İnsan

16 Kasım 2021

Yazdır

Kendi kendine konuşurken delirir mi insan?

Bazen kendinizi, bazen de başkalarını kendi kendine konuşurken yakalar, buna şaşırır, hatta endişeye kapılırız: Acaba deliyor muyuz?

Bir klinik psikolog olarak hemen yanıt vereyim: Hayır! Her kendi kendine konuşma bir delilik eylemi değildir.

Şurası açık: Kendi kendine konuşma davranışı, doğuştan kazandığımız ses çıkarma eyleminin evrimleşmiş halidir.

Bebekler doğduktan 3 ay sonra belirgin şekilde kendi kendilerine mırıldanmaya, 6’ıncı aydan sonra ise çevrelerinde duydukları sesleri taklit etmeye başlarlar. Bu sesler 9’uncu aydan sonra ise anlamlı kelimelere dönüşür. Bebek kendi çabasıyla 2 yaşına kadar belirli bir düzeyde konuşmayı öğrenmiş sayılır.

Çocuğun kendi kendine gösterdiği çaba, kendi kendine mırıldanma ve konuşma pratiğinden ibarettir. Bu yüzden akıcı ve anlaşılır konuşmanın başladığı 2 ile 7 yaş arası dönemde çocuklarda kendi kendine konuşma eylemi çok fazla görülür. Ancak bu korkulacak bir durum değil, tam aksine, oyun oynama, arkadaşlık kurma gibi sosyal ihtiyaçların hayal ederek karşılanmasıdır.

Duygularını yoğun yaşayan çocuklar, duygu yönetiminde yetersiz kaldıklarında, yani öfkelendiklerinde, heyecanlandıklarında, mutlu olduklarında kendi kendileriyle konuşurlar. Çünkü duygusal ihtiyaçlarının hemen karşılanmasını isterler. Yanlarında da bu duygularını paylaşacak bir kişi olmazsa kendileriyle paylaşırlar.

Zamanla çocuk, dürtüsel ihtiyaçlarını dile getirirken düşünerek konuşmaya başlar ve kendi kendine konuşma davranışını da yer, mekân, zamana göre ayarlamaya çalışır. Tüm ihtiyaçlarını toplum değerlerine, gelenek-görenek ve ahlak kurallarına göre karşılamaya çalışır. Bu nedenle çocuk büyüdükçe kendi kendine konuşma davranışı azalır, ama kaybolmaz.

Deli mi, yalnız mı?

Büyüdüklerinde de kendi kendine konuşma pratiğini devam ettiren kişiler deli değildir, ama yalnız olabilir.

Yalnız insanlar, iç seslerini, kendi duygu ve düşüncelerini diğerlerinden fazla dinleyen kişilerdir. Kendilerini dinledikçe sözler birikir ve bir müddet sonra dışarı taşar.

Bu biriken sözlerin dışarı taşma hali de son derece normal bir durum zira konuşma eylemi, yukarda da anlatmaya çalıştığım gibi öğrenilmiş bir refleks. Fakat sosyal insanlar konuştuklarında kendilerini dinleyecek birilerini bulmakta zorlanmazlarken, yalnız insanların tek dinleyicisi kendileri. Üstelik bu davranışını kontrol edebildiklerinin de farkındalar.

Yalnız insan kendiyle iletişim kurar

İletişim, insanın sosyal yönünün gelişmesi için olmazsa olmaz bir davranış. Kişiler ancak iletişim kurarak kendilerini doğru yerde, doğru kişilere, doğru şekilde ifade edebilme becerilerini geliştirebilirler. Ancak kaygı bozukluğu ya da sosyal fobi gibi bazı duygu durum bozukluklarından ötürü iletişim kurmakta zorlanan kişiler için bu suskunluk beynin kabul edemeyeceği bir davranış. Bu kişiler toplum içinde konuşmamak için ya da iletişime girmekten kaçınmak için kendi kendilerine çok büyük bir baskı uygularlar. Kendilerini izole ettikleri ilk yerde de iletişim ihtiyaçlarını karşılamak için kendi kendilerine konuşmaya başlayabilirler. Bu tür kişilerin iletişimden kaçınmaları, konuşacak bir şeyi olmadıkları anlamına gelmez. Aksine, bu kişilerin de her insan kadar havadan, sudan, gündemden, siyasetten, eğitimden, ilişkilerden ve daha birçok şeyden konuşacak hem bilgisi hem de sözü vardır. Ama sorun, çözümlemeleri gereken duygu durumlarıdır.

Stres ve öfke yönetimi

Stres azaltmanın en sağlıklı ve en etkili yollarından biri de kendi kendine konuşmaktır. Çünkü stresli insanlar gün boyunca negatif duyguların etkisi altındadırlar. Bir insanın içinde stres yüzünden artan negatif duyguları, balonun içinde sıkışmış hava gibidir. Nasıl ki balonun içi tamamen havayla dolduğunda balonu patlatmadan içine tekrar hava alabilmesi mümkün değilse öfke patlaması da bunun gibidir, İnsan içinde biriktirdiği olumsuz duygularını dışarı atmak zorundadır ve bunun yolu da konuşmaktan geçer.

