Sivil devrim yakın mı?

ABD ve Uluslararası Koalisyon Güçleri tarafından Mart 2003’te işgal edilen Irak’ta iç etnik-mezhepsel çatışmalar hiç bitmedi. Ama ekim ayından beri çoğu işsiz üniversite mezunu gençlerden oluşan protestocular Iraklılık bilinciyle hareket edip ülkede ciddi yapısal reformlar gerçekleştirilmesini talep ediyorlar. Güvenlik güçlerinin sert müdahalelerine rağmen evlerine dönmeyen protestocuların sivil devrim niteliğindeki isteklerinin hedefindeyse, Irak’ın işgaliyle birlikte ABD tarafından kurulan ve ülkenin yaşadığı bütün sorunların kaynağı olan parçalı siyasal sistem var.

ABD işgalinden sonra ülkedeki devlet kurumlarının neredeyse tamamı ‘Baas rejiminden arındırmak’ gibi gerekçelerle ortadan kaldırılmış yerine etnik ve mezhepsel (Şii-Sünni ve Kürt) denklemlere dayalı bir siyasi sistem kurulmuştu. Bu sistemin bedeli de epey ağır oldu, olmaya da devam ediyor. Bu sistemin üstünde yükselen etnik ve mezhepsel gerilim, terör örgütlerinin çeşitlenmesi (el Kaide, IŞİD) gibi kaotik güvenlik sorunlarını sürekli yeniden üretiyor, zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen ülkede hiç bitmeyen ekonomik kriz yaşanmasına, idari ve mali yolsuzluğun artmasına, hizmetlerin yerine getirilememesine ve işsizlik oranının sürekli tırmanmasına neden oluyor.

Aslında ABD’nin Irak’ı işgal ederken ülkede Lübnan benzeri bir siyasi model kurma projesi hazırdı denilebilir. Nasıl ki, Lübnan’da Cumhurbaşkanı Maruni (Hıristiyan), Başbakan Sünni ve Parlamento Başkanı Şii olan bir siyasi model varsa, Irak’ta da Lübnan’daki gibi anayasa hükmü olmasa da Kürtlere Cumhurbaşkanlığı, Şiilere Başbakanlık ve Sünni Araplara da Parlamento Başkanlığını veren bir sistem kuruldu. Öyle ki genel seçimlerde herhangi bir kesim, oyların yüzde 70’ini alsa bile bu denklemi değiştiremiyor.

Buna ek olarak ülkedeki siyasal sistemin diğer ayağı da Şii, Sünni ve Kürtlerin kendi içlerindeki siyasi partiler arasında yapılan anlaşmalar. Örneğin, Mesut Barzani liderliğindeki KDP, Kuzey Irak Kürt yönetimi başkanlığını ve Celal Talabani’nin kurucusu olduğu KYB ise Irak Cumhurbaşkanlığını kendi aralarında paylaşıyor. Bahsedilen konu tablonun aynısı Şii ve Sünni gruplar arasında da sağlanan konsensüsle hayata geçiriliyor.

Eylül 2019’da Irak Parlamentosu tarafından yapılan bir araştırmaya göre 2003-2019 yıllarında 6 bin hayalet projeyle, yani parası alınan ama gerçekleştirilmeyen projelerle 178 milyar dolarlık yolsuzluk yapıldı.

Ekonomik krizlerin kaynağı olarak siyasal sistem

Sürekli siyasi krizlere ve koalisyon hükümetlerine ihtiyaç duyulan Lübnan modelinin Irak’ta büyük siyasi gerilimlere ve otorite boşluğuna yol açtığının altını çizmekte fayda var.

ABD’nin Irak’ta kurduğu bu sistem yalnızca devlet kurumlarını yıpratmakla kalmıyor, idari ve mali yolsuzlukların tüm devlet kurumlarına yayılmasına da neden oluyor.

Irak Petrol Bakanlığı verilerine göre; ülkede günlük 4 milyon 300 bin varil petrol üretiliyor, Kuzey Irak’taki petrol ile birlikte günde 3 milyon 880 bin varil yani Türkiye’nin günlük ihtiyacının üç katından biraz daha fazlası, ihraç ediliyor ama gelirin önemli bir kısmı da yolsuzluklar nedeniyle havaya gidiyor. Örneğin 2019 yılında yolsuzluklar 23,3 milyar dolar bütçe açığına sebep oldu. Parlamento Bütçe Komisyonu’na göre, 2020 yılında bütçe açığı 30 milyar olacak.

Eylül 2019’da Irak Parlamentosu tarafından yapılan bir araştırmaya göre 2003 -2019 yıllarında 6 bin hayalet – yani parası alınan ama gerçekleştirilmeyen – projelerle 178 milyar dolarlık yolsuzluk yapıldı. Söz konusu hayalet projelerin yüzde 30’u ABD’nin, yüzde 70’i ise Irak’ta kurulan hükümetlerin döneminde işlenmiş yolsuzluklar.

Bunlara ilaveten, ABD işgalinden bu yana 450 milyar dolar idari ve mali yolsuzluk söz konusu. Bütün bunlar da birçok başka sorunun yanı sıra, işsizlik oranlarının artmasına neden oluyor. Irak İstatistik Kurumu’nun verileriyle, 2019 yılında Irak’ta işsizlik oranı yüzde 22,6; üniversite mezunu gençler arasındaki işsizlik oranı çok daha yüksek, yüzde 45’den biraz daha fazla. DAİŞ’in işgali nedeniyle ülke içinde yerinden olan 3 milyon göçmen arasındaysa işsizlik daha da yüksek, yüzde 55 civarı. Daha da acısı, bu zenginliğin ortasında, 40 milyon nüfusa sahip Irak’ta 8 milyon kişinin fakirlik sınırının altında yaşaması.

Bütün bu istatistiksel verilerin topluma yansımasıysa 1 Ekim 2019’dan bu yana devam eden hükümet karşıtı protestolar oldu. O tarihten beri beş yüze yakın protestocu öldü, 20 bin kişi de yaralandı. Protestocuların temel talepleri arasında Bağdat hükümetinin feshedilmesi (29 Kasım’da Adil Abdülmehdi Başbakanlık görevinden istifa etti), yolsuzluğa karışan tüm hükümet yetkililerinin yargılanması, etnik/mezhebe dayalı hizipçi bir hükümetin kurulmaması, 2005’te ABD tarafından dayatılan anayasanın değişmesi veya yeniden düzenlenmesi, siyasi-ekonomik ve askeri reformların yapılması var.

Protestocular, mezhep ve etnik yapıya dayalı siyasilerin Bağdat yönetiminden uzaklaştırılmasını istiyorlar ve sorunların kaynağında ülkedeki mezhebe dayalı sistemin, bu sistemden çıkar sağlayan grup ve kişilerin, yine bu sistem sayesinde Irak üzerinde vesayet kurabilen İran’ın da olduğunu düşünüyorlar. Protestoculara karşı güvenlik güçlerinin veya İran güdümündeki Haşdi Şaabi Şii milislerinin sergilediği saldırgan tutuma bakıldığında, ülkedeki siyasi sistemin Irak’ın güvenlik aygıtlarının kurumsallaşmasının önüne geçtiği de görülüyor yani güvenlik güçleri de ülkenin gücü olmaktan çok İran’a bağlı yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Irak’ta sivil devrim olur mu?

Irak’ta ABD’nin kurduğu siyasi sistemle birlikte ortaya çıkan çok aktörlü iç dinamiklerin ortadan kaldırılması, ülkede başlayan gösterilerin sivil bir devrime dönüşmesiyle mümkün olabilecek gibi gözüküyor.

Irak’ta ABD’nin kurduğu siyasi sistemle birlikte ortaya çıkan çok aktörlü iç dinamiklerin ortadan kaldırılması, ülkede başlayan gösterilerin sivil bir devrime dönüşmesiyle mümkün olabilecek gibi gözüküyor. Nitekim protesto gösterilerinin tüm siyasi parti, ideoloji, etnik ve mezhepsel oluşumdan uzak tamamen Iraklılık bilinciyle başladığı ileri sürülebilir. Dolayısıyla tüm Iraklıları kucaklayabilecek bir siyasi partinin veya oluşumunun ortaya çıkmasıyla sonuçlanacak sivil bir devrim hiç de uzak bir ihtimal değil.

Sivil devrim derken, 2003 yılından beri kurulan siyasi sistemin tamamen feshedilmesi ve yeni bir sisteme geçilmesini kast ediyorum. Zira, istifa eden Adil Abdülmehdi hükümetinin yerine kurulacak yeni hükümetin de Irak’taki yoksulluğun, işsizliğin ve idari-mali yolsuzluğun önüne geçmesi oldukça zor görünüyor. Abdülmehdi hükümetinin istifa etmesinin ardından ülkede hükümet kurma süreci de daha önceki bütün hükümet kurma çalışmaları gibi sancılı geçiyor. Nitekim Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih’in ‘parlamentoda çoğunlukta olan gruba teklif sunacağını açıklaması’ protestoculardan tepkilere yol açtı, onlar 2003 yılından beri hiçbir hükümette bulunmamış, tamamen bağımsız ve dış ülkelerle herhangi bağı olmayan bir başbakan istediklerini söylüyorlar. Fakat protestocuların talep ettiği teknokrat bir hükümetin kurulması da ülkedeki sorunların giderilmesine tamamen çözüm olmayacak zira, zayıf devlet kurumlarının güçlenmesi için sadece teknokrat bir hükümetin kurulması yeterli değil, çok daha büyük yapısal değişikliklere ihtiyaç var.

Ülkenin huzura ermesi için aşması gereken başka bir sorun da ABD’nin işgalinden sonra İran’ın Bağdat hükümetlerinde yer alan tüm Şii parti ve gruplar üzerinde kurduğu ciddi nüfuz alanı. Ama İran’ın Irak’ın iç siyasetinde, askeri yapısında ve ekonomisinde etkin bir ülke olması gerçeğinin kısa veya orta vadede değişmesi zor.

Ülkenin huzura ermesi için aşması gereken başka bir sorun da ABD’nin işgalinden sonra İran’ın Bağdat hükümetlerinde yer alan tüm Şii parti ve gruplar üzerinde kurduğu ciddi nüfuz alanı ama İran’ın Irak’ın iç siyasetinde, askeri yapısında ve ekonomisinde etkin bir ülke olması gerçeğinin kısa veya orta vadede değişmesi zor. Yeni hükümet kurma sürecinden Tahran’ın desteklediği Şii grupların uzaklaştırılması durumunda bile, İran, Irak’ta vekâlet savaşına geçecek bir strateji uygulayabilir. Zira Irak’ta İran’ın nüfuzunu tamamen yok etmek için önce Şii milis güçlerinin elindeki silahları toplayacak güçlü bir devlet yapısına ihtiyaç var. Irak’ın devlet olarak güçlenmesi, protestolarda ortaya çıkan Iraklılık bilincinin güçlenmesi ve güvenlik aygıtlarının kurumsallaşması sağlanabilirse İran’ın ülkedeki etkisi ancak zayıflayabilir. Aksi takdirde İran’ın Irak siyasetindeki etkisi devam edecektir.

Irak nasıl kurtulur ve Türkiye ne yapmalı?

Irak’ın yaşadığı bütün sorunlardan ve kaotik durumdan kurtulmasının yolu, etnik-mezhepsel ayrışmadan büsbütün uzak yeniden devlet kurumlarının inşasına gidilmesiyle doğru orantılı. Irak halkının tüm kesimlerini kucaklayabilecek bir liderin çıkması ve yeniden bir anayasanın yazılması gerekiyor. Irak’taki siyasi parti ve grupların dış ülkelerle bağlantılarının kesilmesi, ülkenin iç işlerine yönelik bölgesel veya küresel dış müdahalelerin son bulması da aynı derece önemli. Yolsuzlukla mücadele edebilecek, ülkede bulunan tüm unsurları kapsayacak güçlü bir hükümetin kurulmasıyla orta veya uzun vadede Irak’ın kurtulması mümkün olabilir.

Tüm bu tabloda, Irak’taki kargaşaya karşı Türkiye nasıl bir politika izlemelidir? Irak’taki süreçte Türkiye’nin bekle-gör politikası izlemesi ve ülkedeki tüm siyasi gruplarla aynı mesafede olup dengeli siyaset izlemesi önemli.

ABD işgalinin getirdiği siyasal sisteme, bu sistemin ürünü olan yolsuzluklara ve hizmet eksikliğine tepkili protestocular İran’ın ülkenin iç işlerine karışmasından dolayı Tahran’a çok ciddi öfke duyuyorlar. Protestoların neticesinde İran’ın Irak’taki nüfuzu zayıflarsa, Türkiye’nin Bağdat üzerindeki gücü artabilir. Bu nedenle Türkiye’nin mutedil bir Irak politikası izlemesinde fayda var.

Twitter: @alisemin

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 25 Aralık 2019’da yayımlanmıştır.

Ali Semin

Ali Semin - Lisans ve yüksek lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. Halen aynı bölümünde doktora tez çalışmalarına devam ediyor. Semin, 1998-2001 yılları arasında Irak’ta farklı medya kuruluşlarında görev aldıktan sonra lisans eğitimi sürecinde Politik Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (POLSAR) Ortadoğu Çalışma Masası’nda çalıştı. 2009-2010 yılları arasında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün Ortadoğu-Afrika Masasında analist olarak görev yaptı. Mart 2011’de BİLGESAM Ortadoğu Araştırmaları Uzmanı olarak başlamış olduğu görevine, 1 Eylül 2015 tarihinden beri Araştırma Koordinatörü olarak devam ediyor. Ali Semin’in temel çalışma alanları: Ortadoğu siyaseti, Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel çatışmalar, Ortadoğu enerji politikaları.

Yorumu Gör

avatar

Send this to a friend