Türkiye’nin İdlib’de radikaller sorunu: Kısa vadeli bir risk mi? Uzun vadeli bir tehdit mi?

Şüphesiz küresel salgın ve yeni dünya düzeni tartışmaları gündemin en önemli maddeleri. Yeni bir dünya düzenine ne zaman yelken açarız bilemiyorum. Fakat “eski” düzenin onlarca çatışması olduğu gibi devam ediyor. Bunlar arasında hâlâ Türkiye’yi en yakından ilgilendireni, İdlib.

İdlib’de şubat ayında 34 Türk askerinin şehit edilmesinden sonra Rusya ve Türkiye’nin yaptığı mutabakatın uygulanmasında, başta sahadaki yerel unsurların direnmesi olmak üzere, çeşitli zorluklarla karşılaşılıyor. Bu yerel unsurlardan en güçlü olanlarından Heyet Tahrir Şam (HTŞ) mutabakata direnirken bir çeşit tanınma, taviz koparma ve meşruluk kazanma peşinde.

İdlib’de yerel unsurlar ve radikaller dendiğinde, ilk akla gelen ve El Kaide ile ilişkilendirilen örgüt HTŞ. Oysa İdlib söz konusu olduğunda, El Kaide’nin asıl mirasçılığına, pragmatik HTŞ’den çok daha fazla sahip çıkabilecek örgüt Hüraseddin Örgütü ve müttefikleri. Üstelik uzun süredir çok göz önünde olmayan El Kaide yok olmuş da değil, ciddi bir tehditten söz ediyoruz. Zira El Kaide içinde bazı önemli ve yetkili kişiler, El Kaide’nin merkezini ve ağırlık üssünü Suriye’ye taşımak istiyorlar. Böyle düşünenler için de Hüraseddin Örgütü çok kullanışlı bir araç.

Dolayısıyla Türkiye’nin İdlib’deki tek sorunu, mutabakatın uygulanmaya konulmasını sağlamak değil; HTŞ sorununu çözmek ve ufukta beliren El Kaide’nin olası İdlib’e taşınma planının ve bunun getireceği tehlikelerin önüne geçmek.

Şimdi tek tek bu unsurlara bakalım.

Ateşkes sonrası durum ve M4’teki gerginlikler

İdlib’de ateşkes sonrası durum öncesinden daha karmaşık hale geldi; İdlib’i doğu-batı ekseninde kat eden M4 otoyolu üzerinde varılan mutabakat hedefine ulaşmadı. Suriye ordusu ve İran destekli milislerin hareketi ve bölgedeki trafik arttı. İran-Rusya rekabeti iyice kızıştı. Türkiye de bölgede yeni üsler kuruyor. Tüm bu gelişmelere dair tüm detayları merak ediyorsanız, linkteki bilgi notuna bakmanızda fayda var.

Rusya ve Suriye, Moskova’da sağlanan ateşkesi geçici bir durak olarak görüyor, M4’ün güneyini kontrol altına alma hedefinden vazgeçmiş değiller. Yavaş ama emin adımlarla yeni operasyona hazırlanıyorlar. Ancak bu kez İran da önemli bir rol üstleneceğe benziyor. Türkiye ise bir yandan yaklaşan çatışmanın etkilerini sınırlamaya yönelik askeri hazırlıklarını sürdürürken, diğer yandan İdlib’de kalıcı bir güvenlik ve sükûneti sağlamak konusunda çaba gösteriyor. İşte büyük sorun da tam da burada başlıyor.

İdlib, Suriye’nin kuzeyindeki diğer bölgelerden farklı. Bu bölgeyi güvenli bir alana çevirmek sanıldığından çok daha karmaşık bir denkleme bakmayı gerektiriyor. O denklemdeki en çetrefil unsur da, kısa vadeli çözümlerle üstesinden gelinmesi mümkün olmayan radikaller sorunu.

Radikaller sorunu: HTŞ ve El Kaide aynı mı?

Kimilerine göre, İdlib’deki radikaller sorunu aslında büyük bir mesele değil. Bu görüşte olanlar İdlib’deki tabloyu şöyle tanımlıyor: İdlib’deki en etkili ve yabancı kaynaklara baktığınızda El Kaide’nin Suriye uzantısı olarak sözü edilen ama gerçekte bundan biraz daha farklı olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) “ılımlılaşmaya” hazır, diğerleri ise küçük gruplar ve TSK’ya kafa tutabilecek kapasiteye sahip değiller. Dolayısıyla ortada büyütecek bir şey yok. Oysa, soruna derinlemesine bakıldığında gerçek sorunla henüz yüzleşmediğimizi söyleyebiliriz. En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Orta ve uzun vadede Türkiye, İdlib’de El Kaide ile yüzleşmek ve onunla kıyasıya bir mücadeleye girişmek zorunda kalabilir.

Bugün Suriye’de El Kaide denilince hâlâ pek çok kişinin aklına HTŞ geliyor. Bu kısmen doğru. El Kaide’nin Suriye’deki tüm serüvenine vakıf olmak isteyenler linkteki metni okuyabilir. Gelin şimdi, HTŞ hakkında bildiklerimize bir daha bakalım.

HTŞ’nin öncüllerinden en önemli farkı, El Kaide’ye bağlı olduğunu resmen açıklamaması oldu. Bu sadece taktik bir hamleydi; örgüt gizliden gizliye El Kaide’ye bağlılığını sürdürecekti. Fakat HTŞ’ye başka gruplardan gelenler, bunu bir çeşit ihanet olarak gördüler ve ayrıldılar. HTŞ de pragmatik bir hareketle, Suriye’deki bazı başka yerel ama El Kaide ile ilişkilenmemiş grupları yanına alarak İdlib’e hâkim olmaya çalıştı. Bu süreci hızlandıran bir etken de, Suriye Ordusu’nun Rusya’nın desteğiyle muhaliflerin bulunduğu diğer bölgeleri teker teker ele geçirmesi oldu. Bulundukları bölgeler rejimin eline geçtikçe, rejimle uzlaşmak istemeyen gruplar, yapılan çeşitli anlaşmalarla İdlib’e taşındılar ve orada HTŞ ya da diğer gruplara göre konumlandılar.

Suriye’nin diğer bölgelerinde sıkışan ve bulundukları mevzileri rejime devretmek zorunda kalan grupların aslında üç seçeneği vardı: Türkiye’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerine gelmek; IŞİD’in kontrol ettiği bölgelere sığınmak veya İdlib’e gelmek.

Türkiye ilk seçeneği El Kaideciler için tamamen kapatırken, onun dışında kalanlar için daha esnek davranıyordu. İkinci seçenek grupların çoğu için yok olmakla eş değerdi. Birçoğu geçmişte IŞİD’e karşı savaştığından IŞİD bölgesine giderlerse yok edileceklerini biliyorlardı. IŞİD ile muhalifler arasındaki çatışmalarda “tarafsız” kalan bazı gruplar dışarıda tutulacak olursa, muhalifler bu seçenekten, yani IŞİD bölgesine gitmekten de uzak durdu. Geriye kalan seçenek ise İdlib’e sığınmaktı. Bunun sonucunda El Kaide veya farklı ideolojik kökenlere sahip birçok grup İdlib’e yerleşti. İşte bu durum da HTŞ liderliği tarafından fırsat olarak görüldü. İdlib’e gelip kendisine katılmak zorunda kalan grupların da desteğini alarak yerel grupların çoğunu etkisiz hale getirdi. 2017 ve 2018’de İdlib’de muhalifler arasında yaşanan ve sonuçta HTŞ’nin galip çıktığı sürecin arka planı yukarıda anlattıklarımdı. Ancak HTŞ’nin bu süreçte bir amacı daha vardı: “Gerçek El Kaidecileri” devre dışı bırakarak uzun vadede tanınma sahibi olabilmek.

İdlib’de hangisi daha büyük risk?

Şu an İdlib’de var olan grupları üç kategoride toplamak mümkün: Türkiye ile uzlaşabilecek muhalifler, HTŞ ve El Kaideciler. İlk grup Türkiye açısından risk teşkil etmediği için bu analizin dışında ancak HTŞ ve El Kaide ayrı ayrı büyüteç altına alınmayı hak ediyor.

HTŞ’nin bugünkü liderliği yani Ebu Muhammed Culani ve onun en yakın adamları Ebu Ahmet Hudut, Ebu Abdullah Şami, Ebu Ayşe gibi isimler epey pragmatik bir duruşa sahip. Temel hedefleri, İdlib’in kontrolünü elinde tutarken kendilerinin El Kaide olmadığını göstermek.

M4 otoyolu üzerindeki gösterilerin ve devriyelerin engellenme çabasının ardında yatan temel aktör de aslında HTŞ. Ancak örgütün bunları yaparken amacı, Türkiye’nin İdlib’de güvenli bir alan oluşturmasına karşı olmaları değil, bu alanı kontrol edecek tek güç haline gelme ve uzun vadede Suriye’nin geleceğinde kurulacak yeni sisteme kendi güç ve yapılarıyla dahil olma istekleri… Fakat HTŞ, Türkiye’nin İdlib’i güvence altına alma projesini kendisinin dışında kalan “ılımlı” muhaliflerle gerçekleştirmesini istemiyor.

M4 otoyolundaki devriye karşıtı gösterilerin arkasında HTŞ’nin parmağı olmasının ardında “muhatap alınma” isteğinden başka bir etken daha var: Örgütün içinde sertlik yanlısı kesimler… Mesela Ebu Malik El Tali grubu. Geçmişte önemli görevlerde de bulunmuş sertlik yanlısı bu kişi 7 Nisan’da hayli sert eleştiriler yaptıktan sonra örgütten ayrıldığını açıkladı. HTŞ liderliği ise bu zatı geri dönmeye zorlukla ikna etti. HTŞ’nin stratejik aklı için dikkate alınması gereken önemli unsurlardan biri de içlerindeki radikal ekip. Eğer bu unsurlar kontrol edilemez veyahut küstürülürse, “gerçek El Kaide’cilerin” yani Huraseddin ve müttefiklerinin yanına geçmeleri sürpriz olmaz.

Türkiye’nin gözden kaçırmaması gereken büyük tehlike: Huraseddin

Aslında Huraseddin varken HTŞ’ye El Kaide demek büyük haksızlık. Zira Huraseddin, HTŞ’nin El Kaide’ye biat etmemesiyle ondan ayrılan kökten El Kaidecilerin kurduğu bir yapı. Eğer bu sürecin nasıl geliştiğini, El Kaide’nin bölgedeki en kritik isimlerini, özelliklerini ve akıbetlerini merak ediyorsanız, linkteki bilgi notu size yardımcı olabilir.

Gelinen noktada, İdlib’de son çatışmalarda da ön plana çıkan bir hayli aktif bir operasyon odası bulunuyor. Kendilerine “Müminleri Teşvik Et” adını veren yapı temelde dört gruptan oluşuyor: Huraseddin, Ensareddin, Ensar El Tevhid ve Ensar El Islam. Hepsi El Kaide kökenli gruplar. Deneyimli, ideolojik olarak motive ve genişleme potansiyeline sahip bir ittifak. Ancak sayıları taş çatlasa 3 bin 500 civarında. Yani, HTŞ’nin 15 binin üzerindeki askeri gücü, silahı, mühimmatı ve finans gücüyle karşılaştırıldığında epey zayıf görünüyor.

Bu aşamada elbette şu soruyu sormak mümkün. Madem, HTŞ’den kopan radikal, El Kaideci bir grup; sayıca diğerlerine göre az, silahı-mühimmatı-ekonomik desteği sınırlı; çoğu da sahadaki yabancı silahlı unsurlardan destek alan bir yapı; o halde neden Türkiye’ye HTŞ’den daha büyük bir risk oluştursun ki? Bir süre sorun çıkarırlar, savaşırlarsa yok edilirler ya da bölgede tutunamayacaklarını görür başka yerlere kaçmaya çalışırlar. Öyle değil mi?

El Kaide bu işin neresinde? İdlib neden El Kaide için önemli?

Hayır, değil. Çünkü, Hurasseddin’e odaklanmakla El Kaide’ye bakmak arasında bir fark var. Odağınız İdlib’de dar bir alanda faaliyet gösteren, göreli küçük bir grup olursa; evet bu tehdit değil, sadece bir risk. Fakat, bence Hurasseddin daha büyük bir sorunun şimdilik görünen bir yüzü.

El Kaide örgütünün, ağırlık merkezi değiştirerek Arap dünyasının kalbinde yeni bir üs aradığını düşünmek için pek çok nedenimiz ve emare var. Daha da ilginci böyle bir gelişme kimi komşularımızın çıkarına da olabilir. El Kaide’nin İdlib’e dair olası planları hakkında biraz daha bilgi edinmek isterseniz, linkteki bilgi notu merakınızı giderebilir.

Yani aslında Türkiye’yi İdlib’de bekleyen sorunun iki yüzü var. Birincisi ve yakın olanı, HTŞ. Meşruiyet-tanınma-kabul edilme üçgeninde bir yandan ılımlı mesajlar gönderen diğer yandan sorun çıkaran HTŞ önümüzdeki günlerde yeni sorunlara neden olabilir. Ancak bunlar fazla büyüyecek ve Türkiye’yi askeri anlamda büyük bir çatışmaya sürükleyecek şeyler değil.

Bununla birlikte, eğer El Kaide stratejisini değiştirmez ve Suriye’yi Arap dünyasının kalbine en yakın nokta olarak varlığını sürdürebileceği yegane yer olarak görürse; işte o zaman askeri gücü itibarıyla küçük bir mesele gibi görünen Huraseddin ve müttefikleri İdlib’deki en büyük soruna dönüşebilir. Yine de bu uzun vadeli bir sorun.

Kısa vadede hâlâ düşünmemiz gereken temel şey M4 yolu ve civarındaki yaklaşan çatışma. O bölgede istikrar sağlanmadan diğer sorunların tamamı ikincil önemde. Şimdilik ona odaklanmalıyız, fakat risk ve tehdit değerlendirmesi yaparken El Kaide boyutunu da unutmamalıyız.

Twitter: @SerhatErkmen

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 29 Nisan 2020’de yayımlanmıştır.

Serhat Erkmen

Doç. Dr. Serhat Erkmen, JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend