bunun Batı tasarımının suçu olduğunu söyleyebilirsiniz, ancak bundan emin değilim. 1979’daki Sovyet işgali ile tetiklenen sürekli savaş nedeniyle 11 Eylül’de Afganistan topraklarında bu savaşan güçler vardı ve kalıcı olmak için ABD tarafından dikte edilen bir anayasal tasarıma ihtiyaç duymadılar.

Afgan devletinin tasarımıyla ilgili şu anda çökmekte olan gerçek karmaşa, sürgündeki Afganların ülkeye gelmesiyle ilgili. Irak’ta gördüğümüz dinamiğin aynısı. 70’lerin sonlarından beri savaşlar nedeniyle ülke dışına çıkmaya zorlanan çok yetenekli ve kararlı insanlar, Afganistan’daki liderlerle sık sık ne tür bir anayasal ve güç paylaşım sisteminin tasarlanması gerektiği konusunda pazarlık yapmaya çalıştı. Ülkeden hiç ayrılmamış olan milislerin gücünü çok merkezi bir anayasal tasarımda barındıracak bir sistem yaratmaya çalışıyorlardı.”

Afganları suçlamak yanlış

Coll, Biden’ın Afgan halkının ülkeleri için savaşması gerektiğine yaptığı vurgu konusunda şöyle diyor: (…)

“Amerikalı karar vericilerin son 20 yıldır Kabil hükümetindeki ortaklarıyla yaşadığı hayal kırıklığını anlayabiliyorum. Çok zorlu bir yoldu. Bu zorlukları hepsi ABD Başkanlarının, Başkan Yardımcılarının ve ulusal güvenlik danışmanlarının suçu değil.

Ancak Afgan halkının üzerine düşeni yapmadığını öne sürmek, bence sadece haksız değil, aynı zamanda çok ölçüsüz bir suçlama. Afganlar nesilden nesle devam eden savaşların yanı sıra birbiri ardına yaşanan insani krizlerin de acısını çekiyor. Amerikalılar, bunun Afganların kendi aralarında başlattığı ve dünyanın geri kalanının içine çekildiği bir iç savaş olmadığını hatırlamalı.

Bu durum Soğuk Savaş döneminde başta Sovyetler Birliği olmak üzere bir dış işgal ile tetiklendi ve o zamandan beri ülke askeri müdahalelerle kendi güvenliğinin peşinde koşan bölgesel ve küresel güçlerin savaş alanı haline geldi. 2001’den sonra ABD; 1980’lerde CIA; önce mücahitlere, daha sonra Taliban’a veya İran’a ve yandaşlarına verdiği destekle Pakistan… Bu tarihin ışığında Afganları bir araya gelmemekle suçlamak çok yanlış. (…)

Biden’ın acelesi

Alınacak çok ders var. Adil olmak gerekirse, Trump Yönetimi’nin ABD’nin geri çekilmesinin zamanlaması konusunda Taliban’a verdiği tavizler nedeniyle Biden Yönetimi’ne korkunç bir durum miras kaldı. (…) Taliban’ın taahhüdü, bu yılın Mayıs alında son birliklerin ayrılması karşılığında ABD askerlerine saldırmamaktı. Bu nedenle Biden Yönetimi, görev süresinin baskılarla dolu ilk haftalarında durumu gözden geçirdiğinde, anlaşılır bir şekilde, Trump yönetiminin vardığı anlaşmayı reddetmeye veya yeniden yazmaya çalıştığı takdirde nispeten sessiz ve ABD ordusu için istikrarlı olabilecek bir deneyimi, Yönetim’in planlarını ve dış politika önceliklerini baltalayacak başka bir kanlı muharebe turuna dönüştürebileceğinden korktu. Böylece fişi çekti ve tam olarak bu sonucu aldı. (…)

Obama Yönetimi’nin ve Trump Yönetimi’nin ilk birkaç yılındaki kararları, şu anda izlediklerimize yol açmayacak bir çıkış yolu için Afganistan’da nispeten az sayıda asker bulundurulması ve harcama yapılmasına istekli olunduğuna dair ABD içinde nadir bir siyasi fikir birliğini yansıtıyordu. Ancak Başkan, bunun saçma olduğuna ve bu tür bir arayış etrafındaki yanılsamalar olarak algıladığı şeye devam etmeyeceğine şahsen karar vermiş gibi görünüyor. Öte yandan Amerikan perspektifinden bu kadar hızlı bir kararı gerektirecek bir harcama veya savaş krizi söz konusu değildi.”

Taliban güç paylaşımı konusunda ciddi değil

Bu hızın, Taliban’ın uzun vadeli bir çözüm için hiçbir zaman iyi niyetle müzakere etmeyeceğini gösterip göstermediği sorusuna ise Coll şu yanıtı veriyor:

“Bu kesinlikle Taliban’ın ABD ve Avrupalı müttefiklerinin, Afgan hükümetinin ve toplumunun birçok kesiminin umduğu şekilde gücü paylaşma konusunda ciddi olmadığını gösteriyor. Ancak sorun, Taliban’ın iktidarı paylaşma yönündeki isteksizliğini azalttığına dair naif bir inanç değil, çünkü bunu yapmadılar. Müzakereler boyunca çok inatçıydılar. Afgan hükümetiyle çok ideolojik tarihsel meşruiyet zemininde konuşmayı bile reddettiler. Dolayısıyla Taliban’ın güvenilir uluslararası diplomasi testini geçtiğini söylemek için hiçbir neden yoktu. Zaman içinde, siyasi gelecekler hakkındaki müzakerelerin Taliban tarihinin şiddet ve devrimci hırslarının hakim olmayacağı, şiddetin azalacağı bir noktaya kademeli olarak çekilebileceği umut ediliyordu. Kolombiya’da FARC ile yapılan müzakerelere bakın. Bunlar ne kadar sürdü? 20 yıl? Sonuç hâlâ muğlak olsa da bunlar tipik olarak hızlı bir şekilde bir anlaşmayla sonuçlanan müzakereler değildir. Sürecin yavaş ilerlemesi beklenir.

