“Midye gibisin kardeşim”

Midye neden hâlâ tartışmalı bir yiyecek? Denizleri temizleyen bu canlı nasıl dev bir sektöre dönüştü? Mardin’den İstanbul’a uzanan midye dolma hikâyesi bize ne anlatıyor? Yeşim Ağaoğlu yazdı.

Yaz akşamlarının bazı tatları vardır. Bir koku gelir ve insanı yıllar öncesine götürür. Kimi için karpuzdur bu, kimi için mısır. Benim içinse midye.

Çocukluğumda sahillerde denizden çıkarılan midyelerin teneke üzerinde pişirilip yenildiğini hatırlıyorum. O zamanlar midye ne bir sektör ne de bir gastronomi markasıydı. Denizden çıkan, deniz kenarında tüketilen mütevazı bir yiyecekti. Bugün ise durum bambaşka. Midye dolma artık sokak lezzetlerinin yıldızı. Büyük markaları, üretim tesisleri, ihracat hedefleri ve hatta sosyal medya fenomenleri var.

Peki, ama nedir bu midyeyi bu kadar özel kılan?

İki kabuk arasındaki hayat

Bilimsel adı Mytilus galloprovincialis olan midye, çift kabuklu yumuşakçalar ailesine mensup bir canlı.

Dışarıdan bakıldığında hareketsiz gibi görünse de son derece ilginç bir yaşam sürüyor. Kabuklarını açıp kapatabiliyor, salgıladığı liflerle kayalara tutunabiliyor ve gerektiğinde bulunduğu yeri değiştirebiliyor.

Dahası, doğanın en çalışkan filtre sistemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bir midye günde onlarca litre suyu süzerek besleniyor. Bu nedenle deniz ekosisteminde önemli bir rol oynuyor.

Belki de midyeyi ilginç yapan ilk şey bu: Kendi hayatını sürdürürken yaşadığı çevrenin temizlenmesine de katkıda bulunuyor.

Midye gerçekten zararlı mı?

Uzun yıllar boyunca midye hakkında birbirine zıt bilgiler duyduk.

Bir tarafta ağır metal, bakteri ve zehirlenme haberleri vardı. Diğer tarafta ise midyenin son derece besleyici bir gıda olduğu söyleniyordu.

Ben de yıllarca ikinci görüşe mesafeli duranlardandım.

Bir sanatçı programı için bulunduğum İspanya’da önüme getirilen büyük bir tencere dolusu midye karşısında şaşkınlığımı gizleyememiştim. Masadakiler midyenin faydalarından söz ediyor, üstelik bunların “çiftlik midyesi” olduğunu anlatıyordu.

O gün ilk kez çiftlik midyesi kavramıyla tanıştım.

Araştırınca gördüm ki midye; selenyum, demir, magnezyum, fosfor ve çeşitli B vitaminleri açısından oldukça zengin bir besin kaynağı. Omega-3 yağ asitleri bakımından da önemli bir yere sahip.

Sorun çoğu zaman midyenin kendisinde değil, nereden toplandığında yatıyor.

Denizleri temizleyen çiftçiler

Türkiye’de kültür midyeciliği 1990’lı yıllarda başladı.

Çiftliklerde yetiştirilen midyeler herhangi bir yemle beslenmiyor. Deniz suyundaki doğal planktonlarla yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle yetiştiricilik maliyetleri birçok başka su ürününe göre daha düşük.

Üstelik midyecilik yalnızca ekonomik değil, çevresel açıdan da dikkat çekici bir faaliyet. Çünkü midyeler suyu filtreliyor ve deniz ekosisteminin temizlenmesine katkı sağlıyor.

Bugün Marmara ve Ege’de kurulan tesislerle Türkiye, bu alanda hızla büyüyen ülkelerden biri hâline gelmiş durumda. 2023 yılı itibarıyla Türkiye’de 47 midye üretim tesisi faaliyet gösteriyordu; yıllık üretim 8.738 tona ulaşmıştı. Sektörün hedefi bu rakamı kısa sürede ikiye katlamak.

Sokak arabasından milyonluk markalara

Midyenin Türkiye hikâyesi aslında biraz da göç hikâyesidir.

Uzun yıllar boyunca midye dolma, büyük şehirlerde geçim mücadelesi veren ailelerin işiydi. Az sermayeyle başlanabiliyor, aile emeğiyle üretilebiliyordu.

Bugün ise işin ölçeği değişti.

Bir zamanlar seyyar tezgâhlarda satılan midye dolma, artık büyük markaların ve restoran zincirlerinin ürününe dönüşmüş durumda. Ancak işin ruhu hâlâ aynı yerde duruyor: Bir tabureye oturup limonu sıkarak peş peşe midye yemek.

Mardin’den denize uzanan yol

İşin en ilginç tarafı ise şu: Türkiye’de midye dolma denince akla gelen ilk şehirlerden biri Mardin.

Oysa Mardin’in denizi yok.

Peki, bu nasıl oldu?

Araştırmacıların aktardığına göre İstanbul’a göç eden Mardinli aileler, Galata ve Kuledibi çevresinde yaşayan Ermeni ustalardan midye dolmasının inceliklerini öğrendiler. Daha sonra bu bilgi aileler arasında yayıldı ve zamanla Mardinliler midye dolmanın en önemli temsilcileri hâline geldi.

Bu süreçte Mardin ve çevresinden İstanbul’a göç eden Süryanilerin de katkısı oldu. Bir ayrıntı daha var: Midye dolma o yıllara kadar meyhanelerin ürünüydü; sokağa taşıyan bu göç dalgası oldu.

Bugün İstanbul’un hangi semtine giderseniz gidin, bu hikâyenin izlerine rastlamak mümkündür.

Bu yönüyle midye dolma yalnızca bir yiyecek değil, aynı zamanda göçün, uyumun ve şehir hayatının hikâyesidir.

Midyenin hikâyesi yalnızca göç ve geçim meselesi değil; aynı zamanda inançla da kesişiyor. Midyeyi titizlikle hazırlayıp satan Mardinlilerin büyük çoğunluğu Müslüman; ancak midyeyi kendi mutfaklarına almıyorlar. Bu bir çelişki gibi görünebilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na göre Hanefi mezhebinde midye gibi canlılar helal sayılmıyor; öte yandan bazı İslam âlimleri tüm deniz ürünlerinin helal olduğu görüşünü savunuyor. Mardinliler bu tartışmanın tam ortasında, sessizce, limon sıkıp midye dolduruyorlar.

Veganların bile tartıştığı canlı

Midye hakkında beni şaşırtan bir başka bilgi de bazı veganların onu tüketiyor olmasıydı.

Ostroveganizm adı verilen yaklaşımı savunanlar, midyelerin gelişmiş bir merkezi sinir sistemine sahip olmadığını ve acıyı insanlar ya da memeliler gibi deneyimlemediklerini öne sürüyor.

Bu görüş vegan çevrelerde oldukça tartışmalı.

Kimileri bunu etik açıdan kabul edilebilir bulurken, kimileri midyenin sonuçta hayvanlar âlemine ait olduğunu hatırlatıyor.

Midye, görünen o ki yalnızca sofralarda değil, etik tartışmalarda da kendine yer buluyor.

Midye gibi kapalı

Midye üzerine okudukça ve düşündükçe, aklıma hep Nâzım Hikmet’in dizeleri geliyor:

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat…”

Belki de midye yalnızca bir deniz ürünü değildir. Bir yandan çocukluğumuzun yaz akşamlarını, bir yandan göç hikâyelerini, bir yandan da denizle kurduğumuz ilişkiyi taşır. Limon sıkılmış bir midye dolmanın içine biraz dikkatle bakınca yalnızca pirinç ve baharat değil; tarih, emek, göç ve kültür de görünür.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Yeşim Ağaoğlu
Yeşim Ağaoğlu
Yeşim Ağaoğlu – İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitiminin ardından, yine aynı üniversitenin İletişim Fakültesi’nde Radyo-TV-Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. 1996 yılında UPSD derneğinin düzenlediği “Genç Etkinlik II” sergisinde “şiir enstalasyon”u gerçekleştirdi. Takibinde kişisel ve karma olmak üzere pek çok ulusal ve uluslararası sergilere, bienallere, sanat festivallerine katıldı. Çeşitli sanatçı konaklama programlarında burslu olarak yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışındaki birçok katalog ve sanat kitabında çalışmaları bulunmakta… Galerilerin yanı sıra, çeşitli müzelerde de işleri sergilenmekte… Sergi açtığı ülkeler arasında Norveç, Almanya, Avusturya, İtalya, İspanya, Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Moskova, Saraybosna, Bulgaristan, Hindistan gibi ülkeler sayılabilir. Öte yandan, ulusal ve uluslararası edebiyat ve şiir festivallerine de katılan Ağaoğlu’nun şiirleri, başta İngilizce, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Japonca, Rusça olmak üzere birçok yabancı dile çevrilmiş. Ve bir dönem Türkiye PEN Yazarlar Derneği’nin Kadın Yazarlar Komitesi Başkanlığını da yapmış.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

“Midye gibisin kardeşim”

Midye neden hâlâ tartışmalı bir yiyecek? Denizleri temizleyen bu canlı nasıl dev bir sektöre dönüştü? Mardin’den İstanbul’a uzanan midye dolma hikâyesi bize ne anlatıyor? Yeşim Ağaoğlu yazdı.

Yaz akşamlarının bazı tatları vardır. Bir koku gelir ve insanı yıllar öncesine götürür. Kimi için karpuzdur bu, kimi için mısır. Benim içinse midye.

Çocukluğumda sahillerde denizden çıkarılan midyelerin teneke üzerinde pişirilip yenildiğini hatırlıyorum. O zamanlar midye ne bir sektör ne de bir gastronomi markasıydı. Denizden çıkan, deniz kenarında tüketilen mütevazı bir yiyecekti. Bugün ise durum bambaşka. Midye dolma artık sokak lezzetlerinin yıldızı. Büyük markaları, üretim tesisleri, ihracat hedefleri ve hatta sosyal medya fenomenleri var.

Peki, ama nedir bu midyeyi bu kadar özel kılan?

İki kabuk arasındaki hayat

Bilimsel adı Mytilus galloprovincialis olan midye, çift kabuklu yumuşakçalar ailesine mensup bir canlı.

Dışarıdan bakıldığında hareketsiz gibi görünse de son derece ilginç bir yaşam sürüyor. Kabuklarını açıp kapatabiliyor, salgıladığı liflerle kayalara tutunabiliyor ve gerektiğinde bulunduğu yeri değiştirebiliyor.

Dahası, doğanın en çalışkan filtre sistemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bir midye günde onlarca litre suyu süzerek besleniyor. Bu nedenle deniz ekosisteminde önemli bir rol oynuyor.

Belki de midyeyi ilginç yapan ilk şey bu: Kendi hayatını sürdürürken yaşadığı çevrenin temizlenmesine de katkıda bulunuyor.

Midye gerçekten zararlı mı?

Uzun yıllar boyunca midye hakkında birbirine zıt bilgiler duyduk.

Bir tarafta ağır metal, bakteri ve zehirlenme haberleri vardı. Diğer tarafta ise midyenin son derece besleyici bir gıda olduğu söyleniyordu.

Ben de yıllarca ikinci görüşe mesafeli duranlardandım.

Bir sanatçı programı için bulunduğum İspanya’da önüme getirilen büyük bir tencere dolusu midye karşısında şaşkınlığımı gizleyememiştim. Masadakiler midyenin faydalarından söz ediyor, üstelik bunların “çiftlik midyesi” olduğunu anlatıyordu.

O gün ilk kez çiftlik midyesi kavramıyla tanıştım.

Araştırınca gördüm ki midye; selenyum, demir, magnezyum, fosfor ve çeşitli B vitaminleri açısından oldukça zengin bir besin kaynağı. Omega-3 yağ asitleri bakımından da önemli bir yere sahip.

Sorun çoğu zaman midyenin kendisinde değil, nereden toplandığında yatıyor.

Denizleri temizleyen çiftçiler

Türkiye’de kültür midyeciliği 1990’lı yıllarda başladı.

Çiftliklerde yetiştirilen midyeler herhangi bir yemle beslenmiyor. Deniz suyundaki doğal planktonlarla yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle yetiştiricilik maliyetleri birçok başka su ürününe göre daha düşük.

Üstelik midyecilik yalnızca ekonomik değil, çevresel açıdan da dikkat çekici bir faaliyet. Çünkü midyeler suyu filtreliyor ve deniz ekosisteminin temizlenmesine katkı sağlıyor.

Bugün Marmara ve Ege’de kurulan tesislerle Türkiye, bu alanda hızla büyüyen ülkelerden biri hâline gelmiş durumda. 2023 yılı itibarıyla Türkiye’de 47 midye üretim tesisi faaliyet gösteriyordu; yıllık üretim 8.738 tona ulaşmıştı. Sektörün hedefi bu rakamı kısa sürede ikiye katlamak.

Sokak arabasından milyonluk markalara

Midyenin Türkiye hikâyesi aslında biraz da göç hikâyesidir.

Uzun yıllar boyunca midye dolma, büyük şehirlerde geçim mücadelesi veren ailelerin işiydi. Az sermayeyle başlanabiliyor, aile emeğiyle üretilebiliyordu.

Bugün ise işin ölçeği değişti.

Bir zamanlar seyyar tezgâhlarda satılan midye dolma, artık büyük markaların ve restoran zincirlerinin ürününe dönüşmüş durumda. Ancak işin ruhu hâlâ aynı yerde duruyor: Bir tabureye oturup limonu sıkarak peş peşe midye yemek.

Mardin’den denize uzanan yol

İşin en ilginç tarafı ise şu: Türkiye’de midye dolma denince akla gelen ilk şehirlerden biri Mardin.

Oysa Mardin’in denizi yok.

Peki, bu nasıl oldu?

Araştırmacıların aktardığına göre İstanbul’a göç eden Mardinli aileler, Galata ve Kuledibi çevresinde yaşayan Ermeni ustalardan midye dolmasının inceliklerini öğrendiler. Daha sonra bu bilgi aileler arasında yayıldı ve zamanla Mardinliler midye dolmanın en önemli temsilcileri hâline geldi.

Bu süreçte Mardin ve çevresinden İstanbul’a göç eden Süryanilerin de katkısı oldu. Bir ayrıntı daha var: Midye dolma o yıllara kadar meyhanelerin ürünüydü; sokağa taşıyan bu göç dalgası oldu.

Bugün İstanbul’un hangi semtine giderseniz gidin, bu hikâyenin izlerine rastlamak mümkündür.

Bu yönüyle midye dolma yalnızca bir yiyecek değil, aynı zamanda göçün, uyumun ve şehir hayatının hikâyesidir.

Midyenin hikâyesi yalnızca göç ve geçim meselesi değil; aynı zamanda inançla da kesişiyor. Midyeyi titizlikle hazırlayıp satan Mardinlilerin büyük çoğunluğu Müslüman; ancak midyeyi kendi mutfaklarına almıyorlar. Bu bir çelişki gibi görünebilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na göre Hanefi mezhebinde midye gibi canlılar helal sayılmıyor; öte yandan bazı İslam âlimleri tüm deniz ürünlerinin helal olduğu görüşünü savunuyor. Mardinliler bu tartışmanın tam ortasında, sessizce, limon sıkıp midye dolduruyorlar.

Veganların bile tartıştığı canlı

Midye hakkında beni şaşırtan bir başka bilgi de bazı veganların onu tüketiyor olmasıydı.

Ostroveganizm adı verilen yaklaşımı savunanlar, midyelerin gelişmiş bir merkezi sinir sistemine sahip olmadığını ve acıyı insanlar ya da memeliler gibi deneyimlemediklerini öne sürüyor.

Bu görüş vegan çevrelerde oldukça tartışmalı.

Kimileri bunu etik açıdan kabul edilebilir bulurken, kimileri midyenin sonuçta hayvanlar âlemine ait olduğunu hatırlatıyor.

Midye, görünen o ki yalnızca sofralarda değil, etik tartışmalarda da kendine yer buluyor.

Midye gibi kapalı

Midye üzerine okudukça ve düşündükçe, aklıma hep Nâzım Hikmet’in dizeleri geliyor:

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat…”

Belki de midye yalnızca bir deniz ürünü değildir. Bir yandan çocukluğumuzun yaz akşamlarını, bir yandan göç hikâyelerini, bir yandan da denizle kurduğumuz ilişkiyi taşır. Limon sıkılmış bir midye dolmanın içine biraz dikkatle bakınca yalnızca pirinç ve baharat değil; tarih, emek, göç ve kültür de görünür.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun en editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 23 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

Yeşim Ağaoğlu
Yeşim Ağaoğlu
Yeşim Ağaoğlu – İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitiminin ardından, yine aynı üniversitenin İletişim Fakültesi’nde Radyo-TV-Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. 1996 yılında UPSD derneğinin düzenlediği “Genç Etkinlik II” sergisinde “şiir enstalasyon”u gerçekleştirdi. Takibinde kişisel ve karma olmak üzere pek çok ulusal ve uluslararası sergilere, bienallere, sanat festivallerine katıldı. Çeşitli sanatçı konaklama programlarında burslu olarak yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışındaki birçok katalog ve sanat kitabında çalışmaları bulunmakta… Galerilerin yanı sıra, çeşitli müzelerde de işleri sergilenmekte… Sergi açtığı ülkeler arasında Norveç, Almanya, Avusturya, İtalya, İspanya, Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Moskova, Saraybosna, Bulgaristan, Hindistan gibi ülkeler sayılabilir. Öte yandan, ulusal ve uluslararası edebiyat ve şiir festivallerine de katılan Ağaoğlu’nun şiirleri, başta İngilizce, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Japonca, Rusça olmak üzere birçok yabancı dile çevrilmiş. Ve bir dönem Türkiye PEN Yazarlar Derneği’nin Kadın Yazarlar Komitesi Başkanlığını da yapmış.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x