İnsanlar bilime gittikçe daha mı az güveniyor?

Toplumların bilime olan güvenleri mi yoksa bilim politikalarına olan güvenleri mi zedelendi? Bilime olan güvenin yıpranması nelere mal oluyor? Bilim şüpheciliği 21. yüzyılı nasıl etkiliyor?

Yirmi birinci yüzyıl, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolaylaştığı ama tuhaf bir şekilde gerçeğin de bir o kadar sorgulandığı bir çağa dönüştü. İnternetin ve dijitalleşmenin bilgiyi özgürleştirmesini bekliyorduk; fakat algoritmaların yarattığı yankı odaları, kesin bilimsel gerçeklerin bile sıradan birer ‘kişisel görüş’ gibi tartışmaya açılmasına neden oldu. Toplum olarak artık ‘Neyin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?’ sorusuna ortak bir cevap veremiyoruz. Güven, resmi kurumlardan ve uzmanlardan koparak giderek ideolojik gruplara, kimlik siyasetine ve sosyal medyadaki dijital topluluklara kayıyor.

Bilim gazetecisi Helen Pearson, Nature internet sitesinde yayımlanan yazısında, dünyada bilime duyulan güvenin gerçekten çöktüğü yönündeki yaygın algının araştırma verileriyle ne ölçüde örtüştüğünü inceliyor. Pearson, küresel anketlerin bilim insanlarına duyulan güvenin genel olarak yüksek kaldığını, buna karşın siyasi kutuplaşma, pandemi sonrası gelişmeler ve sosyal medyadaki yanlış bilgilerin bazı gruplarda bilim şüpheciliğini artırdığını aktarıyor. Yazıda, sorunun büyük ölçüde bilimin kendisinden değil, bilimsel bilginin siyasallaştırılması, iletişim eksiklikleri ve dezenformasyondan kaynaklandığı; güveni korumak için bilim iletişiminin güçlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Dünyanın dört bir yanında, bilime duyulan güvenin yerle bir olduğuna dair yaygın bir algı hâkim. Örneğin İngiltere’de yapılan bir anket, insanların sadece yüzde 40’ının bilimsel bilgilerin doğru olduğuna inandığını ortaya çıkardı. Küresel bir başka araştırma ise insanların yüzde 70’inin, çocukluk aşılarının zararlı olduğu gibi kanıtlanmamış asılsız iddialara inandığını gösterdi.

Amerika’da Trump yönetimi, bilimin güvenilmez olduğu fikrini araştırma bütçelerini kısmak ve kanıta dayalı tıbbi tavsiyeleri reddetmek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Hatta Vatikan bile bilime yönelik güven krizinin acil bir meseleye dönüştüğünü vurgulayarak bu konuyu masaya yatırmaya hazırlanıyor.

Peki bilime duyulan güven gerçekten bu kadar kırılgan mı? Aslında araştırmacılar şaşırtıcı bir şekilde, küresel ölçekte bilime ve bilim insanlarına duyulan güvenin yüksek olduğunu belirtiyor. 68 ülkede on binlerce kişiyle yapılan devasa bir çalışma, güven puanının orta-yüksek seviyede olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, bilime karşı genel bir güven eksikliği olduğu düşüncesinin gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor.

Ne var ki belirli kesimlerde, özellikle de Amerika’daki sağ eğilimli seçmenler arasında güven oranları düşüş eğiliminde. İngiltere’deki araştırmalar da sağ görüşlü grupların bilime daha az güvendiğini gösteriyor. Sosyolog Gordon Gauchat, bilime duyulan güvenin siyasallaştığını vurguluyor. Ayrıca internetteki bilgi kirliliği yüzünden insanlar, aşılar gibi kutuplaştırıcı konulardaki kesin kanıtları giderek daha fazla sorguluyor.

Uzmanlar bu durumun ciddi bir sorun yarattığını, iklim değişikliğiyle mücadeleyi zayıflattığını ve aşıları reddetmek gibi sağlığa zararlı kararlara yol açabildiğini söylüyor. Bilimi reddetmenin can kayıplarıyla sonuçlanması son derece endişe verici bulunuyor.

