Liberalizm bireysel hakları demokratik katılım ve refahla birleştirerek güçlenmişti. Sanayi sonrasında denge bozuldu: Otomasyon refah paylaşımını zorlaştırırken düzenleyici kurumlar toplumdan uzaklaştı; eğitimli seçkinlerin yönettiği liberal siyaset işçi sınıfını geri plana itti.
Foreign Policy internet sitesinde yayımlanan ve Nobel ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu tarafından kaleme alınan yazı, liberalizmin hangi değerlerinden uzaklaştığını inceliyor. Müdahalesizliğin özgürlük için yetersiz kaldığını savunan Acemoğlu; yeni şeyler deneme, tahakküm altında olmama, bireylerin kendi yönetimlerinde söz sahibi olması, ekonomik büyüme ve ılımlı toplulukçuluk üzerinden liberal demokrasinin nasıl yeniden kurulabileceğini tartışıyor.
Yazıdan öne çıkan bazı bölümleri aktarıyoruz:
“Liberalizm güçlü bir başlangıç yapmıştı. İdeallerini başlangıçta liberal taleplere karşılık veren aktörler aracılığıyla, sonrasında ise iktidarda liberal demokratik kurumlar oluşturarak hayata geçirmiş ve başarılı sonuçlar almıştı. Sonrasında siyasetçilerin, bürokratların ve aktivistlerin benimsediği egemen siyasal yaklaşıma dönüştü. Fakat yerleşik düzenin bünyesine yerleşince değişen koşullara uyum sağlayamadı. Daha da kötüsü, liberaller hem yönelimlerini hem birtakım vazgeçilmez değerlerini kaybettiler.
Bu savrulmanın temelinde çeşitli eşzamanlı eğilimler bulunuyordu. Post-endüstriyel ekonomi, liberal demokrasinin vaatlerini gerçekleştirmesini güçleştirdi. Yüksek öğrenimli kesimlerin toplumsal ağırlığı belirginleştikçe liberalizm de farklılaştı. Liberal demokrasiler, dönüşümün en ağır sonuçlarını yaşayan daha az eğitimli kesimlerin sorunlarına çözüm üretmekten uzaklaştı. Liberalizmin ilk başarısızlığı, üstlenmesi gerekenleri gerçekleştirmemesiydi.
Liberalizm işçi sınıfından nasıl uzaklaştı?
İkinci başarısızlık ise yaptıklarıyla bağlantılıydı. Post-endüstriyel dönemin yüksek öğrenimli seçkinleri, liberal demokrasinin başarısında belirleyici olan demokratik özyönetim, topluluk ve paylaşılan refah gibi ilkeleri terk ettiler. Bu ikili sorun zamanla liberal demokratik kurumlara ve düşünsel yaklaşımlara da yayıldı.
Post-endüstriyel toplumsal düzen liberalizmin zeminini aşındırdı. Otomasyon, refahın paylaşılmasını ve dayanışmanın güçlenmesini sağlayan kanalları daralttı. Düzenleyici mekanizmalar, korumayı amaçladıkları bireylere yabancılaştı. Toplumsal yapıyı yukarıdan biçimlendirme girişimleri yoğunlaşırken birtakım kurucu liberal değerler görmezden gelindi ve güçlü bir toplumsal tepki doğdu. Bütün bunlar, post-endüstriyel düzen ile liberalizmin ihmallerinin ve hatalı tercihlerinin ortak ürünüydü.
Bu manzara, liberalizmin geçerliliğini yitirdiği ve bundan sonra post-liberal düşüncelere yönelmemiz gerektiği izlenimini uyandırabilir. Bu değerlendirmeye katılmıyorum. Liberalizm kurtarılmaya ve yeniden yapılandırılmaya değer.
Liberal Demokrasiye Ne Oldu? başlıklı kitabımda bireysel hakların güvence altına alınmasını topluluk düşüncesiyle bütünleştiren ve paylaşılan refah arayışını merkezine yerleştiren yeni bir liberalizm kuramı öneriyorum. Burada ‘liberalizm’ derken gerek siyasal felsefe gerekse düşünceler bütünü olarak şekillenen ve uygulamaya geçirilen sol eğilimli liberalizmi kastediyorum.
Yeni tür bir liberalizmin dört temel dayanağı
Bu kuramın dört temel dayanağı bulunuyor: Toplumun teknik ve toplumsal bilgi üretebilmesi için bireylerin yeni yaklaşımlar denemesine imkân tanımak; iktidarı ve kurumları tahakkümü engelleyip özyönetime hareket alanı açacak biçimde yapılandırmak; maddi iyileşmeyi toplumun tamamına dağıtan ekonomik büyümeyi liberal gündemin merkezine konumlandırmak; topluluğu liberal demokrasinin ayrılmaz parçası sayarken özgürlük üzerindeki olumsuz etkilerini sınırlandıran ılımlı toplulukçuluğu benimsemek.
‘Deneme’ ile hem çevremizdeki dünyayı bilimsel ve teknik açıdan daha iyi anlamak hem de değişen toplumsal koşullara uyum sağlamak için yeni fikirleri ve uygulamaları sınamayı kastediyorum. Bu yaklaşım, John Stuart Mill’in ‘yaşam deneyleri’ çağrısını izliyor. Mill’in ifadesiyle, ‘İnsanlar kusursuz olmadığı sürece farklı görüşlerin varlığı nasıl yararlıysa, farklı yaşam deneylerinin varlığı da yararlıdır.’
Klasik liberalizm özgürlüğü, özellikle devlet kurumlarının müdahale etmemesi üzerinden tanımlar. Devlet ya da bürokratlar bana neyi düşünüp neyi yapabileceğimi söylemiyorsa özgürüm. Müdahalesizlik iyi bir başlangıç noktası sunar ve zorlamanın yeni arayışları neden engellediğini açıklar. Fakat denemeye dayalı bir toplumun ihtiyaç duyduğu özgürlüğü tek başına güvence altına alamaz.
Bu noktada ‘tahakküm altında olmama’ kavramı daha uygun bir çerçeve sunar. Tahakkümsüzlük, insanların inançlarını ve davranışlarını yukarıdan değiştirip denetlemeyi amaçlayan toplum mühendisliğine karşı çıkar. Bu baskı devletten, toplumsal normlardan veya seçkinlerden gelebilir. Kaynağı ne olursa olsun, yoğun toplum mühendisliği insanların yeni yollar arama isteğini ve imkânını ortadan kaldırır.
Ekonomik büyüme maddi koşullarımızı iyileştirir ve ortak bilginin birikmesiyle yakından bağlantılıdır. Büyüme ile deneme birbirini besler. Girişimcilik, yeni üretim teknikleri, ürünler ve hizmetler büyümeyi hızlandırır; büyüme de yeni arayışlara daha geniş imkânlar sunar. Aynı zamanda tahakkümü azaltır. Kaynaklar arttıkça, özellikle adil paylaşıldığında, insanlar başkalarına ya da devlete bağımlı kalmadan daha fazla karar alabilirler.
Denemelerden yalnızca onları yapan kişiler ders çıkarıyorsa sağlanan fayda sınırlı kalır. Başkaları da öğrenip düşüncelerini ve davranışlarını değiştirmedikçe ortak bilgiye fazla katkı sağlanamaz. Toplumsal öğrenme iletişim ve güven gerektirdiği için topluluklar belirleyici işlev üstlenir. Toplulukların kendi uygulamalarını sınaması sosyal bilgi üretir. Demokratik özyönetim de yerel düzeyde başlamalıdır.
Kısacası, benim savunduğum liberalizm, bireylere ve topluluklara yeni şeyler deneyebilmeleri için mümkün olan en geniş alanı ve kaynakları sunmayı amaçlıyor. Tahakkümsüzlük ve özyönetim, bu kaynakları sağlarken toplulukların farklı düzenlemeleri sınamasına da imkân verir. Ekonomik büyüme ve ılımlı toplulukçuluk ise bu denemelerden doğan bilginin paylaşılmasını, ortak bilginin maddi ve toplumsal ilerlemeye dönüşmesini sağlar.
Tahakkümsüzlük; devletin, başka bir insanın ya da geleneklerden güç alan bir grubun, kişinin seçeneklerini keyfî biçimde sınırlayamamasını gerektirir. Elbette bu özgürlük, başkalarına doğrudan zarar veren davranışlar karşısında müdahalesizlik anlayışının çizdiği sınırlar içinde kalır. İnsanların yeni şeyler deneyebilmesi için temel bir sosyal ve ekonomik güvenceye de ihtiyacı var. İşini kaybettiğinde ailesinin aç kalacağından korkan biri tahakküm altında yaşar; ondan özgürce risk almasını bekleyemeyiz. Bu nedenle belli ölçüde yeniden dağıtım ile sağlık ve altyapı gibi kamu hizmetleri, ekonomide daha eşit bir başlangıç noktası yaratmak için gereklidir.
Daha da önemlisi, insanlar kendilerini yönetemiyorsa tahakkümsüzlükten söz edemeyiz. Yasalar, kurumlar ve normlar herkes üzerinde güç kullanır. Neyin yasaklanacağına ve cezalandırılacağına dair söz hakkınız yoksa tahakküm altındasınız. Demokratik özyönetim, insanların söz sahibi oldukları kurallara bağlı yaşamalarını sağlar. Gücün tek elde toplanmasına karşı sağlam bir güvence sunar; toplulukların kendi kurumsal ve normatif düzenlemelerini sınamasına izin vererek toplumsal öğrenmeyi destekler.
Ekonomik güvence olmadan özgürlük mümkün mü?
Bu nedenle topluluk, özyönetim, ekonomik güvence ve işçi sınıfını ilgilendiren diğer meseleler, savunduğum liberal demokrasinin merkezinde yer alıyor. İngiliz şair ve cumhuriyetçi düşünür John Milton’ın şu sözleri bu yaklaşımın özünü yansıtır: ‘En büyük olanlar… kardeşlerinin üzerine yükseltilmez; ailelerinin içinde ölçülü yaşar, sokaklarda diğer insanlar gibi yürür; onlarla, kendilerine tapınılması gerekmeden, özgürce, samimiyetle ve dostça konuşulabilir.’
Amacım, yalnızca siyasal bir felsefe olarak liberalizme yeniden hayat vermek değil, onu siyasal bir hareket olarak da dönüştürmek. Bu liberalizm anlayışının günümüzdeki pratik karşılığına ‘işçi sınıfı liberalizmi’ adını veriyorum.
Bunu, tepkileri yatıştırmak veya liberal demokrasiye destek kazandırmak için işçi sınıfına verilecek bir taviz olarak önermiyorum. İşçi sınıfına yaptığım vurgu, liberalizmin bugünkü başarısızlıklarının bu sınıfı ve onun önceliklerini terk etmesiyle yakından bağlantılı olmasına dayanıyor. İşçi sınıfı liberalizmi toplumsal dayanışmayı öncelikli görür, toplum mühendisliğinden uzak durur; ortak refahı, istihdamı ve kamu hizmetlerini öncelikleri arasına alır.
Liberalizm bu niteliği kazandığında hem güçlenir hem de kendi temel ilkelerine daha sadık kalır. Öte yandan işçi sınıfının ve toplulukların hassasiyetlerini liberalizmden koparmak da aynı ölçüde cazip bir düşünce ortaya çıkarmaz. Çünkü topluluk ile özgürlük arasında hassas bir ilişki vardır. Topluluk, özyönetim ve bilgi paylaşımı için doğal bir alan sunar. Fakat üyelerinin özgürlüğünü kısıtlayabilir, kendi hayatları üzerinde karar verme imkânlarını da ellerinden alabilir.
İşçi sınıfı liberalizminin gücü, temel liberal değerlerle işçi sınıfının önceliklerini birleştirmesinden gelir. Bu sayede toplulukların bazı üyelerini boğan kafeslere dönüşmesi ve sonunda işçi sınıfının çıkarlarına aykırı siyasal projeleri desteklemesi önlenebilir.
Liberalizm karşıtı güçler boşluğu dolduruyor
Liberalizm başarısız olduğunda liberalizm karşıtı rakipler boşluğu hemen doldurur. Bugün bu hareketlerin hem liberal yerleşik düzene hem de liberal demokrasinin savunmasız noktalarına giderek daha cesur saldırılar yönelttiğini görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri dâhil birçok ülkede bu saldırılar en azından belli ölçüde başarıya ulaştı. Liberalizm karşıtı güçler yükselirken ifade özgürlüğünü daraltıyor, hukukun üstünlüğünü çiğniyor, iktidarın kötüye kullanılmasını önleyen güvenceleri ortadan kaldırıyor, çeşitli hiyerarşileri ve eşitsizlikleri yeniden canlandırıyor. Liberallere, azınlıklara ve güçten yoksun kesimlere yönelik şiddet tehdidi, hatta doğrudan şiddet, sandığımızdan daha yakın olabilir.
Ben liberalizm karşıtı güçlerin karanlık fikir ve yöntemlerinden çok liberalizmin krizine odaklanıyorum. Çünkü bu zararlı akımların, liberalizmin zayıflığı sayesinde canlı kalabildiğine inanıyorum. Liberalizm karşıtı seçenekleri eleştirmek tek başına yetmez. Alternatifler çok daha kötü olsa bile liberalizmin başarısızlıklarıyla yüzleşmeliyiz. Liberalizmi hem siyasal bir felsefe hem de bu felsefeyi hayata geçiren kurumlar ve uygulamalar bütünü olarak yeniden kurmalıyız.
Önümüzde kolay bir yol yok. İşçi sınıfı liberalizmini oluşturmak en uygun koşullarda bile güç; kurumlara ve seçkinlere duyulan güvenin azaldığı, kutuplaşmış bugünkü ortamda çok daha çetin. Yine de denemekten başka seçeneğimiz bulunmuyor. Liberalizm kendini yenileyemezse yeni oligarşiler, otoriterlik, etnik milliyetçilik, köklü hiyerarşiler veya yeniden canlanan aşırı ilerici hareketler gibi liberalizm ve demokrasi karşıtı seçenekler kazanacak.”
Bu yazı ilk kez 18 Ağustos 2026’da yayımlanmıştır.




