NATO Ankara Zirvesi: İttifaktaki tarihi dönüşümün başarısı neye bağlı?

Ankara 7-8 Temmuz’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. NATO nasıl bir dönüşümden geçiyor? Bu süreç Türkiye açısından ne tür fırsat ve riskler barındırıyor? NATO, Varşova Paktı deneyiminden ne tür dersler çıkarabilir? Prof. Aylin Ünver Noi yazdı.

Ankara 7-8 Temmuz tarihlerinde 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Daha önceki NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirve’lerinde olduğu gibi bu zirvede de NATO üye devletleri İttifakın mevcut durumunu değerlendirip stratejik yönüne karar verecekler.

Türkiye daha önce 2004 yılında İstanbul’da 17. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış; bu zirvenin en önemli çıktılarından biri olan İstanbul İşbirliği Girişimi, NATO ile Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik iş birliğini kurumsallaştırmayı hedeflemişti. Söz konusu girişim, 2003 Irak Savaşı sonrası Orta Doğu’da artan güvenlik kaygıları neticesinde gerçekleştirilmişti.

2004’ten bu yana neler değişti?

Günümüzde uluslararası sistemin ve güvenlik ortamının dinamikleri 2004 yılındaki koşullardan belirgin biçimde farklılaş. Özellikle ABD’nin Avrupa güvenliğinin temel sağlayıcısı konumunu yeniden değerlendirmesi, Washington’un NATO içindeki geleneksel liderlik rolüne ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi. ABD’nin Avrupa güvenliğinin mali yükünü büyük ölçüde üstlendiği dönem sona ererken, Washington’un 75 yılı aşkın süredir sürdürdüğü NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı (SACEUR) görevini Avrupalı müttefiklere devretmesi tartışılıyor.

Bunun yanı sıra Grönland meselesi nedeniyle ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında yaşanan gerginlik, Kanada’yı 51. eyaleti yapacağı açıklamaları ile ABD ve Kanada arasında ortaya çıkan güven sorunları, ABD’nin ittifak üyeleri ile görüşmeden aldığı İran Savaşı kararı bu savaşın ittifak üyelerine güvenlik ve ekonomilerine etkileri, devam eden Ukrayna Savaşı ve Rusya’dan kaynaklanan güvenlik tehditleri, NATO’nun karşı karşıya bulunduğu stratejik ortamı daha karmaşık hale getiriyor. Ayrıca artan jeopolitik rekabet ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en yoğun çatışma dönemlerinden birinin yaşanması, küresel güvenlik risklerini daha da artırıyor.

Bu gelişmeler, NATO içerisinde geleneksel olarak kabul edilen ortak tehdit algısının ve dayanışma anlayışının yeniden tanımlanmasına neden oluyor. Her ne kadar ittifak tarihinde üyeler arasında çeşitli görüş ayrılıkları yaşanmış olsa da, günümüzde stratejik öncelikler ve tehdit değerlendirmeleri konusundaki farklılaşmanın daha görünür hale geldiği gözlemleniyor.

Tarihsel perspektif: Varşova Paktı deneyiminden çıkarılabilecek dersler

Uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün NATO üzerindeki etkileri, kaçınılmaz olarak Soğuk Savaş döneminin diğer büyük askerî ittifakı olan Varşova Paktı ile karşılaştırmaları gündeme getiriyor.

NATO, 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki nüfuzunun sınırlandırılması ve kolektif savunmanın sağlanması amacıyla kurulmuş bir savunma örgütü iken, Varşova Paktı 1955 yılında Sovyetler Birliği liderliğinde sosyalist blok ülkelerinin askerî ve siyasi koordinasyonunu sağlamak amacıyla oluşturulmuştu.