Kriz anlarında güven: Bilim insanları sınıfta mı kaldı?

Bilime güven kaygısı uzun zamandır alttan alta devam etse de, yanlış bilgilerin hızla yayıldığı ve aşı, maske gibi önlemlerin sorgulandığı COVID-19 pandemisinde adeta patlama yaşadı. Diğer veriler, bilim insanlarına duyulan güvenin diğer meslek gruplarına kıyasla daha yüksek olduğunu doğruluyor.

Edelman Güven Enstitüsü’nün 2025 yılında 28 ülkede gerçekleştirdiği bir araştırma, katılımcıların yüzde 76’sının bilim insanlarına güvendiğini ortaya koydu. Bu oran öğretmenlere duyulan güvenle (yüzde 73) hemen hemen aynı seviyedeyken, gazetecilerin (yüzde 54) ve siyasi liderlerin (yüzde 49) oldukça üzerinde yer alıyor. Uluslararası anketlerde bilim insanlarının en çok güvenilen meslekler arasında zirvede yer aldığını tespit eden siyasi araştırmalar başkanı Gideon Skinner, muhtemelen diğer pek çok sektörün bilim dünyasının yerinde olmayı arzuladığını dile getiriyor.

Bilim iletişimi uzmanı Kathleen Hall Jamieson, ortada gerçek bir krizden ziyade krizdeymiş gibi yansıtılan bir söylem bulunduğunu, bu algının 2010’lu yıllarda bazı araştırmaların tekrarlanamamasının medya tarafından bir ‘kriz’ gibi sunulmasına dayandığını savunuyor. Özetle bardağın dolu tarafına bakıldığında, bilim insanları hala son derece güvenilir bulunuyor.

Veriler ne söylüyor: Bilime güvende gerçekten bir çöküş var mı?

Öte yandan, bardağın boş tarafını haklı çıkaran veriler de mevcut. İngiltere’de bilime ‘çok fazla’ güvenenlerin oranı 2020’den bu yana yüzde 63’ten yüzde 34’e geriledi. Amerika’da 50 yıl boyunca yüzde 80’in üzerinde istikrarlı seyreden yüksek güven oranları da 2022’de ani bir düşüş yaşadı. Fakat araştırmalar, bu düşüşün sadece bilime özgü olmadığını gösteriyor. Aynı dönemde polis memurlarına, iş dünyası liderlerine ve seçilmiş yetkililere duyulan güven de düştü. Yani bilim, daha genel bir kurumsal güven kaybından payını alıyor.

Detaylara inildiğinde Amerika’da derinleşen bir siyasi kutuplaşma göze çarpıyor. Cumhuriyetçilerin bilim insanlarına olan güveni hızla düşerken, Demokratlarda bu oran neredeyse hiç değişmedi. Siyaset bilimci James Druckman, eskiden beri bilime nispeten daha az güvenen dindar kesimlerin Cumhuriyetçi Parti’ye, bilime daha çok güvenen yüksek eğitimlilerin ise Demokratlara yönelmesiyle bir siyasi ‘yeniden mevzilenme’ yaşandığını savunuyor.

Bilime güven neden siyasallaşıyor?

Fakat Amerika’daki kutuplaşmanın tek nedeni bu değil; siyasetçiler de ateşe körükle gitti. Gauchat, 1990’ların ortalarından itibaren bazı siyasetçilerin, Amerika’da kısmen yüksek maliyeti yüzünden yükseköğrenime tepki duymaya başlayan kitleleri kolayca harekete geçirebileceklerini anladıklarını belirtiyor. Siyasetçilerin; bilim insanlarının, diğer akademisyenlerin ve bu kişilerin kurumlarının entelektüel elitin bir parçası olduğu yönündeki popülist görüşü beslediğini ifade eden Gauchat, böylece bu çevrelerin sıradan vatandaşların görüşlerini temsil etmeyen kötü karakterler gibi yansıtıldığını söylüyor.

Araştırmacılar, bilimin enfeksiyon yayılımını kısıtlayabileceğini öne sürdüğü COVID-19 aşılarına, maske kullanımına, karantinalara ve diğer önlemlere bazı kesimlerin şüpheyle yaklaşması ve siyasetçilerin de bilime duyulan güvensizliği körüklemesiyle birlikte pandeminin siyasi ayrışmayı hızlandırıp derinleştirdiğini vurguluyor. Jamieson, insanların genellikle bilimin bizzat kendisine değil, bilimden doğan politikalara karşı çıktığını savunuyor. Jamieson, kişinin benimsediği ideoloji kural ve kısıtlamalara karşıysa ve bilimsel bulgular siyasilerin önüne yeni kısıtlamalar koyma seçeneğini getiriyorsa, insanların bundan hoşlanmadıklarını söylemelerinin çok daha kolay olacağını belirtiyor.

Şu anki asıl tehdit, bu bilim şüpheciliğinin araştırma bütçelerini kesmek ve kanıta dayalı müdahaleleri zayıflatmak için kullanılması. Siyasi kutuplaşmanın bilime olan güveni etkilemesi ülkeden ülkeye değişiyor. Kanada ve İngiltere gibi ülkelerde sağ görüşlüler bilime daha az güvenirken, Asya’daki bazı ülkelerde bu durum tam tersi olabiliyor. Bu da yerel siyasi liderlerin yönlendirmesinden kaynaklanıyor.

Sosyal medya gerçekleri nasıl büküyor?

Kutuplaşma sorunun sadece bir yüzü; bir diğeri ise insanların aşı gibi konulardaki kesin bilimsel kanıtları reddetmesi. Yakın zamanda yayımlanan küresel bir ankette katılımcıların yüzde 70’inin, çiğ sütün pastörize sütten sağlıklı olduğu veya aşıların otizme yol açtığı gibi tamamen asılsız iddialara inandığı görüldü. Özellikle pandemi döneminde aşıların çocuklar için önemine dair algı tüm dünyada zayıfladı. Araştırmada yer alan iddiaların birçoğu Amerikan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr. ve Amerika’yı Yeniden Sağlıklı Yap hareketi tarafından desteklenirken, anket bu inanışların Amerika sınırlarının çok ötesine yayıldığını gösterdi.

Aşılara duyulan güven üzerine yapılan çalışmalarda, genel kabul görmüş bilimsel kanıtları sorgulayanların sayısında kesinlikle bir artış gözlemlendiği ifade ediliyor. Araştırmalar, pandemi döneminde 55 ülkenin 52’sinde aşıların çocuklar için taşıdığı öneme dair algının zayıfladığını ortaya koydu. Her zaman aykırı seslerin var olduğu ancak eskiden bu seslerin çok daha marjinal kesimlerde kaldığı belirtiliyor.

Araştırmacılar; güvenilir ve bilime dayalı bilgilerin, insanların kişisel çevrelerinden, sosyal medyadan, web sitelerinden ve son zamanlarda giderek artan bir şekilde yapay zekâdan yayılan şüpheli iddialar ve dezenformasyon yüzünden gölgede kalmasından endişe duyuyor. Kapsamlı projeler, sosyal medya platformlarının 68 ülkenin 53’ünde en yaygın bilimsel bilgi kaynağı haline geldiğini gösterdi. Güven üzerine yakın zamanda yayımlanan bir araştırmada ise katılımcıların yüzde 38’i, bilim konusunda neyin doğru olduğunu anlamayı imkânsız kılacak kadar büyük bir bilgi kirliliği yaşandığını ifade etti.

Uzmanlar, bilime duyulan güvenin, insanların başka kime güvendikleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bazı araştırmalar, insanların bilim ve sağlık konularında bilim insanları kadar ailelerine, dostlarına ve dini liderlere de büyük ölçüde güvendiğini gösteriyor. Davranış bilimleri üzerine yapılan incelemeler, güvenin adeta yeniden dağıtıldığı bir süreçten geçtiğimizi ortaya koyuyor. Buna göre insanlar, bilimsel bir kurumdaki unvanlardan ziyade farklı otorite ve güvenilirlik kaynaklarına yöneliyor. Diğer bir görüş ise, bilim insanlarının aslında güven savaşını değil, etki yaratma savaşını kaybettiklerini savunuyor. Bilim insanlarının gerçeklere, verilere ve araştırmalara aşırı derecede sıkı sıkıya bağlı kalmaları nedeniyle ortamda sayıca yetersiz kalarak etkilerini yitirdikleri ifade ediliyor.

İletişim çıkmazı: Bilim dünyası nerede hata yapıyor?

Uzmanlara göre en büyük öncelik bilim iletişimini güçlendirmek. Anketlerde halk, bilim insanlarını iletişime ve eleştiriye kapalı algıladığını belirtiyor. Araştırmalar, bilim insanlarının olguları aşırı iddialı şekilde dikte etmek yerine belirsizlikleri ve bilimin değişebilen yapısını dürüstçe anlattıklarında daha fazla güven verdiklerini gösteriyor. Nitekim pandemi sürecinde bilime duyulan güvenin sarsılması kısmen, yeni araştırmaların çıkabileceği ve mevcut sonuçların değişebileceği gibi belirsizliklerin topluma iyi aktarılamamasından kaynaklanıyordu.

Araştırmalar, bilim camiasındaki çeşitliliğin artırılmasının güven tazelemeye yardımcı olabileceğine işaret ediyor. Yakın zamanda yayımlanan çalışmalarda, bilime şüpheyle yaklaşan grupların kendi özelliklerini yansıtan kişilere daha kolay güvendiği görüldü; örneğin kadınların kadın bilim insanlarına daha fazla itimat etmesi gibi.

Ne var ki sadece iyi iletişimin yeterli olmadığını savunan uzmanlar da bulunuyor. Yanlış bilgi incelemelerinde, sosyal medya algoritmalarının verilerin tarafsız sunumundan ziyade öfke ve duygu uyandıran içeriklere öncelik verdiği vurgulanıyor. Harika iletişimcilere sahip olunduğu ancak algoritmaların onları yeterince heyecan verici bulmaması nedeniyle seslerinin kitlelere ulaştırılamadığı belirtiliyor. Teknoloji şirketlerinin zararlı sağlık paylaşımlarını tespit etme ve engelleme konusunda daha başarılı olması gerektiği savunulurken, resmi denetim kurumlarının da bu şirketlerden hesap sorma konusunda çok daha sert adımlar atması gerektiğinin altı çiziliyor.

Öte yandan, bilim insanlarının güven meselesine bazen gereğinden fazla takılabildiği; insanların kendilerine neden güvenmediğini, neden devasa fonlar alamadıklarını ve hükümetlerin neden bu kadar tepki gösterdiğini sürekli kendilerine dert edindikleri ifade ediliyor.

Fakat toplumların, akılcı yaklaşımların ve somut kanıtların dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceği yönündeki temel inancı reddetmesinin çok ciddi bir endişe kaynağı olduğu da ekleniyor. Genel değerlendirmelere göre insanların, insanlığın sorunları çözmek için bilgiyi kullanabileceğine dair inancını kaybetmiş olması son derece korkutucu.”

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Helen Pearson’ın Nature internet sitesinde yayımlanan “Have people stopped trusting science? The data tell a surprising story” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.nature.com/articles/d41586-026-01977-9

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

İnsanlar bilime gittikçe daha mı az güveniyor?

Toplumların bilime olan güvenleri mi yoksa bilim politikalarına olan güvenleri mi zedelendi? Bilime olan güvenin yıpranması nelere mal oluyor? Bilim şüpheciliği 21. yüzyılı nasıl etkiliyor?

Yirmi birinci yüzyıl, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolaylaştığı ama tuhaf bir şekilde gerçeğin de bir o kadar sorgulandığı bir çağa dönüştü. İnternetin ve dijitalleşmenin bilgiyi özgürleştirmesini bekliyorduk; fakat algoritmaların yarattığı yankı odaları, kesin bilimsel gerçeklerin bile sıradan birer ‘kişisel görüş’ gibi tartışmaya açılmasına neden oldu. Toplum olarak artık ‘Neyin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?’ sorusuna ortak bir cevap veremiyoruz. Güven, resmi kurumlardan ve uzmanlardan koparak giderek ideolojik gruplara, kimlik siyasetine ve sosyal medyadaki dijital topluluklara kayıyor.

Bilim gazetecisi Helen Pearson, Nature internet sitesinde yayımlanan yazısında, dünyada bilime duyulan güvenin gerçekten çöktüğü yönündeki yaygın algının araştırma verileriyle ne ölçüde örtüştüğünü inceliyor. Pearson, küresel anketlerin bilim insanlarına duyulan güvenin genel olarak yüksek kaldığını, buna karşın siyasi kutuplaşma, pandemi sonrası gelişmeler ve sosyal medyadaki yanlış bilgilerin bazı gruplarda bilim şüpheciliğini artırdığını aktarıyor. Yazıda, sorunun büyük ölçüde bilimin kendisinden değil, bilimsel bilginin siyasallaştırılması, iletişim eksiklikleri ve dezenformasyondan kaynaklandığı; güveni korumak için bilim iletişiminin güçlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Dünyanın dört bir yanında, bilime duyulan güvenin yerle bir olduğuna dair yaygın bir algı hâkim. Örneğin İngiltere’de yapılan bir anket, insanların sadece yüzde 40’ının bilimsel bilgilerin doğru olduğuna inandığını ortaya çıkardı. Küresel bir başka araştırma ise insanların yüzde 70’inin, çocukluk aşılarının zararlı olduğu gibi kanıtlanmamış asılsız iddialara inandığını gösterdi.

Amerika’da Trump yönetimi, bilimin güvenilmez olduğu fikrini araştırma bütçelerini kısmak ve kanıta dayalı tıbbi tavsiyeleri reddetmek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Hatta Vatikan bile bilime yönelik güven krizinin acil bir meseleye dönüştüğünü vurgulayarak bu konuyu masaya yatırmaya hazırlanıyor.

Peki bilime duyulan güven gerçekten bu kadar kırılgan mı? Aslında araştırmacılar şaşırtıcı bir şekilde, küresel ölçekte bilime ve bilim insanlarına duyulan güvenin yüksek olduğunu belirtiyor. 68 ülkede on binlerce kişiyle yapılan devasa bir çalışma, güven puanının orta-yüksek seviyede olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, bilime karşı genel bir güven eksikliği olduğu düşüncesinin gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor.

Ne var ki belirli kesimlerde, özellikle de Amerika’daki sağ eğilimli seçmenler arasında güven oranları düşüş eğiliminde. İngiltere’deki araştırmalar da sağ görüşlü grupların bilime daha az güvendiğini gösteriyor. Sosyolog Gordon Gauchat, bilime duyulan güvenin siyasallaştığını vurguluyor. Ayrıca internetteki bilgi kirliliği yüzünden insanlar, aşılar gibi kutuplaştırıcı konulardaki kesin kanıtları giderek daha fazla sorguluyor.

Uzmanlar bu durumun ciddi bir sorun yarattığını, iklim değişikliğiyle mücadeleyi zayıflattığını ve aşıları reddetmek gibi sağlığa zararlı kararlara yol açabildiğini söylüyor. Bilimi reddetmenin can kayıplarıyla sonuçlanması son derece endişe verici bulunuyor.

Kriz anlarında güven: Bilim insanları sınıfta mı kaldı?

Bilime güven kaygısı uzun zamandır alttan alta devam etse de, yanlış bilgilerin hızla yayıldığı ve aşı, maske gibi önlemlerin sorgulandığı COVID-19 pandemisinde adeta patlama yaşadı. Diğer veriler, bilim insanlarına duyulan güvenin diğer meslek gruplarına kıyasla daha yüksek olduğunu doğruluyor.

Edelman Güven Enstitüsü’nün 2025 yılında 28 ülkede gerçekleştirdiği bir araştırma, katılımcıların yüzde 76’sının bilim insanlarına güvendiğini ortaya koydu. Bu oran öğretmenlere duyulan güvenle (yüzde 73) hemen hemen aynı seviyedeyken, gazetecilerin (yüzde 54) ve siyasi liderlerin (yüzde 49) oldukça üzerinde yer alıyor. Uluslararası anketlerde bilim insanlarının en çok güvenilen meslekler arasında zirvede yer aldığını tespit eden siyasi araştırmalar başkanı Gideon Skinner, muhtemelen diğer pek çok sektörün bilim dünyasının yerinde olmayı arzuladığını dile getiriyor.

Bilim iletişimi uzmanı Kathleen Hall Jamieson, ortada gerçek bir krizden ziyade krizdeymiş gibi yansıtılan bir söylem bulunduğunu, bu algının 2010’lu yıllarda bazı araştırmaların tekrarlanamamasının medya tarafından bir ‘kriz’ gibi sunulmasına dayandığını savunuyor. Özetle bardağın dolu tarafına bakıldığında, bilim insanları hala son derece güvenilir bulunuyor.

Veriler ne söylüyor: Bilime güvende gerçekten bir çöküş var mı?

Öte yandan, bardağın boş tarafını haklı çıkaran veriler de mevcut. İngiltere’de bilime ‘çok fazla’ güvenenlerin oranı 2020’den bu yana yüzde 63’ten yüzde 34’e geriledi. Amerika’da 50 yıl boyunca yüzde 80’in üzerinde istikrarlı seyreden yüksek güven oranları da 2022’de ani bir düşüş yaşadı. Fakat araştırmalar, bu düşüşün sadece bilime özgü olmadığını gösteriyor. Aynı dönemde polis memurlarına, iş dünyası liderlerine ve seçilmiş yetkililere duyulan güven de düştü. Yani bilim, daha genel bir kurumsal güven kaybından payını alıyor.

Detaylara inildiğinde Amerika’da derinleşen bir siyasi kutuplaşma göze çarpıyor. Cumhuriyetçilerin bilim insanlarına olan güveni hızla düşerken, Demokratlarda bu oran neredeyse hiç değişmedi. Siyaset bilimci James Druckman, eskiden beri bilime nispeten daha az güvenen dindar kesimlerin Cumhuriyetçi Parti’ye, bilime daha çok güvenen yüksek eğitimlilerin ise Demokratlara yönelmesiyle bir siyasi ‘yeniden mevzilenme’ yaşandığını savunuyor.

Bilime güven neden siyasallaşıyor?

Fakat Amerika’daki kutuplaşmanın tek nedeni bu değil; siyasetçiler de ateşe körükle gitti. Gauchat, 1990’ların ortalarından itibaren bazı siyasetçilerin, Amerika’da kısmen yüksek maliyeti yüzünden yükseköğrenime tepki duymaya başlayan kitleleri kolayca harekete geçirebileceklerini anladıklarını belirtiyor. Siyasetçilerin; bilim insanlarının, diğer akademisyenlerin ve bu kişilerin kurumlarının entelektüel elitin bir parçası olduğu yönündeki popülist görüşü beslediğini ifade eden Gauchat, böylece bu çevrelerin sıradan vatandaşların görüşlerini temsil etmeyen kötü karakterler gibi yansıtıldığını söylüyor.

Araştırmacılar, bilimin enfeksiyon yayılımını kısıtlayabileceğini öne sürdüğü COVID-19 aşılarına, maske kullanımına, karantinalara ve diğer önlemlere bazı kesimlerin şüpheyle yaklaşması ve siyasetçilerin de bilime duyulan güvensizliği körüklemesiyle birlikte pandeminin siyasi ayrışmayı hızlandırıp derinleştirdiğini vurguluyor. Jamieson, insanların genellikle bilimin bizzat kendisine değil, bilimden doğan politikalara karşı çıktığını savunuyor. Jamieson, kişinin benimsediği ideoloji kural ve kısıtlamalara karşıysa ve bilimsel bulgular siyasilerin önüne yeni kısıtlamalar koyma seçeneğini getiriyorsa, insanların bundan hoşlanmadıklarını söylemelerinin çok daha kolay olacağını belirtiyor.

Şu anki asıl tehdit, bu bilim şüpheciliğinin araştırma bütçelerini kesmek ve kanıta dayalı müdahaleleri zayıflatmak için kullanılması. Siyasi kutuplaşmanın bilime olan güveni etkilemesi ülkeden ülkeye değişiyor. Kanada ve İngiltere gibi ülkelerde sağ görüşlüler bilime daha az güvenirken, Asya’daki bazı ülkelerde bu durum tam tersi olabiliyor. Bu da yerel siyasi liderlerin yönlendirmesinden kaynaklanıyor.

Sosyal medya gerçekleri nasıl büküyor?

Kutuplaşma sorunun sadece bir yüzü; bir diğeri ise insanların aşı gibi konulardaki kesin bilimsel kanıtları reddetmesi. Yakın zamanda yayımlanan küresel bir ankette katılımcıların yüzde 70’inin, çiğ sütün pastörize sütten sağlıklı olduğu veya aşıların otizme yol açtığı gibi tamamen asılsız iddialara inandığı görüldü. Özellikle pandemi döneminde aşıların çocuklar için önemine dair algı tüm dünyada zayıfladı. Araştırmada yer alan iddiaların birçoğu Amerikan Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr. ve Amerika’yı Yeniden Sağlıklı Yap hareketi tarafından desteklenirken, anket bu inanışların Amerika sınırlarının çok ötesine yayıldığını gösterdi.

Aşılara duyulan güven üzerine yapılan çalışmalarda, genel kabul görmüş bilimsel kanıtları sorgulayanların sayısında kesinlikle bir artış gözlemlendiği ifade ediliyor. Araştırmalar, pandemi döneminde 55 ülkenin 52’sinde aşıların çocuklar için taşıdığı öneme dair algının zayıfladığını ortaya koydu. Her zaman aykırı seslerin var olduğu ancak eskiden bu seslerin çok daha marjinal kesimlerde kaldığı belirtiliyor.

Araştırmacılar; güvenilir ve bilime dayalı bilgilerin, insanların kişisel çevrelerinden, sosyal medyadan, web sitelerinden ve son zamanlarda giderek artan bir şekilde yapay zekâdan yayılan şüpheli iddialar ve dezenformasyon yüzünden gölgede kalmasından endişe duyuyor. Kapsamlı projeler, sosyal medya platformlarının 68 ülkenin 53’ünde en yaygın bilimsel bilgi kaynağı haline geldiğini gösterdi. Güven üzerine yakın zamanda yayımlanan bir araştırmada ise katılımcıların yüzde 38’i, bilim konusunda neyin doğru olduğunu anlamayı imkânsız kılacak kadar büyük bir bilgi kirliliği yaşandığını ifade etti.

Uzmanlar, bilime duyulan güvenin, insanların başka kime güvendikleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bazı araştırmalar, insanların bilim ve sağlık konularında bilim insanları kadar ailelerine, dostlarına ve dini liderlere de büyük ölçüde güvendiğini gösteriyor. Davranış bilimleri üzerine yapılan incelemeler, güvenin adeta yeniden dağıtıldığı bir süreçten geçtiğimizi ortaya koyuyor. Buna göre insanlar, bilimsel bir kurumdaki unvanlardan ziyade farklı otorite ve güvenilirlik kaynaklarına yöneliyor. Diğer bir görüş ise, bilim insanlarının aslında güven savaşını değil, etki yaratma savaşını kaybettiklerini savunuyor. Bilim insanlarının gerçeklere, verilere ve araştırmalara aşırı derecede sıkı sıkıya bağlı kalmaları nedeniyle ortamda sayıca yetersiz kalarak etkilerini yitirdikleri ifade ediliyor.

İletişim çıkmazı: Bilim dünyası nerede hata yapıyor?

Uzmanlara göre en büyük öncelik bilim iletişimini güçlendirmek. Anketlerde halk, bilim insanlarını iletişime ve eleştiriye kapalı algıladığını belirtiyor. Araştırmalar, bilim insanlarının olguları aşırı iddialı şekilde dikte etmek yerine belirsizlikleri ve bilimin değişebilen yapısını dürüstçe anlattıklarında daha fazla güven verdiklerini gösteriyor. Nitekim pandemi sürecinde bilime duyulan güvenin sarsılması kısmen, yeni araştırmaların çıkabileceği ve mevcut sonuçların değişebileceği gibi belirsizliklerin topluma iyi aktarılamamasından kaynaklanıyordu.

Araştırmalar, bilim camiasındaki çeşitliliğin artırılmasının güven tazelemeye yardımcı olabileceğine işaret ediyor. Yakın zamanda yayımlanan çalışmalarda, bilime şüpheyle yaklaşan grupların kendi özelliklerini yansıtan kişilere daha kolay güvendiği görüldü; örneğin kadınların kadın bilim insanlarına daha fazla itimat etmesi gibi.

Ne var ki sadece iyi iletişimin yeterli olmadığını savunan uzmanlar da bulunuyor. Yanlış bilgi incelemelerinde, sosyal medya algoritmalarının verilerin tarafsız sunumundan ziyade öfke ve duygu uyandıran içeriklere öncelik verdiği vurgulanıyor. Harika iletişimcilere sahip olunduğu ancak algoritmaların onları yeterince heyecan verici bulmaması nedeniyle seslerinin kitlelere ulaştırılamadığı belirtiliyor. Teknoloji şirketlerinin zararlı sağlık paylaşımlarını tespit etme ve engelleme konusunda daha başarılı olması gerektiği savunulurken, resmi denetim kurumlarının da bu şirketlerden hesap sorma konusunda çok daha sert adımlar atması gerektiğinin altı çiziliyor.

Öte yandan, bilim insanlarının güven meselesine bazen gereğinden fazla takılabildiği; insanların kendilerine neden güvenmediğini, neden devasa fonlar alamadıklarını ve hükümetlerin neden bu kadar tepki gösterdiğini sürekli kendilerine dert edindikleri ifade ediliyor.

Fakat toplumların, akılcı yaklaşımların ve somut kanıtların dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceği yönündeki temel inancı reddetmesinin çok ciddi bir endişe kaynağı olduğu da ekleniyor. Genel değerlendirmelere göre insanların, insanlığın sorunları çözmek için bilgiyi kullanabileceğine dair inancını kaybetmiş olması son derece korkutucu.”

Bu yazı ilk kez 23 Temmuz 2026’da yayımlanmıştır.

Helen Pearson’ın Nature internet sitesinde yayımlanan “Have people stopped trusting science? The data tell a surprising story” başlıklı yazısından öne çıkan bazı bölümler Mert Söyler tarafından çevrilmiş ve editoryal katkısıyla yayına hazırlanmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz: https://www.nature.com/articles/d41586-026-01977-9

Fikir Turu
Fikir Turuhttps://fikirturu.com/
Fikir Turu, yalnızca Türkiye’deki düşünce hayatını değil, dünyanın da ne düşündüğünü, tartıştığını okurlarına aktarmaya çalışıyor. Bu amaçla, İngilizce, Arapça, Rusça, Almanca ve Çince yazılmış önemli makalelerin belli başlı bölümlerini çevirerek, editoryal katkılarla okuruna sunmaya çalışıyor. Her makalenin orijinal metnine ve değerli çevirmen arkadaşlarımızın bilgilerine makalenin alt kısmındaki notlardan ulaşabilirsiniz.

YORUMLAR

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Son Eklenenler

0
Would love your thoughts, please comment.x