30 Temmuz’da ne olacak: Türkiye ve iklim krizi

Dünya Limit Aşım Günü, insanların bir yıl içinde tükettiği doğal kaynakların, Dünya'nın aynı yıl içinde yenileyebileceği kapasiteyi aştığı gün. Bu yıl, bu kapasiteyi 30 Temmuz’da aştık. Peki ne yapmalı? Prof. Zeynep Alemdar & Dr. Burak Beder yazdı.

Dünya Limit Aşım Günü, insanların bir yıl içinde tükettiği doğal kaynakların, Dünya’nın aynı yıl içinde yenileyebileceği kapasiteyi aştığı gün. Bu yıl, bu kapasiteyi 30 Temmuz’da aşacağız. Başka bir deyişle, 30 Temmuz Perşembe günü itibarıyla, dünyamızın kendini yenileme kapasitesine bağlı olarak bizlere sunduğu doğal kaynakların tamamını tüketmiş olacağız.

1970’li yıllarda dünya aşım günü Kasım ve Aralık aylarına denk geliyordu. Bu durum gelecek nesillerin kaynaklarından her geçen yıl daha fazla ödünç alarak tükettiğimizi gösteriyor. Oysa ulaşmayı hedeflediğimizi deklare ettiğimiz sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin kalkınma imkânlarının ellerinden alınmadan bugünkü neslin kalkınması gerekliliğini ortaya koyuyor.

Ekosistemin kendini yenileme kapasitesinden daha fazlasını tüketmeye devam etmemiz durumunda yakın gelecekte, şu anda da tüm açıklığıyla görüp görmemeyi tercih ettiğimiz, çok ciddi sonuçlarla karşılaşılabileceğimizi tahmin etmek güç değil. Sıcak hava dalgaları, ani su baskınları, dolu yağışları, kuraklık, orman yangınları hatta iklim değişikliğinin etki ettiği göç hareketleri ve salgın hastalıklar artık daha sık yaşadığımız, şiddetleri artarak süren olaylar.

Hangi tehditlerle karşı karşıyayız?

İklim krizinin bir doğa olayı değil, insan kaynaklı bir sorun olduğunu kabul etmemiz elzem. Mevcut uluslararası sistemde egemenlik, savunma gibi kavramlar günlük tehdit algımızı oluşturur ve bu tehditten nasıl korunuruz sorusu kaygılarımızı beslerken, gün içinde maruz kaldığımız ve hayatımıza mal olan tehlikeler aslında çok daha yakın. Artan sera gazı emisyonları ve sıcaklık, deniz su seviyesinin yükselmesi, aşırı hava hareketleri, kuraklık, gıda arz güvenliği tehdidi, ormansızlaşma, artık günlük hayatlarımızın bir parçası.

Uluslararası toplum bu tehditlere yönelik olarak önlemler almaya başlamıştı. Ancak uluslararası sistemin güvenlik algısı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile yeniden silahlı çatışma ve sınır konularıyla işgal edildikten ve sistemin hegemonu ABD’nin yönetimine de iklim değişikliğini inkâr eden ve bu gerçekliğin bir yalan olduğunu iddia eden bir başkan gelince, uluslararası toplumun çevre konusuna ilgisi azaldı.

Sorumluluklar, verilen sözler, yerine getirilmeyen taahhütler

Öte yandan, iklim değişikliğinin etkilerinden kaçınamayan ülkeler, endüstrileri ve tüketimleri nedeniyle iklim değişikliğinde daha büyük rolü olan hegemonların da sorumluluğunu vurguluyorlardı. Nitekim iklim değişikliği konusunda tüm ülkelerin oluşturdukları çevresel kirliliğin tarihsel sorumluluklarını da üstlenerek ortak bir çaba doğrultusunda hareket etmesi gerektiği aşikar.

Bu kapsamda Kyoto Protokolü sonrasında iklim değişikliğiyle ile mücadelenin uluslararası ölçekte sürdürülmesini yasal dayanak altına alan Paris İklim Anlaşması’na gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler de taraftır. Paris İklim Anlaşması küresel ortalama sıcaklık artışını sanayileşme öncesi döneme göre 2’nin altında tutmayı, mümkünse 1,5 ile sınırlandırmayı amaçlıyor.

