Jeo-Strateji

26 Kasım 2022

Yazdır

Suriye’nin kuzeyine operasyon: Nedenler, dinamikler, riskler

Çok iddialı bir giriş olacak ama birkaç kez gündeme gelen ve her seferinde son anda ertelenen bir operasyona her zamankinden daha yakınız. Elbette, bu bir öngörü ve yanılma payı mutlaka var. O nedenle, olmamış bir şeyin üzerine yazmanın riskini taşıyan bir analiz okuyacaksınız. Ancak hiç fark etmez, ister kısa süre içinde isterse uzun vadede Türkiye Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG terör örgütüne karşı yeni bir operasyon başlatacak. Çünkü, bölgesel dinamikler ve Suriye’deki iç faktörler, öyle bir noktaya geldi ki, Suriye’de krizin son ermesi için girilmesi gereken yeni aşamanın kapısı aralandı.

Neden şimdi?

Birçoğunuz Pençe-Kılıç Hava Harekâtı’nın doğrudan nedeninin İstiklal Caddesi’nde 13 Kasım 2022’de PKK/YPG’nin gerçekleştirdiği terör saldırı olduğunu biliyor.

Fakat beklenen operasyon sadece İstiklal’deki terör eylemiyle bağlantılı değil. 2021’nin ikinci yarısından itibaren birkaç kez Türkiye, Suriye’de YPG’nin varlığından kaynaklanan tehditleri bertaraf etmek için operasyon yapma girişiminde bulunmuştu. Bu girişimler her seferinde Rusya’nın ve ABD’nin tepkileri nedeniyle nihayete erdirilememişti. Oysa, şimdi şartlar farklı.

Suriye’ye operasyonu mümkün kılan üç dinamik

Üç temel dinamiğin kesişmesi Türkiye’nin Suriye’de operasyon yapmasını mümkün kılıyor. Bu dinamikleri şöyle sıralayabiliriz: Rusya’nın Ukrayna Savaşı’nın neden olduğu askerî ve ekonomik sorunlar nedeniyle Türkiye’yi durdurma kapasitesinin azalması; ABD’nin İran’daki olası gelişmeler nedeniyle Türkiye’yi tamamen karşısına almak istememesi; Ankara-Şam ilişkilerinin bir sonraki evreye geçebilmesi için ihtiyaç duyulan güven inşası sürecinin somut gelişmelere ihtiyaç duyması. Bu faktörleri teker teker açalım.

Rusya açısından değişenler

Rusya, çabuk ve kesin zaferle bitirebileceğine inanarak açtığı bir savaşın 9. ayında askerî anlamda istediğini bulamadı. Hatta ABD’nin başını çektiği Batılı devletlerin büyük desteğiyle Ukrayna güçleri karşısında birçok kritik bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

Bu durum, Rusya’nın Suriye’den askerlerinin ve askerî üstünlüğünün belkemiğini oluşturan hava unsurlarının önemli bir kısmı çekmesine neden oldu. Rusya’nın doğrudan askerî varlığı bulunan yerlerin çoğu birkaç ay önce boşaltıldı. Bu yerlerdeki boşluğu doğrudan ya da dolaylı olarak İran’a bağlı milis grupları veya Suriye Ordusu içinde İran’ın etkisinin büyük olduğu birimler doldurdu.

Ukrayna Savaşı’nın Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı üzerindeki etkisi öylesine hissediliyor ki; İdlib’de, kuzey Suriye’de veya doğu çöllerinde zaman zaman gerçekleştirdiği hava akınları dışında Rusya’nın askerî varlığını görmek son derece nadir bir durum haline geldi. Özetle, Rusya’nın Suriye’deki varlığının azalması bir boşluk doğmasına neden olmaya başladı. Bu boşluk daha da derinleşebilir, ancak onu biraz daha aşağıda anlatacağım.