Trump Yönetimi’nin anlaşmasında kusurlu olan, Taliban’ın yanlış anlaşılması değil, belirlediği zaman çizelgesiydi. Yönetim temelde müzakereleri, müzakerelerin yapılma amacına yönelik hususlardan herhangi birini gerçekleştirmeden önce ülkeden ayrılmak için kullandı. (…)”

Kritik ülke: Pakistan

Coll’un bölgeye dair kitapları, Pakistan güvenlik aygıtının -askerî ve istihbarat servislerinin- yardımı olmasaydı, Taliban’ın başlangıçta gücü eline geçirmemiş veya bu kadar uzun süre hayatta kalmamış olabileceğini öne sürüyor.

Pakistan’ın şu anda olanlara ilişkin tutumunu ise şöyle açıklıyor Coll: “Eminim olayların gelişme hızını tahmin edemediler. Ayrıca müzakerelerin rolünün ve Afganistan’da siyasi değişimin gerçekleşeceği zaman çizelgesinin, potansiyel bir Taliban hükümeti için daha fazla uluslararası meşruiyet ve güvenilirlik için bir platform oluşturmalarına izin vereceğini de beklemiş olabilirler. Onların yerinde olsam endişe duyacağım şey, bunun, Almanya gibi hükümetleri, kendi halkının iradesine karşı şeriat uygulayan bir hükümete hiçbir yardım sağlamayacaklarını söylemeye itecek şekilde gerçekleşmesidir.

Biden’in arabulucusu Zalmay Halilzad, Taliban’a, iktidarı bu şekilde ele geçirmeleri halinde kimse tarafından tanınmayacaklarını söylemeye çalışıyor. Bunu göreceğiz. 90’lı yıllarda dünyada Taliban’ı tanıyan sadece üç hükümet vardı: Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Pakistan bu sefer de onlardan biri olacak sanırım. Ama işler değişti. Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri yeni bir jeopolitik bakış açısına sahip.

Ancak Çin, doksanlarda olduğu ülke değil. Çin, Pakistan’ı ikinci bir Taliban rejimini, özellikle de ABD ve müttefiklerinin yaptırımlarına veya diğer tür baskılarına neden olabilecek olanını yönetmeye çalışırken nasıl destekleyecek? 90’larda değiliz ama Pakistan geçen seferki gibi aynı tuhaf noktada. Taliban’ın İslam yorumlarında bir tür enternasyonalizme döndüğü, El Kaide veya diğer radikal formları hoş karşıladığı, İslam Devleti’nin Afgan topraklarında kuluçkalanmasına izin verdiği ölçüde tüm bunlar, emin olun, geçen sefer olduğu gibi Pakistan’a şu ya da bu şekilde uluslararası baskı veya istikrarsızlık olarak geri dönecektir.”

Mülteci akışının Batı’da siyasi sonuçları olacak

Coll, önümüzdeki aylara ilişkin de şunları söylüyor:

“Mülteci akınları, Taliban’ın ele geçirdiği bölgelerdeki güvensizlik, Taliban’ın düşmanlarıyla nasıl başa çıkacağı konusundaki belirsizlik, toplu infazlar veya hapislerin olup olmayacağı gibi durumlarla birlikte uluslararası toplumun Afganistan’ın daha önce pek çok kez yaşadığı gibi bir başka yıkıcı insani krizle karşı karşıya olduğunu fark etmesi önemli. Buna bir de COVID krizini ve bu yazdan önce Afganistan’ın kırsal kesimlerindeki insani zorlukları ekleyin.

Afgan halkı için gelecek günler gerçekten çok karanlık. Biden Yönetimi’nin politikasını değiştirmesini beklemiyorum. Değiştirse bile Afganistan’ı bombalarla paramparça etmeden Taliban’ın ivmesini tersine çevirebileceğini zannetmiyorum. Ancak ortaya çıkan bu insani krize müdahalede sorumluluğun büyük kısmını kesinlikle üstlenebilir. Zira Afganistan’dan Avrupa’ya yeni bir yoğun mülteci akışının Batı’yı kasıp kavuracak siyasi sonuçları olacaktır.”

Bu yazı ilk kez 19 Ağustos 2021’de yayımlanmıştır.

 

Isaac Chotiner’ın The New Yorker’ın internet sitesinde yayımlanan “How America Failed in Afghanistan” başlıklı yazıdan öne çıkan bazı bölümler Nevra Yaraç tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline ve tamamına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.newyorker.com/news/q-and-a/how-america-failed-in-afghanistan

Fikir Turu

Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend