Uluslararası hukuk çöktü mü gerçekten?

Kamuoyunun gözünde uluslararası hukukun, bilhassa dış politika bağlamındaki önemini ciddi şekilde yitirdiği yönünde yaygın bir kanı söz konusu. Bu ilk bakışta şaşırtıcı bir durum. Aslında tam tersinin olması beklenirdi zira içinde bulunduğumuz dijital çağ ve küreselleşen ekonomi, pek çok farklı uluslararası faaliyete olanak verecek, güvenilir bir düzenleyici çerçeveyi her zamankinden daha gerekli kılıyor. Nitekim uluslararası ilişkilerin giderek karmaşıklaşan ve iletişim ağlarına dayalı hale gelen yapısı karşısında pek çok gözlemci uluslararası hukukun rolünün artacağını öngörmüştü, ki bir ölçüye kadar öyle de oldu. Kamuoyunun yanılgısı ise, uluslararası hukukun çöktüğü yönündeki izlenimini genellemesinden ileri geliyor.

Bu izlenimin kökeninde, çeşitli devletlerin, özellikle barış ve güvenlik sahasında yol açtıkları, uluslararası hukuku hiçe sayan, sansasyonel olaylar var. Bunun son örneklerinden biri, İranlı General Kasım Süleymani’nin Irak Başbakanı’nın davetlisi olarak siyasi temaslarda bulunmak üzere gittiği Bağdat’ta bir drone saldırısı ile öldürülmesi idi. Durumu belki daha iyi açığa vuran bir diğer örnek ise, Esad hükümetinin 2011’de patlak veren halk ayaklanması sırasında alenen işlediği savaş suçlarının ve Suriye halkının çektiği acıların uluslararası toplum tarafından umursanmaması. Benzer şekilde, Myanmar’da Rohingyaları hedef alan soykırım ya da Mısır’da seçimle göreve gelen Muhammed Mursi hükümetine karşı General Sisi tarafından düzenlenen askeri darbe de son derece hukuk dışı davranışlar olmalarına rağmen resmi ağızlarca pek az protesto edildi.

Dış politikada tek taraflı bir yaklaşım benimseyen ABD’deki Donald Trump yönetimi de, Kudüs’ün geleceğinin müzakere yoluyla belirlenmesi yönündeki Birleşmiş Milletler mutabakatına aykırı şekilde Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği’ni [Tel Aviv’den] statüsü tartışmalı Kudüs’e taşımak, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini Dördüncü Cenevre Sözleşmesi 49. maddesinin 6. fıkrasını açıkça ihlal ederek yasal kılmak ve 2015 tarihli İran Nükleer Anlaşması (JCPOA) ile bir sonraki yıl imzalanan Paris İklim Anlaşması’ndan çekilerek bu süreçleri baltalamak suretiyle, söz konusu izlenimin pekişmesinde etkili oldu. Yani genel olarak, medyanın gündeme taşıdığı bu küresel sorunlar, pek çok ülkenin uluslararası hukuka saygı göstermediği ve buna rağmen hiçbir yaptırıma da uğramadığı algısını güçlendiriyor.

Uluslararası hukuk, bu olumsuz izlenimin bizi inandırdığı şeylerden ibaret değil. Modern yaşamın tüm temeli, genelde itibar gören bir uluslararası hukuk çerçevesine dayalı. Bu çerçeve olmasaydı, turizmden diplomasiye, ticaretten haberleşmeye, denizcilikten ticari havacılık emniyetine kadar her faaliyet büyük ölçekte kaosa neden olurdu.

Uluslararası hukuk nerelerde işliyor?

Ancak uluslararası hukuk, bu olumsuz izlenimin bizi inandırdığı şeylerden ibaret değil. Modern yaşamın tüm temeli, genelde itibar gören bir uluslararası hukuk çerçevesine dayalı. Bu çerçeve olmasaydı, turizmden diplomasiye, ticaretten haberleşmeye, denizcilikten ticari havacılık emniyetine kadar her faaliyet büyük ölçekte kaosa neden olurdu. İşin aslı, modern hayatın uluslararası hukuk boyutunun zaten halihazırda bize sunulduğunu bu nedenle onu kanıksadığımızı fark etmiyor, üzerine düşünmüyoruz. Düşünseydik, gündelik faaliyetlerimize böyle bir düzen getirdiği için minnet duyardık.

