Avrupa’nın güvenlik mimarisi son yıllarda köklü bir dönüşüm geçiriyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Amerika’nın Avrupa’daki askeri yükünü azaltma tartışmaları ve savunma harcamalarındaki hızlı artış, kıtanın yalnızca daha fazla silaha değil, bu silahları kısa sürede üretebilecek güvenilir ortaklara da ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu yeni denklemde ülkelerin uluslararası ağırlığı artık yalnızca diplomatik nüfuzlarıyla değil, savunma sanayilerinin üretim kapasitesi, teknoloji geliştirme becerisi ve kriz anlarında tedarik sağlayabilme kabiliyetleriyle de ölçülüyor. Türkiye de son yıllarda geliştirdiği savunma sanayisi sayesinde bu değişen jeopolitiğin en dikkat çeken aktörlerinden biri hâline geldi.
Financial Times internet sitesinde yayımlanan ve sitenin İstanbul muhabiri John Paul Rathbone ile Brüksel büro şefi Henry Foy tarafından kaleme alınan yazı, Avrupa’nın değişen güvenlik mimarisi içinde Türkiye’nin yükselen rolünü ve bunun savunma sanayisine yansımalarını inceliyor. Yazı, Amerika’nın Avrupa’daki askeri varlığını azaltma ihtimalinin Avrupa’yı yeni ortaklar ve üretim kapasitesi arayışına yönelttiğini; bu süreçte Türkiye’nin mühimmat, insansız hava araçları ve savunma teknolojilerindeki üretim kabiliyetiyle öne çıktığını ortaya koyuyor.
Yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“Brüksel’deki NATO karargahında Türkiye, Amerika’dan sonra en önemli ikinci aktör, ittifakın güneydoğu kanadındaki sarsılmaz bir kale ve Karadeniz’deki en büyük deniz güçlerinden biri olarak nitelendiriliyor. Üstelik ülkenin savunma sanayisi, Avrupalı NATO üyelerinin acilen ihtiyaç duyduğu İHA’lar ve güdümlü füzeler gibi mühimmatları seri üretebilecek kapasiteye ve uzmanlığa sahip.
Ankara şimdi bu artan jeopolitik gücünü; Avrupa Birliği (AB) ile daha yakın ilişkiler kurmak, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde resmi bir rol edinmek ve büyüyen savunma sanayisi için yeni pazarlar açmak amacıyla avantaja çevirmek istiyor. Avrupa orduları Türk mermilerine, insansız hava araçlarına ve kara gücüne ihtiyaç duyarken Türkiye de AB pazarlarına daha rahat erişim, yeni savunma ihaleleri ve en önemlisi bunlarla birlikte gelecek olan teknoloji ve finansmanın peşinde.
Avrupa’nın yeni güvenlik hesabı ve Türkiye’nin rolü
Amerika Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’daki askeri varlığı azaltma planları düşünüldüğünde, birçok Avrupalı lider bu taleplere yeşil ışık yakılması gerektiği görüşünde. Nitekim Türkiye’nin geçen yılki 10 milyar dolarlık savunma ihracatının yarısından fazlası NATO ülkelerine yapıldı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da Haziran ayında bu duruma dikkat çekerek, güvenlik perspektifinden bakıldığında Türkiye’yi kendilerine olabildiğince yakın tutmaları gerektiğini ve Avrupa küresel bir güç olmak istiyorsa artık büyük düşünmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Yine de Türkiye’nin AB ile entegrasyon ve uluslararası meşruiyet arayışının bir sınırı var. Birçok Avrupalı müttefik, Ankara ile yapılabilecek olan işbirliklerinden şüphe duyuyor. Analistler, bu kaygının romantik bir demokrasi sevdasından değil, tamamen pragmatik ve stratejik çıkarlardan kaynaklandığını vurguluyor.
İstanPol Enstitüsü Genel Direktörü Seren Selvin Korkmaz da bu noktaya değinerek, demokrasi ile jeostratejik istikrarın iç içe olduğunu belirtiyor. Korkmaz’a göre demokratik kurumlar, Türkiye’nin stratejik güvenilirliğini sağlıyor ve uluslararası anlaşmaların liderlerin görev sürelerini aşacak ölçüde kalıcı olması için güvence sunuyor. Batılı bir yetkili ise durumu en net sorusuyla özetliyor: ‘Türkiye’nin iç siyasi, ekonomik ve toplumsal kırılganlıkları, jeostratejik önemine ne zaman ve ne ölçüde gölge düşürmeye başlar?’ Günün sonunda asıl önemli olan tek soru bu.