Ayrıca, anlaşma çerçevesinde taraf ülkelerin sera gazı emisyonlarını hangi düzeyde azaltacaklarını deklare eden ulusal katkı beyanlarını her beş yılda bir yayımlamaları gerekiyor. Böylece tüm ülkelerin uzlaşı zemininde iklim değişikliği ile mücadele ederek küresel sera gazı emisyonlarının azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması hedefleniyor. Oysa çoğu ülke beyan ettikleri sera gazı azaltım taahhütlerini yerine getirmiyor.

COP Zirvelerinde ne olur?

Son dönemde ismini sıklıkla duyduğumuz COP Zirveleri (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı) bu noktada anlam kazanıyor. COP’lar ulusal ve uluslararası düzeyde iklim değişikliğiyle mücadelede yıllık karnelerin değerlendirildiği zirvelerdir. COP’lar yıllık olarak düzenlenir.

Sera gazı emisyonlarının azaltımı, iklim değişikliğine karşı uyum, fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve iklim finansmanı başta olmak üzere birçok konu masaya yatırılır. Ülkelerin ulusal katkı beyanları doğrultusunda verdikleri taahhütlere ne düzeyde uyum sağladıkları da COP’ların ana gündem maddelerinden biridir.

Özetle, COP’lar iklim değişikliğiyle mücadelede tüm ülkeleri aynı gemide buluşturan ve bu geminin rotasını belirleyen zirvelerdir. Bu önemli zirvelerin 31.’sine bu yıl Türkiye 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da ev sahipliği yapacak.

Oysa COP 31’e giden yolda söylemler ve eylemler çelişiyor. Peki bu çelişkiyi ortadan kaldırmak ve tutarlılığı sağlamak için ne yapabiliriz?

Eşanlı yeşil dönüşüm, döngüsel ekonomi, iklim finansmanı

Öncelikle üretim ve tüketim süreçlerinin yeşil dönüşümünü eşanlı olarak sağlanmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde kurulan karbon piyasaları ve uluslararası ticarette karbon yoğun ürünlere getirilen kısıtlamalar üretim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılmasında etkilidir. Ancak üretim süreçlerinde sera gazı emisyonlarının azaltımına etki eden yeşil ekonomik dönüşüme dayalı uygulamaların tüketim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılmasına katkısı yetersizdir. Tüketim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılması için döngüsel ekonomik uygulamalara dayalı yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi gerekmektedir.

Döngüsel ekonomi politikaları; ürünlerin en optimal girdi ile üretildikten sonra bu ürünlerin tamir edilerek, yeniden kullanılarak, paylaşılarak olabildiğince uzun süre kullanılmasını, kullanılamaz duruma geldiğinde ise geri dönüştürülerek tekrar ekonomiye kazandırılmasına dayalıdır. Bu kapsamda al-kullan-at şeklinde ürünlerin üretilmesi, tüketilmesi ve geri dönüştürülmeksizin doğaya salınmasına dayalı doğrusal ekonominin tam karşısında konumlanmaktadır. Döngüsel ekonomi hammadde ve diğer girdilere olan bağımlılığın azaltılması, sera gazı emisyonlarının ve çevresel kirliliğin azaltılması, biyoçeşitliliğin korunması, tasarrufların arttırılması gibi birçok dışsal faydayı ortaya çıkarmaktadır.

Döngüsel ekonomi iklim değişikliği ile mücadelede kilit faktörlerden biri iken bu alanda da henüz yeterli ilerlemeyi kaydetmiş değiliz. Döngüsellik Boşluk Raporu’na göre döngüsellik oranımız sadece %6,9. Yani kullandığımız ürünlerin sadece %6,9’unu geri dönüştürülmüş ikincil malzemeden üretiyoruz. %93,1’ini ise doğrudan doğadan temin ettiğimiz birincil kaynaklardan üretiyoruz. Başka bir deyişle gezegenimizi üretim için girdi sağlayan kaynak havuzu olarak görmemizin yanı sıra tüketilen ürünlerin atıklarının da atıldığı bir havuz olarak değerlendiriyoruz. Söylemlerimiz farklı olsa da eylemlerimiz bu duruma işaret ediyor.