Varşova Paktı’nın çözülmesinde belirleyici olan temel faktörlerden biri, ittifakı ayakta tutan iki kutuplu uluslararası sistemin ortadan kalkması ve ortak tehdit algısının geçerliliğini yitirmesiydi. Bununla birlikte, örgütün dağılması yalnızca uluslararası sistemdeki değişimlerle açıklanamaz. İttifakın iç yapısındakikurumsal ve siyasi sorunlar da çözülme sürecini hızlandırmıştı.

Varşova Paktı içerisinde karar alma süreçleri büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nin belirleyici etkisi altında şekillenmekteydi. Sovyetler Birliği’nin diğer üyeleri eşit ortaklar olarak değil, vasal devletler olarak değerlendirmesi, ittifakı zayıflatan önemli bir unsur olmuştu. Üye devletlerin Sovyetler Birliğine ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkileri içerisinde tutulması, bağımsız dış politika üretme kapasitelerinin sınırlandırılması ve örgütün giderek Sovyet ulusal çıkarlarının bir aracı haline gelmesi, sistemin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkilemişti.

1980’li yılların sonlarında Mihail Gorbaçov tarafından uygulamaya konulan glasnost ve perestroykareformları, Sovyet sisteminin dönüşümünü hızlandırırken Doğu Avrupa üzerindeki kontrol mekanizmalarının da zayıflamasına neden olmuştu. Ayrıca, ABD’nin 1983’de uygulamaya koyduğu Yıldız Savaşları projesi olarak bilinen Strategic Defense Initiative (SDI) Sovyetler Birliği ekonomisine etkisi olumsuz olmuştu. Değişen uluslararası ortamda Varşova Paktı üyesi devletler, Sovyetler Birliği ile olan mevcut ilişkilerinin ekonomik kalkınma ve uluslararası entegrasyon hedefleri açısından bir engel oluşturduğunu değerlendirmişti. Bu nedenle söz konusu ülkeler, Soğuk Savaş sonrası dönemde Batılı güvenlik ve ekonomik kurumlarla bütünleşmeyi tercih etmiş ve sonuç olarak Varşova Paktı 1991’de dağılmıştı.

NATO’nun Dönüşümü: Varşova Paktı’na Yakınsayan Unsurlar

Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ortaya çıkan gelişmeler NATO’nun doğrudan Varşova Paktı ile benzer bir çözülme sürecine girer mi sorusunu gündeme getirdi.

Aslında iki ittifakın farklı tarihsel bağlamları içerisinde bazı yapısal benzerliklerin son dönemde hem uluslararası sistemdeki değişiklik hem de ittifak üyelerinin dış politika yaklaşımlarındaki değişiklikler ile ortaya çıkmaya başladığı ileri sürülebilir. Özellikle ABD’nin NATO’yu yalnızca kolektif güvenlik mekanizması olarak değil, aynı zamanda müttefiklerin daha fazla mali ve askerî sorumluluk üstlenmesi gereken bir platform olarak değerlendirmesi, ittifak içerisindeki tartışmaları derinleştiriyor.

Varşova Paktı’nın çözülme sürecine etki eden üyeler arasındaki eşitsizlik algısı önemli bir rol oynamıştı. Benzer şekilde günümüzde bazı Avrupalı müttefikler, ABD’nin NATO içerisindeki liderlik anlayışını eşit ortaklıktan ziyade hiyerarşik bir ilişki modeli olarak değerlendiriyor. Özellikle ABD’nin son yıllarda kendi çıkarlarını ön planda tutan “önce Amerika” yaklaşımının bu benzetmenin yapılmasına sebep olduğunu söylemek mümkün.  NATO’nun tek taraflı olarak ABD gibi baskın güç tarafından yönetilmesi ve üye devletlerin iç siyasetine ABD tarafından müdahaleler Soğuk Savaş döneminin Varşova Paktı reflekslerine benziyor.  

Avrupalı müttefiklerin ABD’yi nasıl gördüğüne dair anketlerde bu durum, ittifakın iç dengeleri açısından dikkat çekici bir tartışma alanı yaratıyor. Washington, Avrupa’yı ortak değerlerle birbirine bağlı bir ortak olarak değil, stratejik bir rakip olarak görüyor algısı ortaya çıkıyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin gerçekleştirdiği Haziran 2026 anketine göre, Avrupalıların ise sadece %11’i ABD’yi müttefikolarak görmekte çoğunluk ABD’yi gerekli ortakolarak konumlandırıyor.

NATO’nun dönüşümü

Diğer taraftan, küresel ekonomik rekabetin yoğunlaşması ve savunma harcamalarına ilişkin yük paylaşımı tartışmalarının artması, NATO’nun gelecekteki işleyişine ilişkin yeni soruları da gündeme getiriyor. Washington’un Avrupalı müttefiklerinden daha yüksek savunma harcamaları talep etmesi ve Avrupa’nın güvenlik sorumluluklarını artırma yönündeki beklentileri, ittifak içerisinde yeni bir görev ve maliyet paylaşımı düzeninin şekillenmesine yol açıyor.

Bununla birlikte NATO ile Varşova Paktı arasındaki temel farklılıkların da altını çizmek gerekiyor. NATO, demokratik siyasi sistemlere sahip devletlerden oluşan ve konsensüs temelli karar alma mekanizmalarına dayanan kurumsal bir yapıya sahip. Ayrıca ABD’de 2023 yılında kabul edilen yasal düzenleme ile başkanın Kongre onayı olmaksızın NATO’dan tek taraflı çekilmesinin sınırlandırılması, ittifakın kurumsal dayanıklılığını güçlendiren önemli bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Dolayısıyla mevcut gelişmeler NATO’nun dağılmasından ziyade, ittifak içerisindeki güç dağılımının ve işlevsel rol paylaşımının yeniden yapılandığı bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin savunma harcamalarını artırması, ortak savunma projelerine daha fazla yatırım yapması ve stratejik özerklik tartışmalarını hızlandırması, bu dönüşümün en belirgin göstergeleri arasında yer alıyor.

Değişen güvenlik mimarisinde Türkiye’nin stratejik konumu

NATO içerisinde yaşanan dönüşüm, Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor.

Riskler

Karşılaşılan temel zorluklardan biri, Avrupa savunma entegrasyonunun derinleşmesi sürecinde Türkiye gibi Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO ülkelerinin karar alma ve finansman mekanizmalarına ya dahil edilmemesi ya da sınırlı ölçüde dahil edilmesiTürkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olmasına rağmen, Avrupa güvenlik mimarisindeki bu dönüşümün neticesinde bazı kurumsal süreçlerde dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.

Avrupa’nın NATO içinde daha fazla yük paylaşımı ve sorumluluk alması beklentileri bir taraftan gerçekleşirken buna paralel Avrupa Birliği’nin savunma alanında hızlandırdığı insiyatifler ve savunma sanayi yatırımları ve projeleri ile savunma alanında stratejik otonom hedefi olan bir Avrupa Birliği karşımıza çıkıyor.

NATO dağılmıyor ancak ona rakip bir yapı, NATO-AB işbirliğine zarar verecek bir oluşum ve AB üyesi olmayan NATO üyelerini dışlayan bir yapınınNATO’ya etkisi olumsuz olabilir; bu nedenlerden ötürü bu girişimlerin dönüşüm sürecine etkisi dikkatli bir şekilde ele alınmalı.

Fırsatlar

Bununla birlikte ortaya çıkan fırsatlar da dikkate değer. ABD’nin güvenlik sorumluluklarının belirli bir bölümünü Avrupalı müttefiklere devretmeye yöneldiği mevcut konjonktürde Türkiye’nin jeostratejik konumu, askerî ve savunma sanayi kapasitesi ve operasyonel deneyimi daha fazla önem kazanıyor. Karadeniz, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Kafkasya gibi kritik jeopolitik bölgelerin kesişim noktasında yer alan Türkiye, yalnızca bölgesel güvenliğin değil, aynı zamanda NATO’nun geniş ölçekli stratejik planlamasının da merkezi aktörlerinden biri haline geliyor.

Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz güvenliğinin artan önemi, Orta Doğu’daki savaşlar ve Hürmüz krizi, enerji arz güvenliği ve tedarik zincirleri ile ticaret yollarının güvenliği, düzensiz göç hareketleri, terörle mücadele ve bölgesel kriz yönetimi gibi alanlarda Türkiye’nin rolünü daha görünür kılmıştı. Bu bağlamda Türkiye, NATO’nun gelecekteki güvenlik mimarisinde yalnızca bir üye devlet olarak değil, aynı zamanda ittifakın stratejik yönelimlerini etkileyebilecek kapasiteye sahip bir bölgesel güç olarak değerlendirilebilir.

NATO 3.0’ın başarısı neye bağlı?

NATO, kuruluşundan bu yana karşı karşıya kaldığı en kapsamlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. ABD Savunma Politikaları Müsteşarı Elbridge Colby bu dönüşümü “NATO 3.0” versiyonu olarak adlandırıyor,NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise ittifakın tarihindeki en büyük dönüşümlerinden biri olduğunu ifade ediyor.

Değişen uluslararası sistem, büyük güç rekabetinin yeniden yükselişi ile beraber ittifak içindeki yük ve sorumluluk paylaşımı NATO’nun kurumsal yapısını ve işleyiş biçimini yeniden şekillendiriyor. Bu dönüşümün başarısı, üye devletlerin ortak tehdit algısını koruyabilme, dayanışma mekanizmalarını sürdürebilme ve değişen stratejik koşullara uyum sağlayabilme kapasitesine bağlı olacak.

Türkiye ise bu süreçte yalnızca ittifakın önemli bir üyesi değil, aynı zamanda NATO’nun yeni güvenlik mimarisinin şekillenmesinde etkili olabilecek stratejik bir aktör olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede, ittifakın gelecekteki stratejik yönelimi, Avrupa’nın artan savunma sorumlulukları, transatlantik ilişkilerin yeniden tanımlanması ve Türkiye’nin değişen bu güvenlik mimarisindeki rolü gibi temel meselelerin, Ankara’da gerçekleştirilecek 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin en önemli gündem başlıkları arasında yer alması bekleniyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Aylin Ünver Noi
Aylin Ünver Noi
Prof. Dr. Aylin Ünver Noi - Aylin Ünver Noi - Beykoz Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Rektör Yardımcısı, Bonn Üniversitesi CASSIS Kıdemli Uzmanı. Ünver Noi ayrıca Mediterranean Citizens’ Assembly Vakfı’nda (Valencia, İspanya) yönetim kurulu ve danışma kurulu üyesi. Johns Hopkins Üniversitesi (SAIS), Center for Transatlantic Relations (CTR)’da 2014-2015 yıllarında ziyaretçi uzman, 2015-2018 yılları arasında kıdemli uzman olarak çalışmalarda bulundu. 2015-2017 yılları arasında Marmara Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde “AB’nin Uluslararası Politikası I-II” dersini verdi. 2014-2018 yılları arasında Huffington Post’daki bloğunda yazıları yayımlanan Ünver Noi’nin transatlantik ilişkileri, AB ve ABD’nin Akdeniz ve Ortadoğu politikaları üzerine pek çok kitabı ve makalesi bulunuyor. Daniel S. Hamilton ve Serdar Altay ile editörlerinden biri olduğu en son kitabı “Turkey in the North Atlantic Marketplace” Johns Hopkins Üniversitesi SAIS, CTR tarafından 2018 yılında basıldı. TV ve radyo programlarında, ulusal ve uluslararası yazılı ve görsel medyada (Euronews, Deuthsche Welle, CRI, Liberation vb.) sık sık yer alan Ünver Noi the Hill’de op-ed makaleleri yazıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

NATO Ankara Zirvesi: İttifaktaki tarihi dönüşümün başarısı neye bağlı?

Ankara 7-8 Temmuz’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. NATO nasıl bir dönüşümden geçiyor? Bu süreç Türkiye açısından ne tür fırsat ve riskler barındırıyor? NATO, Varşova Paktı deneyiminden ne tür dersler çıkarabilir? Prof. Aylin Ünver Noi yazdı.

Ankara 7-8 Temmuz tarihlerinde 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Daha önceki NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirve’lerinde olduğu gibi bu zirvede de NATO üye devletleri İttifakın mevcut durumunu değerlendirip stratejik yönüne karar verecekler.

Türkiye daha önce 2004 yılında İstanbul’da 17. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış; bu zirvenin en önemli çıktılarından biri olan İstanbul İşbirliği Girişimi, NATO ile Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik iş birliğini kurumsallaştırmayı hedeflemişti. Söz konusu girişim, 2003 Irak Savaşı sonrası Orta Doğu’da artan güvenlik kaygıları neticesinde gerçekleştirilmişti.

2004’ten bu yana neler değişti?

Günümüzde uluslararası sistemin ve güvenlik ortamının dinamikleri 2004 yılındaki koşullardan belirgin biçimde farklılaş. Özellikle ABD’nin Avrupa güvenliğinin temel sağlayıcısı konumunu yeniden değerlendirmesi, Washington’un NATO içindeki geleneksel liderlik rolüne ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi. ABD’nin Avrupa güvenliğinin mali yükünü büyük ölçüde üstlendiği dönem sona ererken, Washington’un 75 yılı aşkın süredir sürdürdüğü NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı (SACEUR) görevini Avrupalı müttefiklere devretmesi tartışılıyor.

Bunun yanı sıra Grönland meselesi nedeniyle ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında yaşanan gerginlik, Kanada’yı 51. eyaleti yapacağı açıklamaları ile ABD ve Kanada arasında ortaya çıkan güven sorunları, ABD’nin ittifak üyeleri ile görüşmeden aldığı İran Savaşı kararı bu savaşın ittifak üyelerine güvenlik ve ekonomilerine etkileri, devam eden Ukrayna Savaşı ve Rusya’dan kaynaklanan güvenlik tehditleri, NATO’nun karşı karşıya bulunduğu stratejik ortamı daha karmaşık hale getiriyor. Ayrıca artan jeopolitik rekabet ve İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en yoğun çatışma dönemlerinden birinin yaşanması, küresel güvenlik risklerini daha da artırıyor.

Bu gelişmeler, NATO içerisinde geleneksel olarak kabul edilen ortak tehdit algısının ve dayanışma anlayışının yeniden tanımlanmasına neden oluyor. Her ne kadar ittifak tarihinde üyeler arasında çeşitli görüş ayrılıkları yaşanmış olsa da, günümüzde stratejik öncelikler ve tehdit değerlendirmeleri konusundaki farklılaşmanın daha görünür hale geldiği gözlemleniyor.

Tarihsel perspektif: Varşova Paktı deneyiminden çıkarılabilecek dersler

Uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün NATO üzerindeki etkileri, kaçınılmaz olarak Soğuk Savaş döneminin diğer büyük askerî ittifakı olan Varşova Paktı ile karşılaştırmaları gündeme getiriyor.

NATO, 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki nüfuzunun sınırlandırılması ve kolektif savunmanın sağlanması amacıyla kurulmuş bir savunma örgütü iken, Varşova Paktı 1955 yılında Sovyetler Birliği liderliğinde sosyalist blok ülkelerinin askerî ve siyasi koordinasyonunu sağlamak amacıyla oluşturulmuştu.

Varşova Paktı’nın çözülmesinde belirleyici olan temel faktörlerden biri, ittifakı ayakta tutan iki kutuplu uluslararası sistemin ortadan kalkması ve ortak tehdit algısının geçerliliğini yitirmesiydi. Bununla birlikte, örgütün dağılması yalnızca uluslararası sistemdeki değişimlerle açıklanamaz. İttifakın iç yapısındakikurumsal ve siyasi sorunlar da çözülme sürecini hızlandırmıştı.

Varşova Paktı içerisinde karar alma süreçleri büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nin belirleyici etkisi altında şekillenmekteydi. Sovyetler Birliği’nin diğer üyeleri eşit ortaklar olarak değil, vasal devletler olarak değerlendirmesi, ittifakı zayıflatan önemli bir unsur olmuştu. Üye devletlerin Sovyetler Birliğine ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkileri içerisinde tutulması, bağımsız dış politika üretme kapasitelerinin sınırlandırılması ve örgütün giderek Sovyet ulusal çıkarlarının bir aracı haline gelmesi, sistemin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkilemişti.

1980’li yılların sonlarında Mihail Gorbaçov tarafından uygulamaya konulan glasnost ve perestroykareformları, Sovyet sisteminin dönüşümünü hızlandırırken Doğu Avrupa üzerindeki kontrol mekanizmalarının da zayıflamasına neden olmuştu. Ayrıca, ABD’nin 1983’de uygulamaya koyduğu Yıldız Savaşları projesi olarak bilinen Strategic Defense Initiative (SDI) Sovyetler Birliği ekonomisine etkisi olumsuz olmuştu. Değişen uluslararası ortamda Varşova Paktı üyesi devletler, Sovyetler Birliği ile olan mevcut ilişkilerinin ekonomik kalkınma ve uluslararası entegrasyon hedefleri açısından bir engel oluşturduğunu değerlendirmişti. Bu nedenle söz konusu ülkeler, Soğuk Savaş sonrası dönemde Batılı güvenlik ve ekonomik kurumlarla bütünleşmeyi tercih etmiş ve sonuç olarak Varşova Paktı 1991’de dağılmıştı.

NATO’nun Dönüşümü: Varşova Paktı’na Yakınsayan Unsurlar

Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ortaya çıkan gelişmeler NATO’nun doğrudan Varşova Paktı ile benzer bir çözülme sürecine girer mi sorusunu gündeme getirdi.

Aslında iki ittifakın farklı tarihsel bağlamları içerisinde bazı yapısal benzerliklerin son dönemde hem uluslararası sistemdeki değişiklik hem de ittifak üyelerinin dış politika yaklaşımlarındaki değişiklikler ile ortaya çıkmaya başladığı ileri sürülebilir. Özellikle ABD’nin NATO’yu yalnızca kolektif güvenlik mekanizması olarak değil, aynı zamanda müttefiklerin daha fazla mali ve askerî sorumluluk üstlenmesi gereken bir platform olarak değerlendirmesi, ittifak içerisindeki tartışmaları derinleştiriyor.

Varşova Paktı’nın çözülme sürecine etki eden üyeler arasındaki eşitsizlik algısı önemli bir rol oynamıştı. Benzer şekilde günümüzde bazı Avrupalı müttefikler, ABD’nin NATO içerisindeki liderlik anlayışını eşit ortaklıktan ziyade hiyerarşik bir ilişki modeli olarak değerlendiriyor. Özellikle ABD’nin son yıllarda kendi çıkarlarını ön planda tutan “önce Amerika” yaklaşımının bu benzetmenin yapılmasına sebep olduğunu söylemek mümkün.  NATO’nun tek taraflı olarak ABD gibi baskın güç tarafından yönetilmesi ve üye devletlerin iç siyasetine ABD tarafından müdahaleler Soğuk Savaş döneminin Varşova Paktı reflekslerine benziyor.  

Avrupalı müttefiklerin ABD’yi nasıl gördüğüne dair anketlerde bu durum, ittifakın iç dengeleri açısından dikkat çekici bir tartışma alanı yaratıyor. Washington, Avrupa’yı ortak değerlerle birbirine bağlı bir ortak olarak değil, stratejik bir rakip olarak görüyor algısı ortaya çıkıyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin gerçekleştirdiği Haziran 2026 anketine göre, Avrupalıların ise sadece %11’i ABD’yi müttefikolarak görmekte çoğunluk ABD’yi gerekli ortakolarak konumlandırıyor.

NATO’nun dönüşümü

Diğer taraftan, küresel ekonomik rekabetin yoğunlaşması ve savunma harcamalarına ilişkin yük paylaşımı tartışmalarının artması, NATO’nun gelecekteki işleyişine ilişkin yeni soruları da gündeme getiriyor. Washington’un Avrupalı müttefiklerinden daha yüksek savunma harcamaları talep etmesi ve Avrupa’nın güvenlik sorumluluklarını artırma yönündeki beklentileri, ittifak içerisinde yeni bir görev ve maliyet paylaşımı düzeninin şekillenmesine yol açıyor.

Bununla birlikte NATO ile Varşova Paktı arasındaki temel farklılıkların da altını çizmek gerekiyor. NATO, demokratik siyasi sistemlere sahip devletlerden oluşan ve konsensüs temelli karar alma mekanizmalarına dayanan kurumsal bir yapıya sahip. Ayrıca ABD’de 2023 yılında kabul edilen yasal düzenleme ile başkanın Kongre onayı olmaksızın NATO’dan tek taraflı çekilmesinin sınırlandırılması, ittifakın kurumsal dayanıklılığını güçlendiren önemli bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Dolayısıyla mevcut gelişmeler NATO’nun dağılmasından ziyade, ittifak içerisindeki güç dağılımının ve işlevsel rol paylaşımının yeniden yapılandığı bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin savunma harcamalarını artırması, ortak savunma projelerine daha fazla yatırım yapması ve stratejik özerklik tartışmalarını hızlandırması, bu dönüşümün en belirgin göstergeleri arasında yer alıyor.

Değişen güvenlik mimarisinde Türkiye’nin stratejik konumu

NATO içerisinde yaşanan dönüşüm, Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor.

Riskler

Karşılaşılan temel zorluklardan biri, Avrupa savunma entegrasyonunun derinleşmesi sürecinde Türkiye gibi Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO ülkelerinin karar alma ve finansman mekanizmalarına ya dahil edilmemesi ya da sınırlı ölçüde dahil edilmesiTürkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olmasına rağmen, Avrupa güvenlik mimarisindeki bu dönüşümün neticesinde bazı kurumsal süreçlerde dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.

Avrupa’nın NATO içinde daha fazla yük paylaşımı ve sorumluluk alması beklentileri bir taraftan gerçekleşirken buna paralel Avrupa Birliği’nin savunma alanında hızlandırdığı insiyatifler ve savunma sanayi yatırımları ve projeleri ile savunma alanında stratejik otonom hedefi olan bir Avrupa Birliği karşımıza çıkıyor.

NATO dağılmıyor ancak ona rakip bir yapı, NATO-AB işbirliğine zarar verecek bir oluşum ve AB üyesi olmayan NATO üyelerini dışlayan bir yapınınNATO’ya etkisi olumsuz olabilir; bu nedenlerden ötürü bu girişimlerin dönüşüm sürecine etkisi dikkatli bir şekilde ele alınmalı.

Fırsatlar

Bununla birlikte ortaya çıkan fırsatlar da dikkate değer. ABD’nin güvenlik sorumluluklarının belirli bir bölümünü Avrupalı müttefiklere devretmeye yöneldiği mevcut konjonktürde Türkiye’nin jeostratejik konumu, askerî ve savunma sanayi kapasitesi ve operasyonel deneyimi daha fazla önem kazanıyor. Karadeniz, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Kafkasya gibi kritik jeopolitik bölgelerin kesişim noktasında yer alan Türkiye, yalnızca bölgesel güvenliğin değil, aynı zamanda NATO’nun geniş ölçekli stratejik planlamasının da merkezi aktörlerinden biri haline geliyor.

Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz güvenliğinin artan önemi, Orta Doğu’daki savaşlar ve Hürmüz krizi, enerji arz güvenliği ve tedarik zincirleri ile ticaret yollarının güvenliği, düzensiz göç hareketleri, terörle mücadele ve bölgesel kriz yönetimi gibi alanlarda Türkiye’nin rolünü daha görünür kılmıştı. Bu bağlamda Türkiye, NATO’nun gelecekteki güvenlik mimarisinde yalnızca bir üye devlet olarak değil, aynı zamanda ittifakın stratejik yönelimlerini etkileyebilecek kapasiteye sahip bir bölgesel güç olarak değerlendirilebilir.

NATO 3.0’ın başarısı neye bağlı?

NATO, kuruluşundan bu yana karşı karşıya kaldığı en kapsamlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. ABD Savunma Politikaları Müsteşarı Elbridge Colby bu dönüşümü “NATO 3.0” versiyonu olarak adlandırıyor,NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise ittifakın tarihindeki en büyük dönüşümlerinden biri olduğunu ifade ediyor.

Değişen uluslararası sistem, büyük güç rekabetinin yeniden yükselişi ile beraber ittifak içindeki yük ve sorumluluk paylaşımı NATO’nun kurumsal yapısını ve işleyiş biçimini yeniden şekillendiriyor. Bu dönüşümün başarısı, üye devletlerin ortak tehdit algısını koruyabilme, dayanışma mekanizmalarını sürdürebilme ve değişen stratejik koşullara uyum sağlayabilme kapasitesine bağlı olacak.

Türkiye ise bu süreçte yalnızca ittifakın önemli bir üyesi değil, aynı zamanda NATO’nun yeni güvenlik mimarisinin şekillenmesinde etkili olabilecek stratejik bir aktör olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede, ittifakın gelecekteki stratejik yönelimi, Avrupa’nın artan savunma sorumlulukları, transatlantik ilişkilerin yeniden tanımlanması ve Türkiye’nin değişen bu güvenlik mimarisindeki rolü gibi temel meselelerin, Ankara’da gerçekleştirilecek 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin en önemli gündem başlıkları arasında yer alması bekleniyor.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 6 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Aylin Ünver Noi
Aylin Ünver Noi
Prof. Dr. Aylin Ünver Noi - Aylin Ünver Noi - Beykoz Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Rektör Yardımcısı, Bonn Üniversitesi CASSIS Kıdemli Uzmanı. Ünver Noi ayrıca Mediterranean Citizens’ Assembly Vakfı’nda (Valencia, İspanya) yönetim kurulu ve danışma kurulu üyesi. Johns Hopkins Üniversitesi (SAIS), Center for Transatlantic Relations (CTR)’da 2014-2015 yıllarında ziyaretçi uzman, 2015-2018 yılları arasında kıdemli uzman olarak çalışmalarda bulundu. 2015-2017 yılları arasında Marmara Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Enstitüsü’nde “AB’nin Uluslararası Politikası I-II” dersini verdi. 2014-2018 yılları arasında Huffington Post’daki bloğunda yazıları yayımlanan Ünver Noi’nin transatlantik ilişkileri, AB ve ABD’nin Akdeniz ve Ortadoğu politikaları üzerine pek çok kitabı ve makalesi bulunuyor. Daniel S. Hamilton ve Serdar Altay ile editörlerinden biri olduğu en son kitabı “Turkey in the North Atlantic Marketplace” Johns Hopkins Üniversitesi SAIS, CTR tarafından 2018 yılında basıldı. TV ve radyo programlarında, ulusal ve uluslararası yazılı ve görsel medyada (Euronews, Deuthsche Welle, CRI, Liberation vb.) sık sık yer alan Ünver Noi the Hill’de op-ed makaleleri yazıyor.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x