Türkiye’nin savunma sanayisi devrimi
Ankara’nın 200 kilometre batısındaki devasa bir tesiste üretim yapan Arca Savunma, hafif silah, havan ve top mühimmatıyla Türkiye’nin askeri gücünün neden bu denli değerlendiğinin sırrını taşıyor. Şirket, ülkenin adını en az duyurduğu ama en büyük olan savunma devlerinden biri. Eski bir NATO yetkilisi tarafından sadece altı yıl önce kurulan Arca, hızla büyüyerek geçen yıl Türkiye’nin en büyük savunma ihracatçısı oldu. Slovakya, Bulgaristan ve Estonya ile milyarlarca dolarlık anlaşmalara imza atan şirket, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin tabiriyle ‘Türkiye’nin savunma sanayisi devriminin en net sembolü konumunda.
Küresel piyasa taleplerine hızla yanıt veren Türk savunma firmaları, hükümet tarafından da ulusal gururun en önemli kalelerinden biri olarak parlatılıyor. Sektör, bir ülkenin NATO standartlarında dışa bağımlılığı nasıl sıfırlayabileceğinin somut bir örneğini sunuyor.
Bu büyük atılımın temelleri 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası maruz kalınan Amerika ambargosuna dayansa da, süreç Erdoğan döneminde bütçe dışı özel savunma fonlarıyla iyice vites büyüttü. Harcamalar 2018’de zirveye ulaşarak GSYH’nin yarım puanına, yani yaklaşık 3 milyar dolara denk geldi. Üst düzey bir yetkili, geçmişteki savunma hamlelerinin meyvelerini topladıklarını ifade ederek, bu yıl savunma ihracatının yaklaşık yüzde 30 artışla 13 milyar dolara çıkabileceğini öngörüyor. Aynı yetkili yüzünde bir gülümsemeyle, Avrupa’nın kendilerinden öğreneceği çok şey olduğunu da sözlerine ekliyor.
Bugün Avrupa da savunma sanayisini canlandırmak için benzer bir çaba harcıyor. Üstelik Türkiye, savunma girdilerinin yüzde 80’inden fazlasını yerli kaynaklardan sağlıyor. Üst düzey bir NATO yetkilisi; Türkiye’nin girişimcilik ve endüstriyel ölçekte ancak Almanya ile yarışabileceğini, fakat Almanya’nın çok pahalı bir alternatif olduğunu belirtiyor. Yetkili, toplantılara hazırlıklı gelen ve zorlu sorular soran Türkleri herkesin kendi saflarında görmek isteyeceğini vurguluyor.
Avrupa ile ekonomi, teknoloji ve güven sorunu
Ne var ki güçlü askeri kapasite, Türkiye’yi tek başına sarsılmaz bir müttefik yapmaya yetmiyor. Sektör, müttefiklerin genel çekincelerini özetleyen engellerle de boğuşuyor. İlk ve en sembolik sorun, pazarın dışında bırakılmak. Avrupalı bir NATO üyesi olmasına karşın Avrupa Birliği üyesi olmayan Ankara; savunma üretimini, inovasyonu ve sınır ötesi işbirliğini desteklemek amacıyla AB bütçesinden finanse edilen 150 milyar euroluk silah kredisi programından faydalanamıyor. Türkiye ise Brüksel’i aradan çıkarıp doğrudan ikili anlaşmalara yönelerek bu engeli aşıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın yönettiği, insansız hava araçları üretiminde dünya lideri Baykar, İtalyan şirketi Leonardo ile ortak bir girişime imza atarak Avrupa’da faaliyet gösteren kurum statüsü kazandı ve AB fonlarının kapısını araladı. Benzer şekilde Türk mühimmat üreticisi Repkon da Almanya’da üretim tesisleri kurmak için anlaştı. Geçen yılın sonlarında Türkiye, Airbus ortaklığıyla İspanya hava kuvvetlerine 2,6 milyar euroluk 30 eğitim uçağı sattı. Analistler, bu ortak üretim modelinin Avrupa yapımı silah kullanan diğer Türk savunma platformlarına da uyarlanabileceğini belirtiyor.
Savunma danışmanı Arda Mevlütoğlu, Batılı sistemlerin Türk platformlarına kolayca entegre edilebileceği devasa bir potansiyel olduğunu belirtse de; bu işbirliklerinin Avrupa güvenlik mimarisini kapsayan bir anlaşmaya dayanmaması gelişimi sınırlandırıyor. Siyaset bilimci Korkmaz da asıl sorunun Avrupa’nın Türkiye’den ne istediğindeki belirsizlik olduğunu söylüyor. Siyasi bir altyapı olmadan sürdürülen ilişkiler, Türkiye’yi bir yandan önemli kılarken diğer yandan stratejik tartışmalarda zayıflatabiliyor.
İkinci büyük sıkıntı finansal boyutta. Sektör altın çağını yaşasa da ekonominin geneli yüzde 33’lük enflasyon, artan maliyetler ve yabancı yatırımları ürküten hukukun üstünlüğü kaygıları altında eziliyor. Üçüncü sorun ise güvenilirlik. Ankara’nın sektörünü abartılı şekilde göklere çıkarması bazen ters tepebiliyor. KAAN savaş uçağının yabancı motorlara bağımlı olduğunun itiraf edilmesi veya Yıldırımhan füzesi için mevcut kapasitenin 10 katı menzil iddia edilmesi inandırıcılığı zedeliyor. Avrupalı bir yetkili, Türk sektörünün büyümesini övse de müttefiklerin henüz rüştünü tam kanıtlamamış bu sistemlere kendi güvenliklerini emanet edip etmeyeceğini sorguluyor.
Tüm bu zorluklara rağmen Türk şirketleri Avrupa ordularının ana tedarikçilerinden oldu. Avrupa’nın Çin’e uzanan Orta Koridor rotasının Türkiye’den geçmesi ülkenin stratejik konumunu pekiştiriyor. Moskova ile ilişkilere gelince; Ankara, Kırım’ın Ukrayna’ya iadesini savunup Rus enerjisine bağımlılığını azaltırken, Batı ilişkilerine yeniden kıymet vermeye başladı. Türkiye’ye yönelen İran füzelerini NATO bataryalarının imha etmesi bu değerin bir kanıtı.
Savunma Sanayii Başkanlığı’ndan Ertaç Koca, özellikle Çin tehdidine karşı durabilmek ve rekabet gücünü korumak için firmaların Batı’nın teknolojisine, finansmanına ve ortaklıklarına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Ayrıca, Birleşik Krallık gibi AB dışı ülkeler dahil Avrupa, Türkiye’nin yıllık 720 milyar euroluk ticaretinin yaklaşık yarısını sırtlıyor. Üst düzey bir Türk yetkili, Avrupa’nın tek güvenli sınırları olduğunu itiraf ederek, Avrupa’nın istikrarına ve güvenliğine son derece değer verdiklerinin altını çiziyor.
Karşılıklı güvensizliğin gölgesinde
Buna karşın, savunma alanındaki yakınlaşma her şeyi sihirli bir değnek gibi çözmüyor. İlişkilerin onarılmış görünmesi, ekonomik akışın önündeki görünmez engelleri kaldırmıyor. 2018’de askıya alınan AB katılım süreci ve güncellenmesi gereken gümrük birliği için, Ankara’nın pek sıcak bakmayacağı şeffaf ihale politikaları gibi siyasi adımlar atılması şart.
Şimdilik her iki taraf da Amerika’nın Avrupa güvenliğinde eskisi gibi baskın rol oynamadığı tekinsizleşen bir dünyada, yeni bir güvenlik düzenine doğru yolunu bulmaya çabalıyor. EDAM Direktörü Sinan Ülgen, tam da bu yüzden geçmişten gelen karşılıklı güvensizlik mirasının her zamankinden çok daha önemli olduğuna dikkat çekiyor.
Ülgen’e göre Avrupa’nın asıl sorusu, kriz anında Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin yanında durup durmayacağı iken; Türkiye’nin endişesi, bu çıkmazın kendisini tamamen dışarıda bırakan bir AB savunma mimarisine yol açıp açmayacağı yönünde. Ülgen, en kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde zayıflamış bir Avrupa ve tek başına kalmış bir Türkiye tablosunun ortaya çıkacağını belirterek sözlerini noktalıyor. Bu durum, tamamen bilinmezlerle dolu sulara yelken açmak anlamına geliyor.”
Bu yazı ilk kez 3 Eylül 2026’da yayımlanmıştır.