Daha geniş boyutta değerlendirecek olursak, hükümetler ve şirketler de pek çok büyük çaplı operasyonu uluslararası hukuk kurallarına güvenebilecekleri varsayımına dayalı olarak planlıyor. Diğer bir deyişle, uluslararası hukuk, uluslararası hayatın birçok alanında işliyor ve hem sıradan insanlar hem de güçlü aktörler için karşılıklı fayda sağlıyor.

Bununla beraber, barış, güvenlik ve insan hakları konularının yanı sıra iklim değişikliği, göç gibi sorunlarda küresel iş birliğine dayalı çözümler üretme bağlamında uluslararası hukukun çöktüğü yönündeki izlenimde gerçeklik payı da var. Oysa bu her zaman böyle değildi.

Hukuka dayalı bir düzen hayali nasıl kısıtlandı?

ABD başta olmak üzere, birçok ülke hukukun üstünlüğü prensibinin uluslararası arenalarda mümkün olduğunca yayılması gerektiğine inanıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin olarak, savaşın ve 1930’larda Büyük Buhran’a yol açan ekonomik çöküşün yeniden yaşanmaması için hukuka dayalı bir dünya düzeninin şart olduğu yönünde yaygın bir kanı hakimdi. Kontrolsüz milliyetçilik, insanlık için barışçıl ve müreffeh bir gelecek karşısında ciddi bir tehdit olarak görülüyordu. İnsan haklarının gelişimi bile, hukuka dayalı ortak bir değerler kümesine bağlı kalmanın tüm insanlığın yararına olacağı inancını temsil ediyordu.

Ancak hukuka dayalı bir dünya düzeni yaklaşımıyla elde edilebileceklerimizin önünde daima ciddi kısıtlamalar oldu. Birleşmiş Milletler’in işleyişi bile, en güçlü ve genel olarak da en tehlikeli devletleri, BM Sözleşmesi dâhil uluslararası hukuktan muaf tutacak şekilde yapılandırıldı. Söz konusu muafiyet, 1945’te hâkim konumdaki beş ülkenin BM Güvenlik Kurulu daimi üyesi yapılması ve daha da önemlisi, her birine veto hakkı verilmesiyle oluştu. Bu da, bu büyük devletler ile yasal sorumluluklar karşısında daima koruma altına alabildikleri daha küçük ölçekli dostlarının davranışlarının gerçekten dizginlenmesi gereken durumlarda uluslararası hukukun uygulanamaması için yapılmış bir hamleydi. Bahsettiğim korumanın yıllardır en bariz örneğini de İsrail konusunda ABD sergiliyor.

Öte yandan, dünya düzeninin ademi merkeziyetçi olmayan yapısından kaynaklanan sorunlar da mevcut. Devletler BM’ye asla yaptırım yetkisi vermek istemediler. Yaptırım ancak büyük devletler, jeopolitik gerekçelerle, ağır suçların engellenmesi adına müdahalede bulunmak istediğinde uygulanıyordu. Nitekim NATO’nun 1999’da Sırpların Kosova’da işlediği suçları engellemek için müdahalede bulunmasının ve çeşitli ülkelerin ırkçılığa son verilmesi için Güney Afrika’ya uluslararası yaptırım uygulamasının da bunun birer örneği olduğu söylenebilir. Fakat uluslararası hukukun idamesi için jeopolitikaya bel bağlamak genellikle iyi bir fikir sayılmaz.

Jeopolitik gerekçeler, çıkara dayalı ve ideolojik temellidir ve bu bağlamda gelebilecek eleştirileri yumuşatmak için de uluslararası hukuk, demokrasi ve insan hakları sıklıkla kılıf olarak kullanılır. Amerika, Marksist yönetimi nedeniyle Küba’ya onlarca yıl yaptırım uygularken, Guatemala’yı ya da Pinochet idaresi altındaki Şili’yi insan hakları konusundaki sicilleri çok daha kötü olduğu halde, sırf müttefik olarak gördüğü için hiç cezalandırmadı. Benzer şekilde, Tibet ve Çeçenistan halklarının verdiği mücadelelerde Çin’e ve Rusya’ya kafa tutmanın bedeli de, müdahaleyi haklı kılamayacak kadar yüksek görüldü ve bu konudaki endişeler, hasmane propagandalar yoluyla ifade edildi.

Otoriter yönetimler ve hukuk

Bununla birlikte, hikâye, dünya düzenine ilişkin bu yapısal sorunlardan ibaret değil. Dünya tarihi, sömürgeciliğe karşı mücadele yıllarında ve sonrasında Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecinde gördüğümüz üzere, uluslararası hukuk, BM ve insan hakları gibi unsurları ve sadece anayasal demokrasilerin meşru olduğu inancını giderek daha fazla esas alırken, 21. yüzyılda bu eğilimi tersine çeviren bir gelişme yaşandı: Dünyanın önemli ülkelerinin neredeyse hepsinde otoriter yönetimler yükselişe geçti.

Bu tür gelişmelerin kümülatif etkisi de ulusal yönetimlerin otoritesini, uluslararası kural ve kurumlara hiçbir şekilde hesap vermeyecek seviyeye çıkarılması ve “çöküyoruz” algısının endişe verici bir gerçeklik boyutuna getirilmesi.

Çoğu örnekte bu, anti-demokratik yönetim süreçleri neticesinde gerçekleşirken, Hindistan, Brezilya, Filipinler ve ABD gibi anayasal sistemin işler durumda olduğu kimi ülkelerde otoriter liderleri iktidara taşıyan, şaşırtıcı bir şekilde seçmenin tercihi oldu.

Burada küresel bir eğilim söz konusu ve bu da işin yapısal boyutları olduğunu gösteriyor, ama her ülkenin kendine has koşulları da gelinen noktada etkili. Bir ülkede sebep, neoliberal küreselleşme ve bunun yol açtığı eşitsizliğe verilen popülist tepki iken, bir diğer ülkede göçmen sorunu karşısında ulusal kimlik ve topluluk duygularını pekiştirme gayreti, bir başkasında ise “imtiyaz sistemine dayalı kapitalizmin” homojenleştirici etkileri oldu.

Bu tür gelişmelerin kümülatif etkisi de ulusal yönetimlerin otoritesini, uluslararası kural ve kurumlara hiçbir şekilde hesap vermeyecek seviyeye çıkarılması ve “çöküyoruz” algısının endişe verici bir gerçeklik boyutuna getirilmesi. Üstüne üstlük, mevcut koşullar söz konusu çöküşün tersine çevrilebilmesi için uygun da değil.

Twitter: @rfalk13

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 27 Ocak 2020’de yayımlanmıştır.

Richard Falk

Prof. Richard Falk - ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde Albert G. Milbank Emeritus profesörü. Aynı zamanda California Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Bölümü Araştırma Danışmanı. 2008-2014 yıllarında Birleşmiş Milletler’in Filistin İnsan Hakları Raportörü olarak görev yaptı. Kendi bloğunda (richardfalk.wordpress.com) dünya barışı ve küresel adaletle ilgili konular hakkında yazılar yazıyor, dünyanın pek çok farklı ülkesinde konuşmalar yapıyor. Dünyanın önde gelen uluslararası hukuk uzmanlarından biri olan Prof. Dr. Falk, akademisyenliğinin yanında 50 yılı aşkın yazarlık ve editörlük hayatında birçok esere imza attı. Falk, 2009’dan bu yana her yıl Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteriliyor.

Yorumu Gör

avatar
Send this to a friend