COP 31 sürecinde söylem-eylem çelişkisini ortadan kaldırılması adına değerlendirilmesi gereken bir diğer alan iklim finansmanıdır. COP 26’da gelişmiş ülkelerin daha önce taahhüt ettikleri halde 2020 yılına kadar 100 milyar dolarlık finansmanı sağlamadıkları açık bir şekilde vurgulanmıştır. COP 31’e giden yolda benzer tecrübeleri yaşamamak adına “Ortak Ama Farklılaştırılmış Sorumluluklar” ilkesi gereği tarihsel süreçte çevreyi kirleterek kalkınan ülkelerin finansal sorumluluklarını daha etkin şekilde yerine getirmeleri gerekmektedir. İklim finansmanından yararlanan gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin ise kaynakları ilgili alanlarda etkin şekilde kullanıp kullanmadıkları denetlenmelidir.

Hangi önlemler alınmalı?

Ev sahibi ülke olarak Türkiye 2053 net sıfır emisyon hedefiyle çıktığı yolda özellikle son dönemde önemli çalışmalara imza attı. Son yıllarda iklim yasasını kabul etti, ulusal katkı beyanını güncelledi, ulusal döngüsel ekonomi strateji ve eylem planını yayımladı, sıfır atık projesiyle çok önemli kazanımlar oluşturdu ve emisyon ticaret sistemi kurulmasına yönelik çalışmalar başlattı. Bu doğrultuda ev sahibi Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede COP 31’e giden yolda söylem-eylem çelişkisinin ortadan kaldırılması için çabaları önemlidir.

Söylem-eylem çelişkisinin ortadan kaldırılması ve iklim değişikliğiyle mücadelenin ortak zeminde sürdürülebilmesi için tüm paydaşların sorumluluk üstlenmesi gerektiği açık. İklim değişikliği ile mücadelede toplam sera gazı emisyonları içerisinde en yüksek paya sahip olan enerji sektöründe sera gazı emisyonlarının azaltılması elzemdir. Bu doğrultuda fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına kademeli geçiş için daha somut adımlar atılmalı ve alınan önlemler hayata geçirilmelidir. Bu önlemler hayata geçirilirken de kimsenin geride bırakılmaması ilkesi gereği adil geçiş mekanizması kapsamında olumsuz etkilenen sektörlere destek sağlanmalıdır.

Enerji üretiminde sera gazı emisyonlarının azaltılmasına dikkat çekerken enerji verimliliğinin arttırılması konusu da daha geniş kapsamda değerlendirilmeli. Zira enerji verimliliği aynı üretimin daha az enerji kullanılarak yapılmasına aracılık eden, enerji arz güvenliğine katkı sağlayan, maliyetleri azaltan ve sera gazı emisyonlarını azaltan önemli bir politika aracıdır. Bu kapsamda yenilenebilir enerjiye geçiş ile enerji verimliliğinin artırılması konuları birlikte değerlendirilerek önlemler alınmalı ve hayata geçirilmelidir.

Söylem-eylem çelişkisini ortadan kaldırmak adına uluslararası ticaret sisteminin karbon emisyon yoğunluğu düşük ürünlerin ticaretinin serbestleştirildiği, insan sağlığına ve çevreye zarar veren ürünlerin ise ticaretine kısıtlamalar getirildiği yapısının güçlendirilmesi önemlidir. Bu yönde sıkılaştırıcı tedbirler karbon kaçağı riskini de azaltarak üretim süreçlerinde sera gazı emisyonlarının küresel düzeyde azaltılmasına katkı sağlayacaktır.

Ezcümle, olumsuz etkilerini konuşmaktan öte yaşadığımız iklim değişikliği karşısında yine aynı hatayı yapmamalıyız. Konuşmanın ötesinde izlenebilen, doğrulanabilen ve denetlenebilen önlemler almalı ve bir an önce uygulamaya koymalıyız.

Global Footprint Network, (2026). Earth Overshoot Day 2026 falls on July 30. https://overshoot.footprintnetwork.org/newsroom/press-release-june-2026-english/ adresinden alındı.

Circle Economy. (2025). Circularity Gap Report 2025.

United Nations, (2022c), “Glasgow Climate Pact”, (FCCC/PA/CMA/2021/L.16).

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Dış Politika Programı Direktörüdür. Akademik araştırmaları, iç politika ve dış politika kesişimine odaklanmaktadır. Türk Dış Politikası, uluslararası güvenlik, Türkiye'de demokratikleşme, Türkiye ve dünyada toplumsal cinsiyet konularında yayınları bulunmaktadır. Kitapları arasında Turkey’s Challenges and Transformation: Politics and Society on the Centennial of the Republic (2023 Palgrave, Harun Arıkan ile), ve Turkish Civil Society and the EU: Domestic Politics Through International Organizations, (2008, Verlag Dr.Müller) yer almaktadır. Hamburg, Almanya'da The New Institute (2024-25), ve Washington’ D.C., ABD'de Carnegie Endowment for International Peace (2014) kurumlarında araştırmacı olarak bulunmuş, Avrupa-Atlantik bölgesinde güvenlik alanında 40 yaş altı dört lideri arasında gösterilmiştir. 2011 yılında Portland State Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalışmıştır. İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde 19 yıl görev yapmış; burada Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı (2005-2020) ve İşletme ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı (2020-2023) görevlerini üstlenmiştir. Alemdar, Dış Politikada Kadınlar Girişimi'ni kurmuştur ve Avrupa Liderlik Ağı üyesidir. Galatasaray Üniversitesi'nden lisans, Patterson School of Diplomacy’den yüksek lisans ve Kentucky Üniversitesi'nden doktora derecelerine sahiptir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

30 Temmuz’da ne olacak: Türkiye ve iklim krizi

Dünya Limit Aşım Günü, insanların bir yıl içinde tükettiği doğal kaynakların, Dünya'nın aynı yıl içinde yenileyebileceği kapasiteyi aştığı gün. Bu yıl, bu kapasiteyi 30 Temmuz’da aştık. Peki ne yapmalı? Prof. Zeynep Alemdar & Dr. Burak Beder yazdı.

Dünya Limit Aşım Günü, insanların bir yıl içinde tükettiği doğal kaynakların, Dünya’nın aynı yıl içinde yenileyebileceği kapasiteyi aştığı gün. Bu yıl, bu kapasiteyi 30 Temmuz’da aşacağız. Başka bir deyişle, 30 Temmuz Perşembe günü itibarıyla, dünyamızın kendini yenileme kapasitesine bağlı olarak bizlere sunduğu doğal kaynakların tamamını tüketmiş olacağız.

1970’li yıllarda dünya aşım günü Kasım ve Aralık aylarına denk geliyordu. Bu durum gelecek nesillerin kaynaklarından her geçen yıl daha fazla ödünç alarak tükettiğimizi gösteriyor. Oysa ulaşmayı hedeflediğimizi deklare ettiğimiz sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin kalkınma imkânlarının ellerinden alınmadan bugünkü neslin kalkınması gerekliliğini ortaya koyuyor.

Ekosistemin kendini yenileme kapasitesinden daha fazlasını tüketmeye devam etmemiz durumunda yakın gelecekte, şu anda da tüm açıklığıyla görüp görmemeyi tercih ettiğimiz, çok ciddi sonuçlarla karşılaşılabileceğimizi tahmin etmek güç değil. Sıcak hava dalgaları, ani su baskınları, dolu yağışları, kuraklık, orman yangınları hatta iklim değişikliğinin etki ettiği göç hareketleri ve salgın hastalıklar artık daha sık yaşadığımız, şiddetleri artarak süren olaylar.

Hangi tehditlerle karşı karşıyayız?

İklim krizinin bir doğa olayı değil, insan kaynaklı bir sorun olduğunu kabul etmemiz elzem. Mevcut uluslararası sistemde egemenlik, savunma gibi kavramlar günlük tehdit algımızı oluşturur ve bu tehditten nasıl korunuruz sorusu kaygılarımızı beslerken, gün içinde maruz kaldığımız ve hayatımıza mal olan tehlikeler aslında çok daha yakın. Artan sera gazı emisyonları ve sıcaklık, deniz su seviyesinin yükselmesi, aşırı hava hareketleri, kuraklık, gıda arz güvenliği tehdidi, ormansızlaşma, artık günlük hayatlarımızın bir parçası.

Uluslararası toplum bu tehditlere yönelik olarak önlemler almaya başlamıştı. Ancak uluslararası sistemin güvenlik algısı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile yeniden silahlı çatışma ve sınır konularıyla işgal edildikten ve sistemin hegemonu ABD’nin yönetimine de iklim değişikliğini inkâr eden ve bu gerçekliğin bir yalan olduğunu iddia eden bir başkan gelince, uluslararası toplumun çevre konusuna ilgisi azaldı.

Sorumluluklar, verilen sözler, yerine getirilmeyen taahhütler

Öte yandan, iklim değişikliğinin etkilerinden kaçınamayan ülkeler, endüstrileri ve tüketimleri nedeniyle iklim değişikliğinde daha büyük rolü olan hegemonların da sorumluluğunu vurguluyorlardı. Nitekim iklim değişikliği konusunda tüm ülkelerin oluşturdukları çevresel kirliliğin tarihsel sorumluluklarını da üstlenerek ortak bir çaba doğrultusunda hareket etmesi gerektiği aşikar.

Bu kapsamda Kyoto Protokolü sonrasında iklim değişikliğiyle ile mücadelenin uluslararası ölçekte sürdürülmesini yasal dayanak altına alan Paris İklim Anlaşması’na gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler de taraftır. Paris İklim Anlaşması küresel ortalama sıcaklık artışını sanayileşme öncesi döneme göre 2’nin altında tutmayı, mümkünse 1,5 ile sınırlandırmayı amaçlıyor.

Ayrıca, anlaşma çerçevesinde taraf ülkelerin sera gazı emisyonlarını hangi düzeyde azaltacaklarını deklare eden ulusal katkı beyanlarını her beş yılda bir yayımlamaları gerekiyor. Böylece tüm ülkelerin uzlaşı zemininde iklim değişikliği ile mücadele ederek küresel sera gazı emisyonlarının azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması hedefleniyor. Oysa çoğu ülke beyan ettikleri sera gazı azaltım taahhütlerini yerine getirmiyor.

COP Zirvelerinde ne olur?

Son dönemde ismini sıklıkla duyduğumuz COP Zirveleri (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı) bu noktada anlam kazanıyor. COP’lar ulusal ve uluslararası düzeyde iklim değişikliğiyle mücadelede yıllık karnelerin değerlendirildiği zirvelerdir. COP’lar yıllık olarak düzenlenir.

Sera gazı emisyonlarının azaltımı, iklim değişikliğine karşı uyum, fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve iklim finansmanı başta olmak üzere birçok konu masaya yatırılır. Ülkelerin ulusal katkı beyanları doğrultusunda verdikleri taahhütlere ne düzeyde uyum sağladıkları da COP’ların ana gündem maddelerinden biridir.

Özetle, COP’lar iklim değişikliğiyle mücadelede tüm ülkeleri aynı gemide buluşturan ve bu geminin rotasını belirleyen zirvelerdir. Bu önemli zirvelerin 31.’sine bu yıl Türkiye 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da ev sahipliği yapacak.

Oysa COP 31’e giden yolda söylemler ve eylemler çelişiyor. Peki bu çelişkiyi ortadan kaldırmak ve tutarlılığı sağlamak için ne yapabiliriz?

Eşanlı yeşil dönüşüm, döngüsel ekonomi, iklim finansmanı

Öncelikle üretim ve tüketim süreçlerinin yeşil dönüşümünü eşanlı olarak sağlanmalıdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde kurulan karbon piyasaları ve uluslararası ticarette karbon yoğun ürünlere getirilen kısıtlamalar üretim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılmasında etkilidir. Ancak üretim süreçlerinde sera gazı emisyonlarının azaltımına etki eden yeşil ekonomik dönüşüme dayalı uygulamaların tüketim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılmasına katkısı yetersizdir. Tüketim süreçlerinin sera gazı emisyonlarından arındırılması için döngüsel ekonomik uygulamalara dayalı yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi gerekmektedir.

Döngüsel ekonomi politikaları; ürünlerin en optimal girdi ile üretildikten sonra bu ürünlerin tamir edilerek, yeniden kullanılarak, paylaşılarak olabildiğince uzun süre kullanılmasını, kullanılamaz duruma geldiğinde ise geri dönüştürülerek tekrar ekonomiye kazandırılmasına dayalıdır. Bu kapsamda al-kullan-at şeklinde ürünlerin üretilmesi, tüketilmesi ve geri dönüştürülmeksizin doğaya salınmasına dayalı doğrusal ekonominin tam karşısında konumlanmaktadır. Döngüsel ekonomi hammadde ve diğer girdilere olan bağımlılığın azaltılması, sera gazı emisyonlarının ve çevresel kirliliğin azaltılması, biyoçeşitliliğin korunması, tasarrufların arttırılması gibi birçok dışsal faydayı ortaya çıkarmaktadır.

Döngüsel ekonomi iklim değişikliği ile mücadelede kilit faktörlerden biri iken bu alanda da henüz yeterli ilerlemeyi kaydetmiş değiliz. Döngüsellik Boşluk Raporu’na göre döngüsellik oranımız sadece %6,9. Yani kullandığımız ürünlerin sadece %6,9’unu geri dönüştürülmüş ikincil malzemeden üretiyoruz. %93,1’ini ise doğrudan doğadan temin ettiğimiz birincil kaynaklardan üretiyoruz. Başka bir deyişle gezegenimizi üretim için girdi sağlayan kaynak havuzu olarak görmemizin yanı sıra tüketilen ürünlerin atıklarının da atıldığı bir havuz olarak değerlendiriyoruz. Söylemlerimiz farklı olsa da eylemlerimiz bu duruma işaret ediyor.

COP 31 sürecinde söylem-eylem çelişkisini ortadan kaldırılması adına değerlendirilmesi gereken bir diğer alan iklim finansmanıdır. COP 26’da gelişmiş ülkelerin daha önce taahhüt ettikleri halde 2020 yılına kadar 100 milyar dolarlık finansmanı sağlamadıkları açık bir şekilde vurgulanmıştır. COP 31’e giden yolda benzer tecrübeleri yaşamamak adına “Ortak Ama Farklılaştırılmış Sorumluluklar” ilkesi gereği tarihsel süreçte çevreyi kirleterek kalkınan ülkelerin finansal sorumluluklarını daha etkin şekilde yerine getirmeleri gerekmektedir. İklim finansmanından yararlanan gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin ise kaynakları ilgili alanlarda etkin şekilde kullanıp kullanmadıkları denetlenmelidir.

Hangi önlemler alınmalı?

Ev sahibi ülke olarak Türkiye 2053 net sıfır emisyon hedefiyle çıktığı yolda özellikle son dönemde önemli çalışmalara imza attı. Son yıllarda iklim yasasını kabul etti, ulusal katkı beyanını güncelledi, ulusal döngüsel ekonomi strateji ve eylem planını yayımladı, sıfır atık projesiyle çok önemli kazanımlar oluşturdu ve emisyon ticaret sistemi kurulmasına yönelik çalışmalar başlattı. Bu doğrultuda ev sahibi Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede COP 31’e giden yolda söylem-eylem çelişkisinin ortadan kaldırılması için çabaları önemlidir.

Söylem-eylem çelişkisinin ortadan kaldırılması ve iklim değişikliğiyle mücadelenin ortak zeminde sürdürülebilmesi için tüm paydaşların sorumluluk üstlenmesi gerektiği açık. İklim değişikliği ile mücadelede toplam sera gazı emisyonları içerisinde en yüksek paya sahip olan enerji sektöründe sera gazı emisyonlarının azaltılması elzemdir. Bu doğrultuda fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına kademeli geçiş için daha somut adımlar atılmalı ve alınan önlemler hayata geçirilmelidir. Bu önlemler hayata geçirilirken de kimsenin geride bırakılmaması ilkesi gereği adil geçiş mekanizması kapsamında olumsuz etkilenen sektörlere destek sağlanmalıdır.

Enerji üretiminde sera gazı emisyonlarının azaltılmasına dikkat çekerken enerji verimliliğinin arttırılması konusu da daha geniş kapsamda değerlendirilmeli. Zira enerji verimliliği aynı üretimin daha az enerji kullanılarak yapılmasına aracılık eden, enerji arz güvenliğine katkı sağlayan, maliyetleri azaltan ve sera gazı emisyonlarını azaltan önemli bir politika aracıdır. Bu kapsamda yenilenebilir enerjiye geçiş ile enerji verimliliğinin artırılması konuları birlikte değerlendirilerek önlemler alınmalı ve hayata geçirilmelidir.

Söylem-eylem çelişkisini ortadan kaldırmak adına uluslararası ticaret sisteminin karbon emisyon yoğunluğu düşük ürünlerin ticaretinin serbestleştirildiği, insan sağlığına ve çevreye zarar veren ürünlerin ise ticaretine kısıtlamalar getirildiği yapısının güçlendirilmesi önemlidir. Bu yönde sıkılaştırıcı tedbirler karbon kaçağı riskini de azaltarak üretim süreçlerinde sera gazı emisyonlarının küresel düzeyde azaltılmasına katkı sağlayacaktır.

Ezcümle, olumsuz etkilerini konuşmaktan öte yaşadığımız iklim değişikliği karşısında yine aynı hatayı yapmamalıyız. Konuşmanın ötesinde izlenebilen, doğrulanabilen ve denetlenebilen önlemler almalı ve bir an önce uygulamaya koymalıyız.

Global Footprint Network, (2026). Earth Overshoot Day 2026 falls on July 30. https://overshoot.footprintnetwork.org/newsroom/press-release-june-2026-english/ adresinden alındı.

Circle Economy. (2025). Circularity Gap Report 2025.

United Nations, (2022c), “Glasgow Climate Pact”, (FCCC/PA/CMA/2021/L.16).

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 30 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar
Zeynep Alemdar, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Dış Politika Programı Direktörüdür. Akademik araştırmaları, iç politika ve dış politika kesişimine odaklanmaktadır. Türk Dış Politikası, uluslararası güvenlik, Türkiye'de demokratikleşme, Türkiye ve dünyada toplumsal cinsiyet konularında yayınları bulunmaktadır. Kitapları arasında Turkey’s Challenges and Transformation: Politics and Society on the Centennial of the Republic (2023 Palgrave, Harun Arıkan ile), ve Turkish Civil Society and the EU: Domestic Politics Through International Organizations, (2008, Verlag Dr.Müller) yer almaktadır. Hamburg, Almanya'da The New Institute (2024-25), ve Washington’ D.C., ABD'de Carnegie Endowment for International Peace (2014) kurumlarında araştırmacı olarak bulunmuş, Avrupa-Atlantik bölgesinde güvenlik alanında 40 yaş altı dört lideri arasında gösterilmiştir. 2011 yılında Portland State Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalışmıştır. İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde 19 yıl görev yapmış; burada Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı (2005-2020) ve İşletme ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı (2020-2023) görevlerini üstlenmiştir. Alemdar, Dış Politikada Kadınlar Girişimi'ni kurmuştur ve Avrupa Liderlik Ağı üyesidir. Galatasaray Üniversitesi'nden lisans, Patterson School of Diplomacy’den yüksek lisans ve Kentucky Üniversitesi'nden doktora derecelerine sahiptir.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x