İran Savaşı’nın dumanı henüz tam olarak dağılmamışken, birçok yorumcu bu çatışmanın ABD’nin küresel liderliğine çakılan son çivi olabileceğini savunuyor. Washington’un savaş boyunca izlediği politika, yalnızca rakiplerinin değil, bazı NATO müttefiklerinin gözünde de ABD’nin uluslararası itibarını daha fazla aşındırmış olabilir. Peki, ABD merkezli düzen gerçekten sona eriyorsa, onun yerini ne alacak? Çin dünyanın yeni lideri olabilir mi? Yoksa yükselen güçlerin ve değişen teknolojilerin şekillendirdiği bambaşka bir sistem mi doğuyor?
Portekizli siyasetçi, yazar ve halen ABD merkezli düşünce kuruluşu Hudson Institute’ta kıdemli uzman olarak görev yapan Bruno Maçães, Foreign Policy için kaleme aldığı makalede çok daha farklı bir küresel modelin ortaya çıkacağını savunuyor. Yazıdan öne çıkanlar…
“Her imparatorluk er ya da geç fani olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Amerikalılar bugün bunu keşfediyor. Çinliler ise bunu çok daha uzun zaman önce öğrendi. Bu nedenle, dünya düzeni çağının sona ermesiyle birlikte Amerikan Yüzyılı’nın yerini alacak bir Çin Yüzyılı doğmayacağını biliyorlar. İçinden geçtiğimiz dönem, belirli bir düzenin değil, sürekli bir yeniden düzenleme sürecinin dönemi.
Bu durum, kesin sonuçları ve kalıcı üstünlükleri tercih eden Washington için ciddi bir sorun yaratıyor. ABD’nin eski Ticaret Bakanı Gina Raimondo’nun öncülük ettiği strateji, Çin’in yenilik kapasitesini “yavaşlatmayı” hedefliyor. Ancak bir süper gücün rakibine fiilen “Daha az yenilik yap” diyerek üstünlüğünü koruyabileceğini düşünmek zor. Çing Hanedanlığı[1] da Avrupa teknolojisi karşısında benzer bir yaklaşım denemişti. Sonuç, Çin açısından pek parlak olmamıştı.
Washington’un Çin’in yükselişini durdurmaya yönelik girişimleri, süper güçlerin kendi konumlarını doğal ve değişmez gördüklerini gösteriyor. Yeni bir güç ortaya çıktığında onunla rekabet etmek yerine, bu yükselişi ahlaki bir sorun gibi sunmayı tercih ediyorlar.
Dünya düzeni yerine yeni bir “düzenleme” çağında mı yaşıyoruz?
Bugünün ihtiyacı olan şey, belirli değerleri ya da siyasi modelleri tüm dünyaya dayatan yeni bir dünya düzeni değil. Asıl ihtiyaç, siyasi düzenlerin nasıl yükseldiğini ve nasıl çöktüğünü yönetecek bir çerçeve.
Bu çerçeve, belirli bir reçete değil; bir kurallar sistemi olarak düşünülmeli. Küresel siyasetin içeriğini belirlemek yerine, mevcut kuralların ve değerlerin hangi koşullarda değişebileceğini tanımlar. Tek bir vizyonu dayatmaz; farklı vizyonların zaman içinde birbirinin yerini alacağını kabul eder ve bu geçişlerin felakete dönüşmeden gerçekleşmesini sağlamaya çalışır.
Eğer dünya düzenleri birer fotoğraf karesiyse, düzenleme süreci bir filmdir.
Teknoloji yarışını kimse durdurabilir mi?
Bu yeni yaklaşımın ilk ilkesi, her ülkenin yeni teknolojiler geliştirme özgürlüğüne sahip olmasıdır. Birinci Sanayi Devrimi’nin öncüsü İngiltere’ydi. İkinci Sanayi Devrimi’ne ise ABD liderlik etti. Şimdi Çin’in yalnızca Washington’un çizdiği sınırlar içinde gelişmesi gerektiğini savunmak, mevcut güç dengelerini doğa yasası gibi görmek anlamına gelir.
Teknolojik devrimler küresel hiyerarşiyi yeniden şekillendirir. Yeni teknolojileri en hızlı geliştiren ve yaygınlaştıran ülkeler merkeze yaklaşır. Mevcut düzeni dondurmaya çalışmak yalnızca sonuçsuz kalmaz; aynı zamanda çelişkilidir. Çünkü bugün düzeni korumaya çalışan güçler de geçmişte kendilerinden önceki düzeni sarsarak yükselmişlerdir.
Çin’in meydan okumasına ABD nasıl yanıt verecek?
Küresel ölçekte dönüşüm, güçlü devletlerin öncülüğü olmadan gerçekleşmez. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile küresel sistemi kendi merkezine daha yakın hale getirmeyi amaçlayan kapsamlı bir proje başlattı. Bu hedef, yalnızca dış politikayı değil, Çin’in iç dönüşümünü de kapsıyor. Pekin; temiz enerji, yapay zekâ, uzay teknolojileri ve kuantum bilişim gibi alanlarda küresel liderliğe oynuyor.
ABD’nin bu meydan okumaya vereceği yanıt iki farklı biçim alabilir. Birinci seçenek, Çin’i kritik teknolojilerde geçmeye çalışmaktır. Bu durumda sonucun ne olacağını önceden bilmek mümkün değildir. Taraflar farklı teknolojilere ve farklı kalkınma yollarına yatırım yapabilir. Kazananı ise zaman belirler.
Nitekim 1971’de Başkan Richard Nixon doların altınla bağını kopardığında birçok kişi doların küresel hakimiyetinin sona erdiğini düşünmüştü. Oysa dolar daha sonra çok daha güçlü temeller üzerinde yeniden yükseldi.
Rakibi engellemek yükselişi durdurmaya yeter mi?
İkinci seçenek ise Çin’in ilerleyişini yavaşlatmaya ya da durdurmaya çalışmaktır. Bu yaklaşım tamamen savunmacı ve tepkisel olacaktır. Temel varsayım, Çin’in son kırk-elli yılda gerçekleştirdiği dönüşümün tersine çevrilebileceğidir.
Ancak bunun başarılı olacağı kuşkuludur. Çünkü Çin’in yükselişi baştan itibaren Washington tarafından planlanmış bir süreç değildi.
İhracat kısıtlamaları ve gümrük duvarları Çin’i alternatif kalkınma yolları aramaya yöneltebilir. Bu da ülkeyi daha bağımsız hale getirebilir. Ayrıca tarih hiçbir zaman aynı yolu ikinci kez izlemez. Amerikalı karar vericiler, Çin’in gelişimini sınırlamaya çalışırken genellikle kendi tarihsel deneyimlerinden hareket ederler. Oysa Çin’in teknolojik ilerlemesini mümkün kılacak yollar tamamen farklı olabilir.
Bir kalkınma yolu ancak geriye dönüp bakıldığında kaçınılmaz görünür.
Ülkeler taraf seçmek zorunda mı?
Yeni küresel çerçevenin ikinci ilkesi, her ülkenin özgür seçim hakkına sahip olmasıdır. Çin bugün 120’den fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı konumunda. Ancak bu ülkelerin çoğu bir blok içinde yer almak istemiyor; seçeneklerini korumak istiyor.
Singapur, İsviçre ve Afrika’daki birçok ülke için Washington ile Pekin arasında seçim yapmaya zorlanmak yerine, her iki tarafın tekliflerini değerlendirebilmek daha cazip.
Dünyayı büyük güçlerin sürekli destek aradığı bir seçim süreci olarak görmek, onları daha rekabetçi ve daha ikna edici olmaya zorlar.
Bu ilke, ülkeleri baskı veya tehdit yoluyla belirli kamplara sürükleme girişimlerini reddeder. ABD ile Çin arasındaki nüfuz mücadelesi de bu nedenle zorlamadan uzak olmalıdır. Bir süper gücün gelecekteki konumunu belirleyecek olan şey, diğer toplumları ikna etme kapasitesidir; onları seçim hakkından mahrum bırakması değil.
Aynı ilke Ukrayna için de geçerlidir. Ukrayna’nın Avrupa ya da ABD ile yakın ilişkiler kurmasının engellenmesi, sürdürülebilir bir küresel düzenin temeli olamaz. Tam tersine, bu yaklaşım mevcut çatışmanın temel nedenlerinden biridir.
Yeni Birleşmiş Milletler nasıl bir yapıya sahip olabilir?
Bu iki ilke, klasik anlamda liberal normlar değildir. Bunlar, herhangi bir normlar sisteminin işleyebilmesi için gerekli ön koşullardır.
Liberal kurallar bugün Batı dünyasının içinde bile yoğun biçimde tartışılıyor. Buna karşılık değişim ve seçim ilkeleri daha esnek ve daha kalıcıdır. Ülkelere ne olmaları gerektiğini söylemezler. Sadece mevcut güç sahiplerine, başkalarının dönüşümünü engelleyemeyeceklerini hatırlatırlar.
Bu ilkeleri hayata geçirecek doğal araç yeni bir Birleşmiş Milletler olabilir. Ancak bu kurum, 1945’te ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Sovyet lideri Joseph Stalin’in şekillendirdiği mevcut Birleşmiş Milletler’e pek benzemeyecektir.
Yeni sistemin temel hakları ne olacak?
Yeni bir uluslararası kurum iki temel hakkı güvence altına alabilir.
Birincisi, teknolojik gelişme hakkıdır. Hiçbir ülke, rakibinin geleceğin teknolojilerine erişimini engellemek amacıyla ihracat kontrolleri, yaptırımlar veya yatırım yasakları uygulayamaz.
İkincisi ise jeopolitik tercih hakkıdır. Ülkeler, hangi ittifaklara yaklaşacaklarına ya da hangi güç merkezleriyle çalışacaklarına kendileri karar verebilmelidir. Nüfuz alanları zorlamayla değil, açık rekabet yoluyla şekillenmelidir.
Amaç belirli bir güç dengesini korumak değil; güç dengelerinin barışçıl biçimde değişebilmesini sağlamaktır.
Bunun alternatifi ise insanlığın yüzyıllardır başvurduğu eski yöntemdir: Savaş. Ancak nükleer çağda savaşın ardından yeni bir barış konferansı düzenlenmeyebilir.
İmparatorlukların yükseliş ve düşüş döngüsü, iktidardakiler bu gerçeği kabul etmeyi reddettiğinde çoğu zaman felaketle sonuçlanmıştır. İbn Haldun’un medeniyetlerin döngüsel doğasına ilişkin gözlemlerinin üzerinden altı yüzyıl geçti. En azından bugün, gücün de gençlik gibi geçici olduğunu kabul etmek zorundayız.”
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 23 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.
[1] Çing Hanedanlığı: 1644-1912 yılları arasında Çin’i yöneten son imparatorluk hanedanı. 19. yüzyılda Batı’nın teknolojik ve askeri üstünlüğü karşısında gerileyen hanedanlık, Çin’in modernleşme sürecinin başlangıcını simgeleyen dönüşümlere sahne oldu.