Eğer kişi, negatif duygu yoğunluğundan kaynaklı öfke patlamalarının vaktini bilebilirse, kimseyi incitmemek adına kendi kendine konuşarak stresini yenmeye çalışabilir. Kendi kendine konuşan insanlar, konuşmadan aklına geldiği gibi davranan insanlara göre daha otokontrollü sayılırlar. Çünkü bu kişiler öfkenin yıkıcı etkisi altında kalarak sözlerini birine doğrudan yöneltmek yerine kendi kendine konuşarak kimseye zarar vermeden öfkelerini yönetirler. Örneğin trafikte kendisine rencide edici bir şekilde korna çalan bir arabanın sürücüsüne saldırmak yerine, arabanın içinde kendi kendine söylenerek öfkesini boşaltabilir. Böylece kimseyle kavga etmeden arabayı kullanmaya devam edebilir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere öfke gibi yıkıcı duygular bir balonu şişiren hava gibidir ve bazen de kendi kendine konuşmak insanın duygusal patlama yaşamaması için insana iyi gelir.

Kendi kendine konuşmak odaklanmaya da yardımcı

Kendi kendine konuşmak, bir işe odaklanmayı sürdürmek için de en etkili eylemlerden biri.

Şöyle düşünün: Vücudumuzun beyne mesaj ileten dokunma, görme, duyma, koklama ve tat gibi beş duyusu var. Ne kadar fazla duyu organı aynı yöne odaklanırsa, odaklanma düzeyini o kadar çok yükseltmek mümkün.

Diyelim ki serbest atış yapacak bir basketbol oyuncusu… O anda topa dokunur, potayı görür. Dokunma ve görme duyusunun her ikisi de aynı göreve yönelik mesajı beyne gönderir. Beyin birbirinden farklı duyu organlarından gelen aynı mesajı önemli kategorisine alarak işler. Yapılan işin öneminin farkına varan beyin, diğer duyu organlarını da aynı yere odaklamaya zorlar. Böylece kişi farkında olmadan yaptığı iş üzerine daha da fazla odaklanır.

Kendi kendine konuşan kişi de kendi sesini duyar ve diğer duyu organlarının aynı göreve odaklanarak beyne daha kuvvetli mesaj göndermesine yardımcı olur. Yapılan işle ilgili duyu organlarından gelen mesaj aynı oldukça beyin de sadece bir konuya odaklandığı için kişinin otomatik olarak odaklanma düzeyini arttırır. Beynin bu odağı sürdürebilmesindeki en büyük görevi ise kendi kendimize konuşmak sağlar. Çünkü konuştukça duyar, duyduğumuza daha fazla bakar, baktığımıza daha çok dokunuruz.

Aynı şekilde öğrenciler de derslerini çalışırken ders konularını yüksek sesle birilerine anlatır gibi kendi kendilerine konuşarak çalıştıklarında, aynı şekildeki odaklanma döngüsü devreye girer. Çünkü burada da öğrenci kitabını eline alır, yazının yazdığı sayfaya dokunur, dokunduğu yere bakar, baktığını okur, okuduğunu duyar. Diyelim ki bir de saman sayfalı eski bir kitaptan çalışıyorsa ya da yeni basılmış bir kitabın matbaa kokusunu da hissedebiliyorsa o zaman bu kişi okuduğu sayfanın kokusunu da alır ve beyne burun tarafından da aynı mesaj iletilir. Aynı mesajı birçok duyu organından alan beyin, bu durumun önemli olduğunu fark ederek odaklanmayı daha çok arttırır. Ancak burada da bir öğrencinin bıkmadan, sıkılmadan uzun süre odaklanıp dersini çalışabilmesinde yardımcı olan eylem yine kişinin kendi kendine konuşarak çalışmasıdır.

Delirenlerin de refleksleri vardır!

Madem kendimizle konuşmak bu kadar faydalı, o zaman delirenler neden kendi kendilerine konuşurlar?

İnsanoğlunun dünyaya gelirken doğuştan getirdiği refleksleri vardır. Bu refleksler, ışığa bakınca göz kapağını kırpmak, yutkunmak ya da ses çıkarmak gibi reflekslerdir. Bununla beraber, insanoğlunun ses telleri, dil hareketleri, çene kası hareketleri ve büyüdükçe çıkan dişleri sayesinde ağzıyla ses çıkarmaya dönük refleksleri de vardır. Örneğin hiç konuşmayı bilmeyen birisinin ayağını sehpaya çarptığında, “Aaah!” diye bağırarak ses çıkartması refleks bir davranıştır.