Elbette, Ukrayna Savaşı’nın Türk-Rus ilişkilerine tek etkisi sahadaki askerî dengelerle sınırlı kalmadı. İki ülke ilişkilerindeki ekonomik alanda yoğunlaşma karşılıklı olarak birbirine duyulan ihtiyacı artırdı. Ekonomik sorunlarla boğuşan Türkiye Rusya’yla ekonomik ilişkilerin derinleşmesine ihtiyaç duyuyor, NATO’da büyük bir çatlak açmaya çalışan Rusya da Türkiye’ye uzun vadede büyük getiriler sağlayabilecek tekliflerle geliyor. Doğal gaz konusundaki teklifler ve nükleer enerji tartışmaları şimdilik bu tekliflerin görünen yüzleri. Yani, Rusya’nın, Türkiye’yi Suriye’de durdurarak bir şeyler elde edeceği dönem kapanmışa benziyor. Yeni işbirliği, yeni hamlelere ihtiyaç duyuyor.

ABD’nin İran’a bakıp Türkiye ile ilişkilerinde düşündükleri

İkinci dinamik ABD ve İran dengesiyle yakından ilişkili.

Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde kalan İran’daki kriz büyük bir büyüme potansiyeli taşıyor. Aslında soru basit: Ya İran’daki kriz büyük bir patlamaya dönüşür de Irak ve Suriye gibi bölgeyi temelden etkileyecek devasa bir tektonik değişimin fitilini ateşlerse ne olacak?

ABD, uzun süredir İran’daki bir değişimin üretebileceği fırsatlarda Türkiye’yi en önemli ortaklardan birisi olarak görüyor. Çünkü İran’da olası bir devrimci dönüşümün etkisi Suriye ve Irak’ın toplamından daha büyük sonuçlar üretebilir. İran’daki kriz nedeniyle böylesine bir süreç içine girilmişken Türkiye’yi tamamen Rusya’nın yanına itmek ve Suriye’deki birkaç ilçe yüzünden ilişkileri tamir edilemeyecek bir boyuta sürüklemek, ABD gibi küresel bir gücün dış politika çıkarlarıyla uyuşmuyor.

Bu nedenle her ne kadar Suriye’de YPG’ye ya da değiştirilen adıyla “Suriye Demokratik Güçleri”ne yüz milyonlarca dolar yatırım yapmış olsa da bu yatırımlarını gözden geçirebilir. En azından, olası bir harekâtın başlamasını engellemek yerine onun etki sahasını sınırlamaya çalışmak gibi daha kısıtlı manevralarla sürece dâhil olmayı tercih edebilir.

İran’daki gelişmelerin bölgesel denklem üzerindeki etkisi bununla sınırlı değil.

İran krizini atlatırsa…

Eğer İran’da Rejim bu kriz sürecini kısa sürede atlatabilirse, Suriye’de Rusya’dan doğan boşluğu doldurabilme ihtimali büyük. Bu durumda, İran’ın etki sahasının genişlemesi, ABD ve Rusya’nın aleyhine bir durum olacaktır. Nitekim, kriz öncesinde İran, Rusya’nın Ukrayna’da yaşadığı sorunlar nedeniyle boşalttığı yerleri birer birer doldurmaya başlamıştı.

Eğer İran bu kriz sürecini atlatır da ABD ile İran arasında Orta Doğu sathına yayılan bir etki sahası kurma mücadelesi başlarsa bu sefer de Suriye bu mücadelenin en yoğun yaşandığı yerlerden birisine dönüşebilir. Yani, ABD Türkiye’nin Suriye’de YPG/PYD’ye karşı hamleler yapmasını engellemeye çalışırken İran ve Türkiye’nin eş zamanlı hamleleriyle zor durumda kalabilir.

Kısacası, Rusya’nın göreli zayıflığı, İran’daki krizin büyümesi ve ABD-İran ilişkilerinde yaşanabilecek hareketli günler ABD’nin Türkiye’ye önceki dönemlerde yaptığı baskının bir benzerini tekrarlayamamasına neden oluyor. Bu durum da Türkiye’nin manevra alanını genişletiyor.

Ankara-Şam ilişkilerinde yeni bir aşama mümkün mü?

Üçüncü dinamik ise Ankara-Şam ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçilmesi sürecinin ihtiyaç duyduğu yeni adımlar. Daha önce uzun uzun Ankara-Şam ilişkilerindeki değişimin dinamiklerini yazdım. O yazılardan beri iki ülke arasında üst üste diyalog mesajları gelmeye başladı. Türkiye en üst düzey makamların ağzından Şam ile görüşmenin mümkün olduğunu söyledi. Şam, bazı koşullar ileri sürdüğünü belirtse de bunların gerçekçiliği tartışmalı.

Lafı uzatmayacağım, Şam’ın iç savaşı bitirmek için Türkiye’ye, Türkiye’nin PKK/YPG’den kurtulmak için Şam’a ihtiyacı var. Gerisi teferruat.

Elbette, bu teferruatlar çok önemli ve önümüzdeki dönemlerde ayrı ayrı incelenmeyi hak ediyor. Ancak o aşamaya geçmeden önce çok önemli bir şeye ihtiyaç var. Bu şey, Ankara-Şam arasında güven inşası. 11 yıldan fazla bir süredir karşı karşıya gelen iki devletin “barışması” sadece sözlerle ve iyi niyet beyanları ile mümkün değil. Her iki ülkenin yöneticileri de kendi insanlarına barışma zamanının gerekçelerinin yanı sıra somut faydalarını da göstermek zorundalar.

Peki, Ankara-Şam hattındaki olası gelişmeler ile olası bir kara harekâtı arasında ne türden somut ilişki kurulabilir?

Operasyon Ankara – Şam ilişkilerine nasıl yansır?

Harekât, PKK/YPG’nin zayıflatılmasının yanı sıra, Suriye ordusunun normalde ilerleyemeyeceği birçok bölgeyi kontrol altına almasıyla sonuçlanırsa ve ortaya çıkan yeni temas hatlarında geçmişte Rusya ile olduğu gibi somut askerî ve güvenlik mekanizmaları kurulabilirse her iki devlet de “çalışan bir mekanizma” üzerinden fayda üretebilir. Bu faydanın başlangıçta bir arabulucu yoluyla sonradan doğrudan temaslarla ilerlemesi ise uzun vadeli normalleşmenin ilk adımları olabilir.

Özetle, Ukrayna’daki çatışmanın etkisiyle Suriye’de etkisi zayıflayan Rusya’nın, bu boşluğun ABD veya İran tarafından doldurulmasından duyduğu endişe; İran’daki gelişmelerin Türk-Amerikan ilişkilerine yansımaları; Ankara-Şam ilişkilerindeki ilerlemenin Suriye’deki normalleşmenin ve iç savaşın sona erdirilmesinin kilidi olması ve İran’da yaşanabilecek krizin neden olabileceği fırsatlar ve/veya maliyetlerin bölgesel etkileri, Türkiye’nin Suriye’de bir operasyonla PKK/YPG’yi bir kez daha geriletmesi için uygun kesişimin doğmasına neden oldu.

Ancak tam da bu nedenlerle olası bir operasyonun kendisine ait dinamikleri ve sınırları olacaktır. Şimdi bunları tartışalım.

Önceki operasyonlardan farklar ve benzerlikler

Önce diğer operasyonlar hangi şartlarda ve hangi hedeflerle gerçekleşmişti, onları hatırlayalım.

24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu, Türkiye’de FETÖ’cü darbe girişiminin hemen sonrasında IŞİD tehlikesinin büyüdüğü ve özellikle PKK/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde Afrin’den Irak sınırına kadar kesintisiz bir hat oluşturma girişiminde başarılı olmasına ramak kalan bir dönemde gerçekleşmişti.

Darbe girişimi sonrası Türkiye-Rusya ilişkilerinde hızlı bir tamir süreci yaşanırken ABD’yle gerilim bir hayli yüksekti. Rusya, Şam Yönetimi’nin etki sahasını genişletmek için büyük çaplı bir askerî harekât başlatmıştı. ABD ise YPG’nin etki alanının genişlemesi ve IŞİD’le mücadelesini sürdürebilmek için hızlı bir vekil güç inşa sürecindeydi. Bu çerçevede Türkiye’nin ilk operasyonu doğrudan IŞİD’e yönelik olsa da asıl hedef olarak PYD’nin kesintisiz bir hat kurmasını engelleme amacını taşıyordu. Bu doğrultuda Halep’in kuzeyinde muhaliflerin güçlü olduğu bölgelerin genişletilmesiyle sonuçlandı. Daha da öteye Rakka’ya doğru ilerlemesi mümkün olsa da bu ilerlemeyi Rusya o dönemde engelledi.

İkinci Operasyon olan Zeytin Dalı, PYD/YPG’nin Suriye’nin batısındaki varlığını tamamen sona erdirmeyi hedefliyordu. Bu doğrultuda temel hedef Afrin’di.

Ancak bu dönemde Rusya ve Şam, Halep’in merkezini tamamen kontrol etmiş ve İdlib’e yönelme planlarının ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Nitekim, 20 Ocak 2018’de başlayan operasyondan üç hafta kadar önce Rusya ve Suriye Ordusu, daha sonra İdlib’de yapılacak operasyonların belkemiğini oluşturacak bölgeleri kontrol etmek için bir askerî harekat başlattı ve tamamladı. Afrin’in YPG’den temizlenmesi sadece terör örgütünün bölgeden çıkarılmasını değil aynı zamanda uzun vadede Türkiye’ye yönelen göçün durdurulmasını da hedefliyordu.

Fakat, Tel Rifat bölgesinde İran, Şam Hükümeti ve Rusya’nın koruma kalkanı altında YPG’nin ve Afrin’den çıkarılan PKK yanlısı kitlelerin varlığı bu hedefe tam olarak ulaşılmasını engelledi. Yine de tehdit büyük ölçüde sınırlandırıldı.

Üçüncü Operasyon olan Barış Pınarı, PKK/YPG’nin Fırat’ın doğusundan tamamen çıkarılmasını hedefliyordu. Fakat, bu hedefine tam olarak ulaşamadı.

Tel Abyad ve Ras El Ayn arasındaki bölge PKK/YPG’den temizlense de Ayn El Arap ve Haseke başta olmak üzere bölgedeki YPG ve PYD varlığı devam etti.

Operasyonu ABD’nin yoğun baskısının yanı sıra durduran asıl şey, Rusya’nın sert tavrı oldu. Nitekim, Rusya, YPG’nin çekildiği bölgelere Suriye Ordusu’nun girmesini sağlayarak aslında Türkiye’yi neden durdurduğunu gösterdi. O dönemde Suriye’de güçlü bir askerî varlığı olan Rusya’nın temel beklentisi ister İdlib’de isterse Fırat’ın doğusunda Suriye Hükümeti’nin etkisi sahasını olabildiğince ilerletmekti. Bu nedenle, Barış Pınarı Operasyonu’nun bitiminden kısa süre sonra İdlib’de yoğun çatışmalar başladı ve Türkiye-Rusya ilişkileri bir hayli gerildi. Hatta, Türkiye İdlib’de İran’a bağlı milisler, Suriye Ordusu, Rus unsurlarından oluşan bir ittifakı karşısında buldu. Sonuç olarak, Barış Pınarı, istenilenden daha az olumlu sonuç üreterek sonlandırılmak durumunda kaldı.

Bu üç operasyonun ortak tarafları şöyle özetlenebilir: Suriye’de Türkiye dışındaki devletler kendi vekillerinin kontrol ettiği bölgeleri genişletmek için operasyonlar yürütüyordu; ABD, Rusya ve İran’ın Suriye’ye ayıracak enerjisi ve kaynağı daha fazlaydı; üç aktör de ofansif pozisyondaydı ve birbirlerine karşı güçlü adımlar atabilmek için vekillerini olanca güçleriyle çarpıştırıyorlardı. Şimdi ise üçü de savunma pozisyonunda, dikkatleri dağılmış halde, başka sorunları önceliyorlar ve Suriye’ye uzun süreyle odaklanmaları pek mümkün görünmüyor. Yani şartlarda ciddi değişimler var.

Değişen faktörlerin açtığı pencere

Fakat bu faktörler, Türkiye’nin elinin de sonsuz derecede güçlü olduğu düşüncesini yaratmamalı.

Bir kere diğer aktörlerin zayıflıkları olabilir, fakat bu durumda dahi Türkiye’ye karşı sahada kullanabilecekleri kozları var.
Örneğin, uzun süreli bir askerî operasyonun Türkiye’de yaklaşan seçimler öncesinde ekonomik ve siyasal maliyeti olabilir. Bu nedenle, diğer devletler çatışmayı uzatmak için ellerinden geleni yapabilirler. Ayrıca, Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO) unsurlarının iç mücadeleleri ve Ankara-Şam ilişkilerine karşı çıkmaları da bir diğer zaaf.

Bunlara ek olarak Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’nin diğer bölgelerinde yürütülen sınır ötesi operasyonların Türkiye’nin askerî anlamdaki enerjisi ve birikimin bir kısmını ciddi ölçüde meşgul ettiği de bir gerçek.

Tepkiler ne olabilir?

Tüm bunlara bir faktör daha eklenmeli: Devletler diğer yollarla engelleyemedikleri faaliyetleri örtülü operasyonlar ve vekil aktörlerle yavaşlatmaya veya durdurmaya çalışırlar. Yani, bir operasyon başladığında Türkiye’nin karşısında çatışan tarafın sadece PKK/YPG olacağını düşünmek saflık olur. Operasyon sonrasında yapılacak pazarlıklar ve düzenlemelerde daha güçlü olabilmek için yukarıda sayılan tüm aktörlerin unsurlarının kıyafet ve kılık değiştirerek Türkiye’yi zorlamak isteyeceğinden şüphe yok.

Özetle, bir operasyon olursa bu operasyon sadece PKK/YPG terör örgütünü Suriye’nin bir bölgesinden çıkarmak ve Suriyelilerin ülkelerine dönmelerini sağlamak için olmayacak. Muhtemelen çok dar bir alanda başlayarak, elde edilebilecek çabuk ve kesin başarıya bağlı olarak diğer bölgelere genişlemeye yönelecek bir operasyon ile karşı karşıya olacağız. Yani muhtemelen Tel Rifat’la başlayıp, saha şartları, operasyonun gidişatı ve bölgesel dengeler doğrultusunda Fırat’ın doğusuna doğru genişleyebilecek tarzda bir süreç yaşayacağız.

Doğrusu, ben hızlı başlayıp, uzun sürmeyecek bir ilk aşama olacağını; sonrasında yukarıdaki faktörler çerçevesinde sürecin haftalara veya aylara yayılabileceğini düşünüyorum. Ancak sonuçları konuşabilmek için önce operasyonun başladığı görmemiz gerekiyor. Ondan sonra sonuçları oturur, tartışırız…

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Kasım 2022’de yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Prof. Dr. Serhat Erkmen, Altınbaş Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

guest
2 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Ahmet Hamza Özkan
Ahmet Hamza Özkan
26/11/2022 22:10

Nesnel dinamikler üzerinden yapılmış gerçekçi bir analiz. Tebrik ederim.

2
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend