Jeo-Strateji

19 Ağustos 2020

Yazdır

ABD kendi düşmanını yarattı: Çin – ABD rekabetine farklı bir bakış

COVID-19 salgını süresince durulacağı düşünülen ABD – Çin gerginliği tam aksine uluslararası gündemi daha çok meşgul eder hale geldi. ABD Başkanı Donald Trump salgının yayılmasında önlem almadığı ve verileri gizlediği iddiasıyla Çin’e yönelik suçlamalarını tırmandırdı; böyle başlayan süreç iki ülkenin karşılıklı konsolosluklarını kapatmaları ve farklı adımlarla diplomatik krize doğru evrilmeye başladı.

Ancak bu gerilimi analiz ederken aklımızda tutmamız gereken önemli bir gerçek var: ABD – Çin rekabeti bugünün ürünü değil, bu rekabetin gelişmesinde Çin’in yakaladığı ekonomik ivme kadar ABD’nin Çin’e yönelik izlediği politikalardaki farklılıklar da etkili oluyor.

Çin’in ekonomik güç haline gelmesi

Çin’in bugün yakaladığı ekonomik gelişimin mimarı, 1978 yılında Çin Komünist Partisi’nin Merkez Danışma Komitesinin başına gelen Deng Xiaoping’dir. İlginçtir ki, Deng Kültür Devrimi döneminde “kapitalist” olmakla suçlanmış ve sistemin dışına itilmiştir.

Deng’in politikalarının temel amacını ekonominin güçlendirilmesi oluşturur. Deng için kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez, kedi fareyi yakalıyor ise iyi kedidir. Diğer bir ifadeyle, ekonomik sistemin komünist ya da kapitalist olması değil, yaratacağı refah ve ülkenin kalkınmasına yönelik katkısı önemlidir.

Devlet kontrollü özel sektör yaratmaya yönelik bu ekonomik politika “sosyalist piyasa ekonomisi” olarak adlandırıldı. Sosyalizm ile piyasa ekonomisinin nasıl beraber işleyeceği tartışılırken, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan ekonomik ortam, iletişimin sınırsız hale gelmesiyle üreten ülkeleri ön plana çıkardı, bu durum ise Deng’in politikalarının meyvelerini 90’ların başında toplamaya başlayan Çin’i sistem içerisinde fazlasıyla önemli kıldı.

Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Çin politikası

Çin’i ön plana çıkaran diğer bir etken ise Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında ABD’nin “tek kutuplu dünya” yaratabileceği düşüncesidir. Uluslararası sistem içerisinde tek kutup olarak kaldığı düşüncesinin zafer sarhoşluğunu yaşayan ABD yönetimi, üretimin Asya’ya kaymasında stratejik bir risk görmedi. Keza bu üretimin büyük parçasını kendi şirketleri oluşturuyordu. Ama en önemlisi, komünist tehdidin yok edilmesi sonrası her üretim merkezinin kendi kurduğu ekonomik sistemin parçası olmaktan başka şansı olmadığı düşüncesiydi. Bu nedenle ABD, yalnızca dönemin Rus lideri Boris Yeltsin (1991 – 1999) liderliğindeki Rusya’yı değil, kapitalist ekonomiye dönüş yapan Çin’i de sisteme dâhil edebileceğini düşünüyordu. Bu düşünce ışığında her iki devlete de ekonomik destek verildi. 1985 yılında, ABD karşılıklı ticarette Çin’e yalnızca 6 milyon dolar açık verirken, 2000 yılında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton iktidarı bırakırken açık yaklaşık 84 milyar dolardı1.

Çin’in sisteme ABD’nin istediği şekilde dâhil edilemeyeceği anlaşıldığında “yükselen güç Çin” kavramı fazlasıyla tartışılır hale geldi ve “yükselen Çin ile nasıl başa çıkılacağı” konusunda üç görüş öne çıktı. Bunlardan ilki, ekonomisi geliştikçe askerî anlamda daha da güçlenecek Çin’in Asya – Pasifik bölgesindeki etkisi artmadan durdurulmasıydı. İkinci görüş, ilkinin tam aksine Çin ve ABD’nin birçok ortak stratejik çıkarları paylaştığını, bu yüzden karşılıklı temasların güçlendirilerek ortak politikalar izlenmesini öneriyordu. Son görüş ise, Çin’in yükselişinin hem fırsat hem de zorluklar barındırdığını ve bu nedenle ABD’nin dünyada başat güç iddiasını koruyarak Çin’i sistem içerisinde tutması gerektiği üzerinde duruyordu.

Bu görüşlerin politika haline getirilmesi belli bir dönem Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti iktidarlarında farklılık gösterdi. ABD’nin eski başkanlarından Richard Nixon’un, 1972 yılında, Çin ile ilişki kurmasından bu yana, ABD’de başkanların Çin’e yönelik yaklaşımları her zaman iç politikada tartışma konusu olmaya devam ediyor.

11 Eylül 2001: Yeni bir başlangıç mı?

ABD 11 Eylül saldırılarından sonra kendisine karşıt kutup olarak İslam’ı belirledi. ABD’nin o dönemdeki başkanı George W. Bush’un (2001 – 2008) “ya bizim tarafımızdasınız ya da değilsiniz” dayatmasını Rusya ve Çin fırsata çevirmeyi başardı. ABD’ye büyük destek vererek Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’daki tüm masum girişimleri terörizm kavramı içerisine soktular. Ancak o dönem Amerika’yı yöneten Bush, ABD 11 Eylül sarsıntısından çıkar çıkmaz başlangıç söylemine geri döndü; Çin’i, Asya’nın güç dengesini kendi lehine değiştirmek isteyen bir güç olarak tanımladı. Yalnızca bu kabul bile Çin’i “stratejik ortak” değil “stratejik bir rakip” olarak görmek için yeterliydi. Keza şer üçgeni olarak ilan edilen Kuzey Kore, İran ve Irak’ın Çin ile olan ortaklıkları da aşikârdı.

Bush yönetimine göre Çin dönüştürülemez bir düşman değildi ama dönüştürülemeyecek kadar büyümemeliydi ve bu nedenle ABD dünyadaki başat güç iddiasını korumalıydı.

Bu bağlamda Bush, “Çin’e karşı küçük NATO” tanımını yaptı. Bölgenin diğer güçleri, Çin’e siyasi açıdan uzak olan Avustralya, Hindistan ve Japonya ile askerî-stratejik iş birliği planlarını geliştirdi.

Cumhuriyetçi-Demokrat iktidarlar aynı çizgide

Bush sonrası iktidara gelen Demokrat Başkan Barack Obama’ya göre ise, ABD meşru bir başat güç olarak görülmek istiyorsa yumuşak güç politikası izleyerek bu başatlığını rızaya dayandırmalı ve bir liderden bir ortağa dönüşmeliydi. Bu düşünce ışığında Asya – Pasifik bölgesine özel bir önem verdi, hatta bölgenin en önemli ülkesi Çin’i görevdeki ilk yıl boyunca ziyaret eden ilk ABD başkanı oldu.

Ancak ABD’nin 2008 ve 2012 ekonomik krizlerini iyi yönetememesi ve girdiği ekonomik çıkmaz, uygulama ile söylemin farklı olmasını sağladı. Obama “Asya’ya açılma” kararını Bush’un bölgeye yönelik politikalarının üzerinden yürüttü. Bu çerçevede, Pasifik Okyanusu’nun iki tarafını ekonomik iş birliğiyle birleştirecek, Çin’i dışarıda bırakan bir serbest ticaret alanı projesi olan Trans – Pasifik Ortaklığı projesini hayata geçirdi. Öyle ki Obama’nın girdiği ikinci seçimde Demokrat söylem ile Cumhuriyetçi söylem neredeyse aynı çizgiye ulaştı. Her iki parti de Çin’i ticarette adil rekabeti zedeleyen uygulamalar yürütmekle suçladı.

Trump ile ilişkilerde artan ateş

Cumhuriyetçi Donald Trump’ın seçimlerde kullandığı “Amerika’yı yine büyük yapmak (Make America great again)” sloganı ilk dönemlerde sanki mevcut uluslararası sisteme meydan okuma olarak algılandı.

Bugün herkes Trump’ın bu düzeni bozmaya çalıştığını iddia etse de olay esasında bozmak değil; ABD, kendi yarattığı sistemin kullanılarak kendisine rakip yaratılmasının önüne geçmek istiyor. ABD’ye göre, II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu politik, askerî, ekonomik, ticari ve malî düzen tehdit altında ve bu tehdidin en büyüğü Çin’den geliyor.

2020’nin mayıs ayında, Pentagon Çin’e yönelik stratejik yaklaşımın değerlendirildiği bir rapor yayımladı. Söz konusu raporda, yukarıdaki tespitlerimize benzer bir şekilde; Çin’in ABD’nin kurulmasında öncülük ettiği uluslararası kurumların yarattığı ortamdan yararlanarak bugünkü konumuna ulaştığı, kuralları suiistimal ederek, kendi kurallarını sisteme entegre etmeye çalıştığı vurgulanıyor, ABD’nin buna müsamaha göstermeyeceği belirtiliyordu.

2017’de yayımlanan Trump döneminin ilk Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde, Çin ve Rusya, Amerikan gücüne, nüfuzuna ve çıkarlarına meydan okuyan ve Amerikan güvenliğini ve refahını aşındırmaya çalışan ülkeler olarak tanımlanıyordu. Yine 2020 yılında yayınlanan “Ulusal Karşı istihbarat Stratejisi” raporunda, güçlenen ve cesur bir Çin’in, ABD’nin ekonomik ve askerî üstünlüğünü aşındırmak amacıyla teknoloji ve fikri mülkiyet hırsızlığı yaptığı yazıyordu. Nitekim Çin merkezli sosyal medya platformu TikTok’un ABD’deki faaliyetlerini 45 gün içerisinde Microsoft ve/veya benzer bir şirkete satılmaz ise durdurulacağının ilanı yukarıdaki beyanların icraata dönmesidir.

Yeni bir Soğuk Savaş mı?

Belki de ikili ilişkiler hiçbir dönem bu kadar karmaşık olmamıştı. Çin ekonomik güç kazanmaya devam ederken, ABD de kurduğu sistem içerisindeki başat gücünü kaybedebileceği endişesiyle kendini baskı altında hissediyor. İki ülke bu yeni gerçekliğe uyum sağlayamaz ve bir denge yaratamaz ise uluslararası sistem içerisinde çok daha sert politikalarla karşı karşıya kalınacak.

İki uluslararası aktör arasındaki ilişkilerde karşılıklı bağımlılık, iki taraf için de bir maliyet yaratır ve bu maliyet tarafların hareket serbestisine sınırlama getirir. Bu bağlamda salgın öncesi Trump’ın Çin’e yönelik izlediği politikalar “ticaret savaşı” olarak nitelendirilse de ABD – Çin arasındaki ekonomik bağımlılık aslında iki ülke ilişkilerinde politikaların daha da sertleşmesinin önündeki en önemli engel olmayı sürdürüyor.

Rakamlar da bunu teyit ediyor. Çin’in elindeki dolar rezervi Ocak 2020 rakamıyla 3.399,9 milyar olurken yine Çin’in elindeki ABD hazine bonosu Mayıs 2020 rakamıyla 1.337,9 milyar dolar olmuş durumda2. Toplam ticaret 2019 yılında 557 milyar dolardı3. Dolayısıyla iki ülke arasında 5.296 milyar dolarlık bir ticari işbirliği bulunuyor. Bu ilişkide ABD’nin daha bağımlı olduğuna yönelik yorumlar yapılıyor. Ancak Çin’deki ABD şirketlerinin doğrudan yatırımlarını unutmamakta fayda var.

Karşılıklı hamleleri iyi hesaplamak

ABD yönetiminin Çin’e doğrudan yatırıma yönelik en önemli hamlesi, Çin’den ithal edilen mallara tarife uygulamak oldu. Buradaki temel amaç, “tarifeleri ödemek istemeyen ürününü Amerika’da üretsin, fabrikalarını Amerika’da inşa etsin” düşüncesinin yerleşmesidir. ABD’nin, Amerikan şirketlerinin Çin’deki varlığını azaltarak veya Çin temelli Amerikan tedarik zincirlerini keserek ticari güvenlik sağlayacağı ve Çin’e bir miktar bağımlılığını azaltacağı açıktır.

Ancak ABD’nin Çin’e bağımlılığını azaltma stratejisi iki ucu keskin bir kılıçtır. Keza bu durum Çin’in ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına da gelecektir. Bağımlılık nedeniyle vazgeçilemeyen istikrar, bir anlamda her iki ülkenin sıcak çatışmanın risklerinden kaçınmasını sağlar. Bu nedenle, ABD’nin Çin’e yönelik gelecek ekonomik projeksiyonu arayışında “tam ayrılma” ve “mesafe koyma” arasında bir salınım olacaktır.

Bu projeksiyonun hangi tarafa doğru ağır basacağını ise Çin belirleyecek. ABD’nin 2001 yılından beri kendisine yönelik söylemlerine ve politikalarına alçak tondan karşılıklar veren Çin, bir yandan da ABD’nin karşısındaki her devlet ile yakın ilişki geliştirmeyi stratejik bir duruş haline getirdi. 1990’larda Sudan, 11 Eylül sonrası Suudi Arabistan, tarihsel bir yakınlığı olan Kuzey Kore ve İran en yakın örnekler olarak sayılabilir. Hatta temmuz ayında açıklanan ve 25 yıllık süreceği ilan edilen Çin – İran anlaşma taslağı Trump yönetiminin, Tahran’ı tecrit etme politikasının altını oyma potansiyeli taşıyor, enerjiden güvenliğe Çin’in İran’a milyarlarca dolar yatırım yapmasının önünü açıyor. Çin, ABD’deki seçim dönemini de fırsata çevirerek “düşmanımın düşmanı dostumdur” stratejisini uyguluyor.

Çok hesaba katılmayan aktör: Avrupa

Bunun yanında iki ülke arasındaki ilişkilerin diğer önemli ayağını Avrupa oluşturuyor. Avrupalı müttefiklerin ABD’nin Çin’e yönelik politikalarının ne kadarını kabul edecekleri ya da ABD’nin endişelerinin ne kadarına hak verecekleri ayrı bir tartışma konusu.

COVID-19 salgınının bu tartışmayı bir nebze olsun ABD tarafına kaydırdığı görülüyor. Batı kamuoyunda COVID-19 salgınında Çin’in hatalı olduğu yaygın bir kanaate dönüşüyor ve Batı’da son yıllarda Çin’e yönelik oluşan olumlu algı giderek yerini “küresel işbirliğine önem vermeyen” güç algısına bırakıyor ve hatta uluslararası sistemde kendi gücünü pekiştirmeye yönelik politikalar izlediği kanısını oluşturuyor.

Bu algının ekonomik ve siyasi ilişkilere olumsuz yansıyacağı söylenebilir. Bu yansımanın ilk ayağı, üretimin yaptırabileceği Çin’e karşı alternatif ülkelerin aranması olacaktır. COVID-19 salgını, başka yerlerde üretilen mallara güvenme riskini büyük ölçüde etkiledi. Dolayısıyla bu alternatiflerin yakın coğrafyalardan seçilmesi ya da müttefiklik köklerine sahip olması tercih edilecektir4.

Bu olasılığın güçlenmesinin en önemli nedeni ise, son yıllarda Çin konusunda farklı düşünen ABD ve AB’nin ortak bir düşüncede buluşabileceği inancıdır. Bu inanç ekonomik anlamda ortak politikada buluşursa Çin’e yönelik strateji ekonomi ile sınırlı kalmayacak, siyasi ve askeri anlamda da etkisini gösterecektir. Böylece Batı kendisine yeni bir Sovyetler Birliği yaratmış olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 19 Ağustos 2020’de yayımlanmıştır.

  1. “Trade in Goods with China”, https://www.census.gov/foreign-trade/balance/c5700.html
  2. https://ticdata.treasury.gov/Publish/mfh.txt
  3. “Trade in Goods with China”, https://www.census.gov/foreign-trade/balance/c5700.html
  4. Bu tercih Türkiye gibi Avrupa’ya yakın coğrafyada yer alan ve 50 yıllık müttefiki ön plana çıkarabilir. Türkiye buna hazır olmalıdır. Bunun yanında Türkiye’deki bir kesim Çin merkezli oluşacak bir sistemin içinde etkin yer alınması gerektiği üzerinde durmaktadır. Bu durumun Türkiye’yi alternatifli hale getirmekte olduğu iddia etmektedirler. Küresel sistem gelgitler yaşamaktadır. Bu gelgitler içerisinde sistemdeki roller ve kurallar belirsizliğini korumaktadır. Böyle bir dönemde büyük stratejik tercihler her zaman büyük riskler içerir.

Ragıp Kutay Karaca

Prof. Dr. Ragıp Kutay Karaca - 2003 yılında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsünde yüksek lisansını, 2007 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktorasını tamamladı. 2012 yılında Uluslararası İlişkiler Siyasi Tarih alanında doçentliğini alan Karaca, Uzakdoğu bölgesi, Güvenlik, enerji, Türk Dış Politikası alanlarında çalışmalar yapıyor. Karaca’nın 2’si ders kitabı, 2’si tek yazarlı, 4’ü editoryal olmak üzere 8 kitabı ve çalışma alanlarıyla ilgili birçok bilimsel makalesi bulunuyor. Diplomasi Araştırmaları Derneği Başkan Yardımcısı olan Karaca, 2018 yılından itibaren İstanbul Aydın Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler öğretim üyeliğinin yanı sıra üniversitenin lisansüstü eğitim enstitüsü müdürlüğü görevini yürütüyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

En Güncel Makaleler

0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend