19 Kasım 2021

İnsan

Yorum yap

Yazdır

Son derviş – Sezai Karakoç!

Yargımı daha ilk baştan söyleyeyim: Sezai Karakoç, büyük bir şair. Ama o, şair olmakla yetinmez, aynı zamanda düşünürdür, parti başkanıdır, yayıncıdır.

İslamcı şiirin heceye hapsolup tıkandığı noktada zuhur etmiş, yetinmemiş, şiir alanında yetiştirdiği birçok ‘mürid’ini, kurduğu partiyle politik tavır almaya da yönlendirmiştir.

Bu kadar genci yetiştirmek için Diriliş dergisini günlük, haftalık, aylık olarak, kesintilerle yayımlamıştır. Dergi, bir ‘edebiyat’ dergisi olmaktan öte, bir düşünce, bir misyon dergisi olmuş, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sundan almış olduğu bayrağı ileri taşımış, dağıtım zorluklarına rağmen, gönüllü gençlerle belli noktalara ulaşabilmiştir.

Prof. Dr. Turan Karataş’ın şu tespitinin bir bölümünde isabet vardır: “Doğu’nun ve Batı’nın uygarlıklarına, düşünce oluşumlarına ve sanatına dair zengin müktesebatı ve eserleriyle bir mütefekkir, ortaya koyduğu ürünleriyle ve sanatın bilhassa şiirin kuramını da iyi bilen özelliğiyle bir sanatkârdır. Ülkemizde hâkim gözüken ‘yazınsal iktidar’ ya da ortam tarafından ‘elden geldiğince duyulmamaya, görülmemeye’ çalışılsa da Sezai Karakoç’un edebiyat ve düşünce tarihimizdeki yeri kalıcılaşmış bir mevkiidir.”

Karataş’ın vurguladığı ‘sessizlik suikastı’ yerinde bir tespittir. Bu, edebiyat dünyamızın bir hastalığıdır. Sezai Karakoç gibi bir şairin Kemalist ve sosyalist kesimce, çoklukla, ancak “Monna Rosa” ve “Balkon” şiirleriyle bilindiğini söyleyebiliriz. Şiir kitapları Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Cemal Süreya gibi baskı üstüne baskı yapan şairin, Tanpınar’ın ifadesiyle ‘sessizlik suikastı,’na uğraması, şiir adına, kültür adına utanılacak bir durumdur.

Köklü bir geleneğin sürdürücüsü

Sezai Karakoç, şiiriyle büyük, düşünceleriyle de ilginçtir. Yayımladığı Diriliş dergisi ve sözcülüğünü ettiği ideolojisi, köklü bir geleneğin sürdürücüsüdür. Batılılaşma hareketiyle birlikte, bu anlayışa tepki olarak doğan İslamcılık, ülkemizde canlı ve geniş bir damar olarak kendisini duyumsatmış, düşünce alanından öte, şiirde de ‘mücadele’sini vermiştir. Hatta Türkçü şair ve yazarlar bile, İslami kültürle yetişmiş olmaktan kaynaklanan bir zeminden yola çıktıkları için, onların Türkçülüğü de İslamcı anlayışla iç içedir. Bu da soy Batıcıların ‘tedbirli’ olmalarını, teyakkuzda bulunmalarını gerektirmiştir!

Sezai Karakoç, hakkında tezler yazılmış, dergilerde özel sayılar yayımlanmış bir şairdir. Hayranlarının, onun düşüncelerini ‘kuşatıcı ve derinlikli’, hiçbir eleştiriye tâbi tutmadan bakışını ‘özgün’ bulmaları anlaşılır bir durumdur. Ama asıl çaba, yayımladığı dergiyi “Bir Uygarlık Tasarımı Olarak Diriliş” diye sunanların ‘tasarlanan’ bu uygarlığın köklerini söyleyip geçmekle yetinmeyip o derginin/ düşüncelerin nereden kaynaklandığını, hangi kaynaklardan el aldığını, Karakoç’un bu akıma kattığı yeni düşüncelerin neler olduğunu sergileyebilmektir.

Baudelaire – Garipçiler – İslamcı Şiir

Necip Fazıl, bohem hayatı şiirleştirdiği Baudelaireyen şiirlerden sonra, Şeyh Abdülhâkim Arvasî ile tanışınca (1934), mistik dünyası allak bullak olur; Baudelaireyen şiiri ‘dinsel bir içeriğe dönüşür’; şair, daha önce yazdığı kimi şiirlerini reddeder hatta.

Muhafazakâr kesim, Garipçilerin ortalığı ‘herc ü merc’ etmelerine tepki gösterse de, ‘modernleşme’ için Karakoç’un onu ‘yasallaştırma’sını bekleyeceklerdir!

Sezai Karakoç, bir süre sonra ‘hoca’sı Necip Fazıl’ın ‘hece’sini terk edip serbest nazma döner. Karakoç’un bu yaklaşımı, bütün İslamcı şiire yön verir. Muhafazakârlık adına serbest nazmı ‘yozlaşma / Batı taklitçiliği’ diye niteleyen muhafazakârlar, Karakoç’un bu ‘yenilik’e kucak açması sonucu, onu sahiplenirler. Böylece Karakoç ‘devrimci’ bir görevi yükümlenir.

Omzunda gökleri taşıyan çocuk

Sezai Karakoç’un şair kimliği –kendisi her ne kadar bundan şikâyetçiyse de- her zaman düşünür kimliğinin önündedir. Düzyazılarında bile şiirsel bir dil kullanır; sık sık mecazlara başvurur. Onun içindir ki düşünce yazılarında, kullandığı şiirsel dil yüzünden, söyledikleri ‘tevil’e1 yatkındır; tıpkı dinsel kitaplardaki anlatım gibi. Mevlânâ için o nefis mecazı kullanırken şiirsel bir haz sunmuş olur okura: omzunda gökleri taşıyan çocuk.

Gerçi Karakoç’un anlatımı, istiareli2 anlatımı temel edinen, uzun ve karmaşık, müphemiyet içeren cümlelerle düşüncesini çok dolaylı anlatan Necip Fazıl’ınkinden çok daha güzeldir.

Necip Fazıl’ın dili, muhatabını aşağılama, ötekileştirme konusunda müthiş bir polemik dilidir. Derviş tıynetli olan Sezai Karakoç, düşünce kozasını örerken, kimseyle polemiğe girmez, müthiş alçakgönüllüdür. Bu bakımdan ona çağdaş bir ‘melami’, mala mülke değer vermeyişi nedeniyle ‘kalenderi’ de diyebiliriz.

Karakoç, anlatım konusunda ustasından el almışsa da, anlatımının şiirselliği, Necip Fazıl’dan fersah fersah öndedir. Karakoç’un yazılarını okurken, sanırsınız ki şair, cezbeye uğramış bir şamandır ve trans halindeyken sözleri kaleme almıştır.

İdeolojik bakış

Muhafazakârlar ‘ideolojik bakış’ sözünü, sosyalistler için küçümseme, ötekileştirme amacıyla kullanırlar. Oysa ‘ideoloji’, insanın maddi hayat pratiğinin belirlediği zihin durumunun genelleşmiş; ama bütünselleşmemiş ifadesidir. Bu nedenle ‘ideoloji’siz insan yoktur.

Karakoç’un ‘inanç ve görüşler sistemi’nin dışında olduğu söylenemez. Parti lideri olmak bir yana, ileri sürdüğü düşüncelerin bütünü ‘sistematik’tir. Bu sistematiğin önemli sakıncası da, sisteme ters gelen bir olgunun görülmek istenmemesi ya da bağlamının dışında değerlendirilmesidir.

İdeolojik bakış, ülkemizde çifte standardı yaygınlaştırmıştır. Bir Kemalist Ata’sını nasıl eleştirilmezlik zırhına büründürüyorsa, muhafazakâr sosyalistler de Lenin’i, İslamcılar da şeyhlerini –sözgelimi Abdülhâkim Arvasî’yi, Abdülaziz Bekkine’yi, Said-i –Nursî’yi- böyle bir zırha büründürürler.

Batılılaşma öncesi Osmanlı’yı yüceltmesi, onun eksiğini, yanlışını görmeyişi, Karakoç’un tarihe ideolojik bakmasından kaynaklanmaktadır.

Sezai Karakoç’un hilesi

Sezai Karakoç için “sıkışmış, sıkıştırılmış deha” diyen çok yakın arkadaşı Cemal Süreya şöyle yazar:

“1950’li yıllarda bir hilesini yakalamıştım. Necip Fazıl kendisinden borç ister; o da her seferinde cebindeki parayı son kuruşuna kadar verirdi. Sonunda kendisi aç kalırdı. Buna bir çare düşündü. Marmara Kıraathanesi’ne giderken, özellikle de aybaşlarında yanında daha az para taşıyordu. Az dedim ya, o kadar da az değil. Maaşının yarısı kadar. Sanırım Karakoç’un hayatında tek oyun budur. Başka bir yerde de yazmıştım, üniversite yıllarında burslarını kırdırıp üstada verirdi.”3

Ve tasavvuf… Ve Mevlânâ…

Sezai Karakoç’un, İmam Rabbani çerçevesinde bir tasavvufu yaşadığını biliyoruz. Şair, ‘heteredoksi’yi İsmaililer üzerinden okumaktadır. Bu nedenle, Mevlâna’yı, Yunus’u ortodoks olarak değerlendirmektedir.

Karakoç, Varlık dergisinin çok satan Türk Klasikleri dizisini örnekseyerek, alternatif bakış açısıyla üç şair hakkında küçük kitaplar yazar: Mevlânâ, Yunus Emre, Mehmet Âkif. Satış bakımından en geride olanı Mevlânâ’dır.

Oysa Karakoç, Mevlânâ’yı ‘kalb’ gözüyle okur. Okurun da ‘kalb’ine seslenir. Bu da onu çok öznel yargılara götürür. Karakoç, okurundan da kendisini, şeyhinin sohbetine katılan bir mürit gibi vecd içinde dinlemesini bekler.

Sezai Karakoç’un Mevlânâ algısı, Osmanlı’nın, Cumhuriyet’in öteki inançları dışlayıp Sünniliği devletleştirdiği gibi, Mevleviliği devletleştirmesinden kaynaklanır.

Doğu’nun devleti, Batı’nın cumhuriyeti

Karakoç, “İslâm medeniyetinin devlet biçimi ila, Batı devlet biçimlerinin en ilerisi ve en çok ilerlemesi mümkün olanı demokrasi arasında bir benzerlik ve paralelizm vardır.” derken, Batı devletlerinin feodal ve burjuva biçimleri arasında bir ayrım yapmaz. Benzerliği ‘parlamento’ ile ‘şûra’ üzerinden kurar.

Sezai Karakoç, aşağıdaki düşünceleri serd ederken, gerçeği değil, tahayyülündeki İslam devletini anlatır:

“Demokraside prensip olarak kontrol eden merci halktır ve kontrol orada biter. İslâm’daysa halk da kontrol edilir; çünkü: demokraside halk başlarını seçer sadece; İslâmlıktaysa halk başkanını seçtiği gibi, başkan da halkı seçer. Yani batı demokrasilerinde aşağıdan yukarıya doğru tek yönlü bir hareket olduğu halde, İslâm’da aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya doğru gelişen çift katlı bir hareket, çift katlı bir demokrasi vardır.”

İslâm’da halkın da denetlendiğini söyler, ama bu fiili kimin yerine getirdiğini söylemez.

Son derviş

Şunu söylemeliyim: Karakoç’un düşüncelerinin çoğuna katılmam. Ama onun ileri sürdüğü düşünceleri eleştirirken dahi önümü hep iliklerim. Çünkü o, ömrünü inancına adamış, Âkif gibi, Fikret gibi bir tutarlılık simgesidir. Ayrıca Şeyh Galip’ten bu yana yetişen on büyük şairden biridir ki, her dile böylesine yetenekli şair nasip olmaz.

Karakoç, ayrıca donanımlı bir İslamcıdır. Ardyetişimi güçlüdür. Diriliş Haraketi’nin, İslam dünyasının önemli düşünürleri Mevdudi, el Bennâ, Ferit Vecdi, Reşit Rıza, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Muhammet İkbal, Mehmet Âkif, Said-i Nursî, Karakoç tarafından özümsenmiştir.

Sosyolog Bahattin Cizreli, “Kinik İslamcılığın Eleştirisi” adlı makalesinde İslâmcı dört düşünürü ‘kinik’ olarak niteliyor. Öbürleri için söylemeyeyim ama Sezai Karakoç’u kinik olarak nitelemek benim ölçülerimin dışındadır. Gerçi Cizreli’nin kinikler için saydığı özelliklerden ‘erdeme ulaşmak için dünya hazlarından tümüyle vazgeçme’, ‘dışsal iyiler olan şöhret, talih, lüks, duyumsal hazza karşı içsel iyiler olan ruh dinginliği, hakikat ve karakter bağımsızlığı’, ‘doğruları yaşamak’, ‘lükse olan bağımlılık’tan uzak durmak’ gibi özellikler Karakoç’ta vardır. Ama…

Karakoç’u kiniklikle nitelemek yerine bizim kültürümüzde önemli yeri olan Melâmî-Kalenderi meşreplikle nitelemek daha doğrudur. O, bütün Melâmî-Kalenderîler gibi lüksten, gösterişten, kibirden, bencillikten uzak, erdemli bir insan olarak, Diriliş dergisiyle, kitaplarıyla düşüncelerini serdetmiş, kendi köşesinde, öne çıkmaktan utanır bir halde yaşamıştır.

Düşüncelerini açıklarken, konjonktürün rüzgârından etkilenmemiş, inandığını, hiçbir güce dayanmadan, hiçbir güce taviz vermeden dillendirmiştir. O, bütün Melâmiler gibi ‘ben’ini (ego) silip yok etmiştir!

Denilebilir ki o XII. yüzyıldan elimizde kalan son ‘derviş’tir!

Not: “Sezai Karakoç’un Coğrafyası”, Klaros Yayınları, 2020

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 19 Kasım 2021’de yayımlanmıştır.

  1. Bir söz veya davranışa bilinen anlamından başka bir anlam verme, başka bir mânâ ile yorumlama…
  2. Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka varlığının adıyla anma sanatı.
  3. Cemal Süreya; 99- Yüz, Kaynak Yayınları, İstanbul 1991, s. 307

Sabit Kemal Bayıldıran

Sabit Kemal Bayıldıran - Yazar, araştırmacı, eleştirmen ve öğretmen. Tarım işçisi Cemile Bayıldıran ile tarım işçisi İsmail Bayıldıran'ın oğlu olarak 1944’de, Adana’da doğdu. İlköğrenimini Havuzlubahçe İlköğretim Okulu’nda, orta öğrenimini ise İstiklal Ortaokulu'nda tamamladı. 1953 yılında Adana Erkek Lisesi'nden mezun olup İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nün Edebiyat Bölümü’ne girdi. Mezuniyet sonrası Aksaray Lisesi Türkçe öğretmenliğine atandı. Adana, Bursa ve Balıkesir’de çeşitli okullarda Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Ece Ayhan'ın "Meçhul Öğrenci Anıtı" adlı şiirine yönelik incelemesi "e" (entellektüel) dergisi tarafından 1999'da En İyi İnceleme Ödülü’ne değer görüldü. 2009 yılında o vakte kadar yayınlanmış olan eserleri gözetilerek Orhan Kemal Özendirme Ödülü'ne layık bulundu. Evli ve dört çocuk babası olan Sabit Kemal Bayıldıran hâlen Mersin'de yaşıyor. Başlıca eserleri: Günümüz Şiiri Üzerine Yazılar (2004), Edebiyatımızda Şiirler Sözlüğü (2013), Halklar Mahşeri Kocavezir (2015), Şiirin Halleri (2015), Şiire Bakma Durağı (2017), Şiir, Her Zaman (2019), Aşk Her Zaman – Eleştirinin Eleştirisi (2020)

guest
1 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Merve Açıkalın
Merve Açıkalın
23/11/2021 13:04

https://www.sakaryadanhaber.com/amp/haber/8300131/diplomatlardan-ustad-sezai-karakoca-ziyaret

saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz Üstadı

merve Açıkalın

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend