“Kışın ortasında içimizdeki mağlup edilemez yaz”

Albert Camus, Veba’yı yazdığında temel meselenin şehri kuşatan değil bizi içten içe çürüten veba olduğunu düşünüyordu. Ona göre, salgın günlerinde insanda takdir edilecek şeyler kınanacak şeylerden daha fazlaydı. ‘Kışın ortasında, içimde mağlup edilemez bir yaz olduğunu fark ettim’ diye yazacaktı.

Yaşadığımız şu salgın günleri bize günlük hayatın nasıl olup da birden tepetaklak olabileceğini gösteriyor. İşlerini, sağlık ve sevdiklerini kaybedenler, bugün çok daha zor bir güne uyandılar. Endişe kol geziyor. İçimizi kemiren sorular: Dünya eğer asla bir daha aynı dünya olmayacaksa ne yapacağız biz? Bu buhrandan güçlenerek çıkabilir miyiz? Bizi biz kılan alışkanlıklarımız buharlaşıp gittiğinde bizden geriye ne kalacak? Tutunabilecek miyiz bu yeni tekinsiz dünyaya? Cesaret, bir düşünüre göre, ‘yokluğa karşı varlığı savunmaktır’. Çantada keklik saydığımız pek çok şeyi kaybettik, şimdi geriye yaslanıp yaşadıklarımıza yeni bir anlam vermek zorundayız. Varlığı savunmak: Dünyaya, dostlarımıza, insanlara anlamlı ve değerli bir şeyler sunabilmek. Bizi zorlayan durumlar kendimizi yeniden keşfetmemizi ve bizim için neyin önemli olduğunu gözden geçirmemizi sağlar. Istırap ve bozgun bize öğretir. Her yenilgide vaktini bekleyen bir zafer narası saklıdır.

Ani krizler hayatlarımızın dengesini alt üst eder. Bize kaderden sığınacağımız bir saçak altı bırakmaz birden bastıran sağanak, ansızın kopan fırtına. Varlığımızın özüne yönelik bir tehdit söz konusudur, bir virüs salgını işte bizi ekin gibi biçer, günübirlik hayatın alışkanlık ve düşünme biçimleri artık işe yaramaz.

Felaketleri nasıl özümsediğimiz, onlardan hangi dersleri çıkardığımız ve onları nasıl aşacağımız bizi insan olarak büyütecek seçimlerle olur. Geçiş ve dönüşümler olmadan insan hayatı durgunlaşır, insan gelişimi duraklar. Ama değişimler öyle tatlı tatlı da gerçekleşmez hemen, kafa karışıklığı ve kaos hayatlarımızı hallaç pamuğu gibi atar. Sanki bir daha sükûn bulamayacakmış gibi tedirgin oluruz. Bir tekinsizlik, bir emniyetsizlik hissi dünyayı bize bir yurt olmaktan çıkarır. Kriz olağan dışı bir stresle karşılaştığımız ve geçmişin alışkanlıklarını değiştirmemiz gereken bir dönemdir, değişen o dünyaya uyum sağlayabilmek için daha esnek olmamız gerekir.

Augenblick. Karar anı. Geçmişi, bugünü ve geleceği aynı anda gördüğümüz, önümüzdeki sisin dağıldığı o belirleyici an. Dem. Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. ‘Özü istiyorsan kabuğu kır’ demişti bir bilge, kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım.

Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır. Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak olmuş olanın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.

Varlığın birbirine bağımlı olduğunu unuttuk. İnsan hayatları ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği gibi bütün varlık da birbirine bağlı ve bağımlıdır. Bu dünya ağaçların, derelerin, kuşların ve böceklerin de yurdu. Teknik ilerleme sayesinde insan gezegenin sıradan sakinlerinden birisi olmaktan çıktı ve efendisi oldu. Tabiatı kendi çıkarları için tımar etti, ekosistemi bozdu. Bu ilerleme bizim için hayatı kolaylaştırdı belki ama iklim değişikliği sonucu küresel ısınmanın yarattığı korkunç olaylar geleceği tehdit eder hale geldi. Görmezden geldiğimiz zaman sadece yeni felaketlere davetiye çıkaracağız.

Cesaret ve merhamet salgınıyla direnmek

Kovid salgınından çok önce başlayan bir bencillik salgını bizi bir ‘felaketler çağı’nın eşiğine getirip bırakmış bulunuyor. Artık felaketler ülke seçmiyor ve burada üstün finans veya askeri gücünüzle ezebileceğiniz bir düşman da yok. Bir çıkış yolu bulacaksak eğer bizi bu noktaya getiren hastalıklarımızı doğru teşhis etmekle başlamalıyız. Bu salgında nasıl davrandığımız ileride tarih kitaplarına konu olacak bir hikaye içerebilir. Virüs salgınına, cesaret ve merhamet salgınıyla direnmeliyiz. İnsan erdemini baş tacı ederek ve insan türü olarak gezegenimize ve birbirimize karşı işlediğimiz suçlarla yüzleşerek.

Yarattığımız uygarlık insanın insanla, insanın tabiatla bağını kesti ve bizi boş, anlamsız bir evrende kazazedeler haline getirdi. Bir bilinç değişimi gerekli. Bu trajediden en önemli dersleri çıkararak ayrılırsak belki muhtemel felaketlere karşı kendimizi bağışık kılabiliriz. Tabiatı ve evreni ateşe vermekten vazgeçmeliyiz. İçimizde dinmek bilmeyen tamahkarlığı bastırmalı, birbirimizle kıyasıya bir rekabet içinde itişmek yerine, bir ihtimam ve dayanışma ahlakını çoğaltmalıyız.

Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var.

İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz? İnsandan insana giden duygusal mesafeyi nasıl kısaltacağız? Ya düştüğümüz yerden birbirimizi kaldıracak ve tabiata hürmet göstereceğiz, ya da kibrimizin esiri olmaya devam edecek ve tabiatın geri dönüşünü bekleyeceğiz. Sonra belki yüz yıl sonra, gezegenin bir köşesinde ateş yakmaya çalışan bir topluluk aralarında şöyle diyecek: ‘Bir zaman önce buralarda büyük bir insan medeniyeti yaşamış ama dizginlenemeyen kibirleri yüzünden telef olmuş, yitip gitmişler…’

Twitter’dan takip edin: @mkemalsayar

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 9 Nisan 2020’de yayımlanmıştır.

Kemal Sayar

Prof. Dr. Kemal Sayar, psikiyatri profesörü. İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’nde klinik şefliği, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Sayar, Hayat Teselli Bulmaktır (Timaş Yayınları, 2013) ile Başı Sınuklar için Kılavuz (Kapı Yayınları, 2019) ve Dünyaya Geldim Gitmeye (Turkuvaz, 2019) başta olmak üzere yirmiyi aşkın kitaba imza attı.

2
Yorumu Gör

avatar
Hamza Sofuoğlu
Ziyaretçi
Hamza Sofuoğlu

Selamun aleyküm Muhterem hocam yazını güzel buldum yalnız iki yerde, küresel ısınmanın (yarattığı) korkunç olaylar. (Yarattığımız) uygarlık insanın yazınızda yaratma kelimesi geçiyor yaratmak yalnız Allah’a mahsus değil mi takdirinize sunuyorum. Allah’a amanet olun.

Send this to a friend