Konuşma ise sonradan öğrenilmiş, ama yaşamımız boyunca sürdürdüğümüz bir eylem olduğu için refleks haline gelmiş bir davranış türüdür. Örneğin biri size selam verdiğinde sizin de hiç düşünmeden, “Merhaba!” demeniz bir reflekstir. Bu nedenle konuşma davranışını nasıl yaptığımızı düşünmeye gerek duymadan kendiliğinden, otomatik olarak ortaya çıkan bu eyleme sonradan kazanılmış refleks davranış diyebiliriz. Beynimizdeki konuşma merkezimiz ya da konuşmaya yardımcı organlarımız zarar görmediği sürece ömrümüzün sonuna kadar konuşma eylemimiz devam eder.

Delirenler, kendi kendilerine nasıl konuşurlar?

Bu soruyu cevaplamadan önce, “Delilik ne demektir?” sorusunun cevabını bilmek gerekir.

Delilik, en yalın tanımıyla, insanın sinir sisteminde meydana gelen kimyasal değişimler sonucunda beynin mantık, muhakeme, düşünme, farkındalık, yorumlama, öğrenme, sağlıklı ilişki ve iletişim kurma, realiteyle hayali ayırma, otokontrolü sağlama ve sorun çözme gibi becerileri kullanamayacak şekilde hastalanmasıdır.

Tanımdan da anlaşılacağı gibi birçok deliren insan doğuştan gelen ya da sonradan edinilen reflekslerini kaybetmezler. Ancak deliren insanlar bu reflekslerini ve öğrenilmiş davranışlarını doğru yerde, doğru şekilde gösterebilme becerilerini kaybetmiş kişilerdir.

Beyinlerinin hastalanması sonucu gerçek ile hayal ayrımını yapabilme becerilerini kaybedenler, görsel ya da işitsel halüsinasyonlara göre davranma ve konuşma eğilimi gösterirler. Ancak bu davranışlar kontrolsüz, anlamsız ve yerine, kişisine ya da zamana göre uygunsuzdur.

Dolayısıyla sağlıklı insanlarda kendi kendine konuşma davranışı bilinçli olarak daha fazla odaklanma, duygu yönetimi yapabilme, sesli düşünme, yalnızlık ya da iletişimsizlik gibi kişisel sorunların üstesinden gelmeye yönelik olumlu amaçlara hizmet ederken, deliren kişiler için kendi kendine konuşmak sadece bir refleks ve kontrolsüz bir eylem olarak görülür. Bu yüzden normal insanların kendi kendine konuşma davranışını delilikten ayıran en önemli faktör de budur.

Kaygılar… Kaygılar…

Bunca şeyi söyledikten sonra kendi kendine konuşma alışkanlığı olan insanların başkaları tarafından deli olarak algılanmaktan korktukları için sosyal alanlarda kaygılarının yükseldiği ve bu sebepten ötürü kendilerini sosyal ortamlardan daha fazla izole ettikleri gerçeğine de değinmek gerek. İnsanın doğasında var olan bir davranış, yani konuşma eylemi, eğer o kişinin özgüvenini kırmaya ya da kişiyi daha fazla kaygılı yapmaya başladıysa artık bu kişinin bir uzmanla görüşmesi ve düzenli psikoterapi alması gerekebilir. Ayrıca bu konu kesinlikle ötelenecek, ihmale gelecek bir konu da değildir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 16 Kasım 2021’de yayımlanmıştır.

Burcu Yarapsanlı Zayim

BURCU YARAPSANLI ZAYİM - Klinik psikolog ve yazar. 1987’de Keşan’da doğdu. Liseden yüksek derece ile mezun oldu. Maltepe Üniversitesi, Psikoloji bölümünü tam burslu olarak kazandı. 2006-2007 yılları arasında Polonya’da Warsaw School of Social Psychology’de bir dönem eğitim aldı, yurtdışı projelerine katıldı. 2009 yılında Maltepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na kabul edildi. Tekirdağ’daki ilk psikolojik danışmanlık merkezi olan Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezi’ni kurdu. 2013 yılından bu yana bu merkezde çocuk, ergen, yetişkin, çift ve ailelere yönelik psikolojik danışmanlık hizmetleri veriyor. Psikolojik gündeme yönelik köşe yazıları yazıyor. Yayınlanmış bir kitabı var: “İşler Nerede Tersine Döndü?” (Gün Yayıncılık)

guest
2 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Fırat gure
Fırat gure
24/03/2022 02:25

Merhaba hocam ben 28 yaşındayım ne zaman yanlız kaldığımda düşüncelerim beni alıp geçmişe götürüyor yaşadığım bütün olayları sırasıyla Kendi kendime bir kişinin beni duyacağı şekilde anlatıyorum benim için ne söyleyebilirsiniz saygılar hocam

En Güncel Makaleler

2
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend