Jeffrey Epstein soruşturması kapsamında ortaya çıkan yeni belgeler, dünyanın en zengin ve nüfuzlu isimlerinden bazılarının suça, istismara ve sömürüye nasıl bulaşabildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bu tablo, aşırı servetin bireyin ahlaki pusulasını, empati yeteneğini ve toplumla kurduğu bağı gerçekten bozup bozmadığı sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Peki, bu düşünce bilimsel bulgularla ne ölçüde destekleniyor?
Ruh sağlığı araştırmaları, beslenme ve diyet, yaşlanma ve demans bakımı gibi alanlarda uzmanlaşmış serbest sağlık gazetecisi Dr. David Cox, Science Focus için kaleme aldığı yazıda; paranın insan davranışı üzerindeki etkilerini, servet ile toplumsal eşitsizlik arasındaki ilişkiyi ve zenginliğin otomatik olarak ahlaki çöküş anlamına gelip gelmediğine dair farklı görüşleri güncel araştırmalar ışığında inceliyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
Gerçeklikten Kopuş: Aşırı Servet İnsanı Nasıl Değiştirir?
“Chuck Collins, paranın insan zihnini nasıl çarpıtabileceğinin her zaman fazlasıyla farkındaydı. Ancak bu farkındalık teorik bir merak değil, bizzat içine doğduğu dünyanın bir yansımasıydı. 19. yüzyılın sonlarında et işleme endüstrisinin önde gelenlerinden Oscar F. Mayer’in öz torunu olarak büyümek, ona servetin perde arkasını daha çocuk yaşta tanımasına imkân vermişti.
Collins, altmışlı yaşlarının başında, bugün o yılları şöyle özetliyor: “Aşırı zenginlik, insanı gerçeklikten koparan bir uyuşturucudur. Sizi karşılıklılık, bağ kurma ve kırılganlık dünyasından ayırır; oysa bunlar insan olmanın temel unsurlarıdır.”
Mayer servetinin varisi olarak Collins, ultra zenginlerin varlıklarını korumak ve katlamak için kurulan o devasa, karanlık ağa küçük yaşlardan itibaren tanıktı. Bu ağ, vergi boşluklarını birer sanat eseri gibi kullanan yöneticilerden ve eşitsizliği bir sistem olarak yeniden üreten danışmanlardan oluşuyordu. 1970’lerin Detroit’inde, zengin banliyöler ile yoksul işçi mahalleleri arasındaki uçurum her geçen yıl bir kanyona dönüşürken, Collins bu sistemin sadece parayı korumakla kalmadığını, aynı zamanda insanın empati mekanizmasını nasıl körelttiğini gözlemledi.
Güç ve ayrıcalık empatiyi zayıflatıyor mu?
Collins, reşit olduğu gün kendi yolunu çizmeye karar verdi. Mirasını reddettiğini duyurarak tüm dünyayı şaşırttı. Sonrasında hayatını servet eşitsizliğini araştırmaya adadı. Bugün, “Vatansever Milyonerler” hareketinin öncülerinden biri olarak, daha adil bir vergi sistemi için mücadele veriyor. Ancak onun dikkat çektiği mesele sadece ekonomik değil; aynı zamanda “hesap verilemez gücün” yarattığı ahlaki erozyon.
Collins, “İnsanlar, ‘Vergilerimizden kaçmak yerine adil payımızı ödemeliyiz’ diyorlar. Bu eşitsizliğin artması yolunda ilerlemeye devam etmek kimsenin çıkarına değil,” diyor.
Özellikle yaygın bir yaşam maliyeti krizine rağmen 2025’te milyarderlerin servetinin yüzde 16’nın üzerinde arttığı bir dünyada, bu misyonu her zamankinden daha önemli olarak nitelendiriyor.
Servet birikiminin karanlık yüzü, Epstein dosyalarındaki rahatsız edici ifşalarla yeniden gündeme geldi. Pedofil finansçıya ait belgeler yığını, dünyanın en zengin insanlarından pek çoğunun, genç kadınlara yönelik sistematik istismar ve insan ticaretine katıldıkları ya da buna göz yumdukları suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarını ortaya koydu.
Collins’e göre bu durum, yoğunlaşmış servetin ve denetimden uzak gücün, insanı nasıl kuralların üzerinde görmeye ittiğinin en somut kanıtı: “Kontrolsüz bir güç hissi olduğunda, işte bu olur. Toplumsal denetimler ortadan kalktığında, kendinizi kanunların üstünde görmeye başlarsınız ve bu, davranışlarınızı kökten değiştirir.”
Zenginler kuralları daha kolay mı ihlal eder?
Peki, bilim bu “ayrıcalıklı yozlaşma” hakkında ne diyor? Collins’in aşırı zenginliğin yol açtığı toplumsal kopukluğa dair tasvirleri, son yirmi yılda yapılan çeşitli araştırmalarla desteklendi.
Psikologlar son yirmi yılda bu durumu anlamak için laboratuvarlardan trafiğe kadar pek çok alanı inceledi. 2010 yılında yapılan bir çalışma, daha düşük gelir gruplarındaki insanların, empati kurmak için kritik bir araç olan yüz ifadelerini okuma konusunda çok daha başarılı olduğunu gösterdi.
Bunun belki de en meşhur örneği, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de (UCB) yapılan “lüks araç” çalışmasıdır. Araştırmacılar, yaya geçitlerinde sürücü davranışlarını gözlemlediğinde, pahalı araç sahiplerinin yayalara yol verme olasılığının, mütevazı araç sürücülerine kıyasla dört kat daha düşük olduğunu buldu. Hatta çalışmanın yazarlarından Paul K. Piff, esprili bir dille “BMW sürücüleri en kötüsüydü” demekten kendini alamamıştı.
Bu durum, sosyal psikolog Prof. Michael Kraus’un “balon etkisi” dediği bir fenomenle açıklanabilir: Çoğu insan sosyal entegrasyonla bir davranış kodu edinirken, çok zenginler kendi özel çevrelerinde, kurallardan ve toplumsal sürtünmeden bağımsız bir hayat sürerler. Bir anlamda, “gerçek hayatın kuralları” onlara işlemez.
Para üstünlük duygusunu nasıl besliyor?
Psikologlar ayrıca, örneğin iş hayatındaki başarı ya da piyangoda kazanma yoluyla para edinmenin bir kişiyi nasıl değiştirebileceğini modellemeye çalıştılar. “Hileli Monopoly” deneyi, insan zihninin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Deneyde iki kişiden birine, oyunun başında haksız bir avantaj sağlanıyor (daha fazla para, daha fazla hamle hakkı).
Oyun ilerledikçe, haksız avantaj sahibi olan oyuncunun davranışları değişmeye başlıyor. Daha gürültülü hareket ediyor, rakibiyle alay ediyor ve en önemlisi; zaferini kendi zekâsına bağlıyor. Kendi lehine kurulmuş bu hileli düzende bile, kazandığı parayı kendi “hak ettiği başarısı” olarak görüyor.
Primatologlar, şempanzelerin sosyal hakimiyet kurma çabalarında da benzer bir “agresif statü gösterme” eğilimi gözlemlemişti. Para, insan toplumunda bu hakimiyetin en görünür aracı haline geldiğinde, benzer bir evrimsel dürtü tetikleniyor olabilir.
Kraus, bu tür ilkel davranışların, paraya dönüştürme, rakipleri alt etme, değer elde etme ve her ne pahasına olursa olsun sürekli büyüme üzerine kurulu bir sistem olan kapitalizm tarafından daha da şiddetlendirildiğine inanıyor.
“Ekonomik sistemimizin tepesinde yer alan, bu sistemin ‘kazananları’ olan kişilerin daha az prososyal olma eğiliminde olması şaşırtıcı olmamalı,” diyor.
Sorun servet mi, yoksa kişilik mi?
Burada kritik bir ayrım yapmak gerekiyor: Para insanı mı bozuyor, yoksa zaten bozmaya müsait karakterleri mi seçiyor? Collins’e göre, zengin bir kişinin karanlık üçlü özelliklerini sergileme olasılığının kritik bir belirleyicisi, zenginliğe giden yolda şans unsurunu ne ölçüde kabul ettikleridir.
Almanya’daki RPTU Kaiserslautern-Landau Üniversitesi’nde deneysel psikoloji araştırmacısı olan Dr. Robin Schrödter, zenginliğin tek başına bir kişinin ahlaki değerlerini öngörmek için iyi bir gösterge olmadığını vurgulamaya özen gösteriyor.
Bunun yerine, “karanlık üçlü” olarak adlandırılan ve Makyavelizm (kişisel çıkar için insanları manipüle etme eğilimi), narsisizm ve psikopatiyi içeren bir dizi kişilik özelliğinin, bir kişinin mali konumunu başkalarını sömürmek için kullanıp kullanmayacağının çok daha güçlü belirleyicileri olduğunu söylüyor. Narsistik, Makyavelist veya psikopatik özelliklere sahip kişiler biriktirdikleri serveti daha çok kendi doğuştan gelen dehalarına atfederler.
Epstein’ın yanı sıra, “karanlık üçlü”nün işleyişine dair bilinen bir başka örnek de dünyanın en büyük Ponzi saadet zincirinin beyni olan finansçı Bernie Madoff’un hikâyesidir.
Madoff, ailesini manipüle ederek saadet zincirinin yürütmesine yardım etmelerini sağladı; bu zincir, yatırımcılardan tahmini 65 milyar dolarlık bir dolandırıcılıkla sonuçlandı.
Ancak, her zengin aynı değildir. Hem nöroekonomi hem de psikoloji bize şunu hatırlatıyor: İnsan beyni, rüşveti veya ahlak dışı bir kazancı reddederken beynin ön kısmındaki ventromedial prefrontal korteks ile dorsolateral prefrontal korteks arasındaki sinyal yollarını kullanır. Bu sinyal yolu ne kadar aktifse, ahlaki pusula da o kadar güçlü çalışır. Belirli bir kişinin servetini iyilik ya da kötülük için kullanma olasılığının daha yüksek olup olmadığına dair ortaya çıkan bir açıklama, beyinde yatıyor olabilir.
2021 yılında Fransa’daki bir grup nöroekonomist, neden bazı kişilerin para karşılığında ahlaki veya sosyal normları ihlal etmeye diğerlerinden daha istekli olduğunu anlamaya çalıştı.
Güç konumunda olan bir kişinin rüşveti kabul edip etmemeyi düşündüğü sırada ortaya çıkan nörolojik aktivite kalıplarını inceleyerek, beynin iki bölümünün önemli bir rol oynadığını tespit ettiler.
Bunlardan biri, anterior insula’nın (beynin merkezinde yer alan ve tiksinti ve empati gibi sosyal duyguların işlenmesinde rol oynayan bir bölge) derinliklerinde bulunuyor ve bir kişinin rüşveti reddetme konusunda özdenetim kazanmasında özellikle etkili olduğu görülüyor.
Sonuç: Bir farkındalık uyanışı mı?
Para, bir kişiyi yozlaştırma potansiyeline sahip olsa da, bu kaçınılmaz bir son değil. Mackenzie Scott gibi servetini demokrasiyi ve toplumsal refahı korumak için kullanan ya da Ted Stanley gibi sağlık araştırmalarına devasa bağışlar yapan isimler, zenginliğin hayırseverlikle de buluşabileceğini kanıtlıyor.
Yine de Chuck Collins’in uyarısı baki: “Servet ve iktidarın bu kadar yoğunlaşması, değer verdiğimiz her şeyi baltalıyor.” Bilim, servetin insan zihni üzerindeki “yalıtıcı” etkisini her geçen gün daha net ortaya koyuyor. Çözüm, sadece bireysel erdemlerde değil, belki de serveti yeniden dağıtan, sistemi dengeleyen ve insanı o “gerçeklikten koparan uyuşturucudan” koruyacak daha adil toplumsal yapılarda yatıyor.”
Bu yazı ilk kez 30 Haziran 2026’da yayımlanmıştır.

https://www.sciencefocus.com/wellbeing/dark-psychology-money-corruption



