Jeo-Strateji

26 Ocak 2022

Yazdır

Türkiye-İsrail normalleşmesinin yeni dinamikleri

ABD yönetiminin Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya ulaştırılması için; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) katılımıyla hayata geçirilmeye çalışılan Doğu Akdeniz Gaz Boru Hattı (Eastmed Pipe Line) projesinden desteğini çektiğini açıklaması, bölgedeki mevcut konjonktürün değişmesini sağlayacak kadar etkili olmuş gözüküyor. Bunun ilk yansıması da İsrail-Türkiye ilişkilerinin yeniden normalleşme sürecine gireceğine dair işaretlerin birbiri ardına gelmeye başlaması.

2016 normalleşme anlaşmasının akıbeti

Ankara ve Tel Aviv, 2010 yılındaki Mavi Marmara hadisesinden sonra kesilen ilişkilerin yeniden tesis edilebilmesi için 28 Haziran 2016’da normalleşme anlaşması imzalamışlardı. Bu anlaşma gereğince İsrail, Mavi Marmara kurbanları için tazminat ödemeyi, Türkiye de konuyu uluslararası mahkemelere götürme hakkından feragat etmeyi kabul etti.

Ancak tarafların birbirinden o döneme kadar talep ettiği İsrail’in Gazze ablukasını kaldırması ve Türkiye’nin de Hamas ile ilişkilerini gözden geçirmesi konularında ilerleme kaydedilemedi. Yine de bu anlaşmadan sonra İsrail’in Doğu Akdeniz’de keşfetmiş olduğu hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya iletilmesi için Kıbrıs ve Türkiye üzerinden geçecek bir rota için görüşmeler başlamıştı.

Fakat İsrail’in planlanan boru hattının yaklaşık 2-2,5 milyar dolar tutacak maliyetinin eşit şekilde paylaşılmasını istememesi, gazın Türkiye’ye makul bir fiyatla satılması ve gazın üçüncü ülkelere satışı konusunda inisiyatifi paylaşmak istememesi gibi nedenlerle bu proje kadük kaldı.

İki ülke arasındaki normalleşme anlaşması yürürlükte olmasına rağmen eski ABD Başkanı Donald Trump’ın 2017’de Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edildiğini açıklaması ve ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararlarının gerek İslam İşbirliği Teşkilatı’nda gerekse de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yok sayılmasına yönelik süreçlerde Türkiye aktif rol oynadı.

ABD’nin Kudüs’teki Büyükelçilik açılışını protesto eden Filistinlilerin öldürülmesine Türkiye sert tepki gösterirken, İsrail’in Ankara büyükelçisinin olaylarla ilgili olarak, nezaket ve diplomasi sınırlarını aşan sosyal medya paylaşımlarında bulunması üzerine sınır dışı edilmesine karar verildi. İsrail’in de mukabelede bulunarak Türk büyükelçisine aynı kararı uygulaması üzerine 2016’da imzalanan normalleşme anlaşması, arzu edilen sonuçları doğurmaya fırsat bulamadan geçersiz kaldı.

Değişen dinamikler, ortaya çıkan yeni oluşumlar

Sonraki süreçte İsrail agresif bir şekilde Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına tehdit olacak politikalar izledi. Türkiye’nin sorun yaşadığı Yunanistan ve GKRY ile yakınlaştı. Irak Kürdistan Özerk Bölgesinde yapılan bağımsızlık referandumunu destekledi, Suriye, Irak ve Libya gibi çatışma bölgelerinde Türkiye karşıtlarıyla işbirliği yaptı. ABD yönetimini de manipüle ederek özellikle Senatonun Türkiye karşıtı adımlar atması için yoğun çaba harcadı.

Bu kapsamda bölgede İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği, Yunanistan ve GKRY’nin yer aldığı Türkiye karşıtı bir eksen kurulmaya çalışıldı. Temellerinin Trump’ın 2017’deki Suudi Arabistan ziyaretinde atıldığı bu eksenin görünürdeki hedefi İran olmakla birlikte, ilgili ülkelerin istihbarat birimleri arasındaki görüşmelerden sızan bilgilere göre asıl hedefin Türkiye olduğu öğrenildi. Bu birlikteliği somutlaştırmak isteyen İsrail, Mısır’ın merkezinde yer alacağı ve ilgili ülkelerin Doğu Akdeniz’deki işbirliklerini geliştirmeyi amaçlayan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu ortaya attı.

Fakat gelişmeleri iyi okuyan Türkiye, 28 Kasım 2019’da Libya’nın meşru hükümeti olan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması imzalayarak oyunu bozdu. Keza bu anlaşmayla Doğu Akdeniz’in ortasına bir set çekerek, kendisinin onay vermediği hiçbir projenin gerçekleşmeyeceği mesajını muhataplarına verdi.

İsrail, Türkiye ile doğrudan karşılaşmak yerine ABD üzerinden Türkiye’yi sıkıştıracak hamlelerde etkili olmaya çalıştı. Bu kapsamda, ABD askerlerinin Trump’ın emrine rağmen Suriye’den çekilmesini engellenmesi, ABD’nin PYD/PKK’yi desteklemesi ve yardımlarının sürmesi gibi konularda rol oynadı. Türkiye’nin Rusya’dan S400 hava savunma sistemleri satın alması nedeniyle program ortağı olduğu F35 projesinden çıkarılması ve ödemiş olduğu 1,5 milyar dolara rağmen uçakların teslim edilmemesi sürecinde İsrail’in de etkili olduğu bilahare ortaya çıktı. İsrail lobisinin çok etkili olduğu ABD Kongresinin yoğun baskısı nedeniyle Beyaz Saray tarafından CAATSA yaptırımlarının başlatılması da bu döneme denk geldi. ABD Kongresinde Ermeni Soykırımı tasarısının kabul edilmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın 24 Nisan’da soykırım sözünü kullanması konusunda da İsrail lobisi etkin oldu.

Ayrıca Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonlarıyla Libya’daki varlığını da sorunsallaştıran İsrail, bir taraftan Libya’da Hafter’e destek verip burada Türkiye ile Mısır’ı karşı karşıya getirmeye çalışıp, diğer tarafta da Türkiye’nin Suriye’deki harekât alanını sınırlandırmak için PYD/PKK’yı ABD öncülüğündeki koalisyonun Daeş’i yenmesinde en etkili müttefik olarak lanse etmeye çalıştı.

Türkiye’nin bir barış planından ziyade Filistinlileri ortadan kaldırma planı olarak gördüğü sözde Yüzyılın Anlaşması ile Arap ülkeleriyle İsrail’in normalleşmesini öngören İbrahim Anlaşması’nı samimi bulmayarak reddetmesi, İsrail’in Türkiye’ye yönelik eylemlerinin başka bir nedeni oldu.

Biden’ın seçilmesi ve bölgede yeniden değişen dengeler

Trump döneminde, ABD’nin bölge politikası, İsrail’in merkezinde olduğu bir stratejiye göre kurgulanmıştı. Bölgedeki monarşiler ve dikta yönetimleri ise, İsrail ile iyi geçinmeye gayret ederek rejimlerinin devamı için ABD’nin desteğini almaya çalıştı.

ABD Başkanı seçilen Biden ise farklı bir yönetim anlayışı benimsedi, İbrahim Anlaşması’nın devamı konusunda çaba sarf etmeyeceğini ve Filistinlilerin de hesaba katılacağı yeni bir anlaşma yapılmasına gayret edeceğini açıkladı. İsrail’in karşı çıktığı İran nükleer anlaşmasına da yeniden dönmek için müzakerelere başladı.

Biden yönetimi Trump’tan farklı olarak, aralarında Suudi Arabistan ve BAE’nin de olduğu Körfez ülkelerine de mesafeli yaklaştı, böylece bir önceki dönemde kurulan eksen de ABD desteğinden mahrum kaldığı için işlevsiz kaldı. İran nükleer anlaşmasının tekrar canlandırılması iki taraf arasındaki anlaşmazlığın merkezine oturdu.

Bölgede yeni arayışlar

Biden’ın bölgeye yönelik soğukluğu, bölge ülkelerini yeni arayışlara itti.

İsrail ABD’nin desteği olmadan da Körfez ülkelerini kendine yakın tutmak için İran tehdidini araçsallaştırmaya devam etti. Körfez ülkeleri de Katar’a yönelik 2017 yılında başlatılan ablukayı kaldırdı.

Bu süreçte Türkiye de yeni bir normalleşme atağına kalktı. İlk olarak Mısır ile görüşmeler başladı. Aynı dönemde İsrail ile de gayriresmî görüşmeler yapıldı. Hatta Türkiye’nin İsrail’e deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşma yapılmasını teklif ettiği öğrenildi. Suudi Arabistan ve bölgedeki pek çok gelişmede Türkiye’nin karşısına çıkan BAE ile de ilişkilerin normalleşmesine yönelik adımlar atılmaya başlandı.

Türkiye ile İsrail arasında da bir temas beklenirken, Milli İstihbarat Teşkilatı, iki yıllık bir çalışmanın sonucunda Mossad’ın Türkiye’de faaliyet gösteren bir şebekesini deşifre etti ve çoğu Türkiye’de öğrenim gören Filistinlilerden oluşan 15 kişilik casus ağını çökertti. Hemen akabinde turist olarak Türkiye’ye gelen İsrailli bir çiftin, Çamlıca Kulesi’nde casusluk şüphesiyle gözaltına alınıp tutuklanması üzerine, kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Olayın medyaya yansıması sonrası İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ile Başbakan Bennet devreye girerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü ve İsrailli çift serbest bırakılarak ülkelerine döndü. Dolayısıyla MİT’in Mossad’a yönelik operasyonu hariç olmak üzere muhtemel yeni bir krizin ortaya çıkması önlenerek, diplomasiye fırsat tanındı.

Muhtemel bir normalleşmenin sonuçları

İsrail’in Türkiye ile normalleşmeyi arzu etmesindeki en önemli faktör, kuşkusuz Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya ulaştırılması hususundaki gelişmeler. Zira ABD’nin bu projeden desteğini çekmesi artık Türkiye’ye ABD üzerinden baskı yapılamayacağı anlamına geliyor.

Zaten Türkiye de gerek Libya ile yaptığı anlaşma gerekse de donanması ve sondajlarıyla bölgenin önemli bir aktörü olduğunu kanıtladı ve muhtemel yeni bölgesel planlarda söz sahibi olmaya aday olduğunu gösterdi.

İsrail’in, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarını ekonomik değere çevirebilmesi için Doğu Akdeniz Gaz Boru Hattı gibi maliyeti çok yüksek ve teknolojik olarak da imkansıza yakın irrasyonel projelere değil, Türkiye üzerinden gidecek hat gibi uygulanabilir ve ekonomik projelere ihtiyacı var. Dolayısıyla İsrail’in 2016 yılında başlatılan süreçte olduğu gibi sadece kendi çıkarlarına hizmet edecek bir anlaşmada ısrarcı olması artık mümkün değil. Yeni durumda Türkiye’nin eli daha kuvvetli. İsrail’in de ortak çıkarlar bağlamında bir anlaşmaya razı olması en makul seçenek olarak gözüküyor.

Ayrıca Yunanistan ve GKRY’ni küstürmemek için Türkiye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşma imzalamaktan imtina etmesi de kendi aleyhine olacak. Keza muhtemel bir anlaşma durumunda GKRY ile mevcut anlaşmasından daha fazla deniz alanına sahip olması mümkün.

İsrail’in Türkiye’den defaten talep ettiği bir diğer husus da Hamas ile ilişkilerin kesilmesi. Fakat bu talep Türkiye için kabul edilebilir bir husus değil. Zira Türkiye Hamas’ı Filistin halkının seçmiş olduğu meşru temsilciler olarak görüyor. Ayrıca Türkiye, iki devletli çözümden yana. İsrail’in Filistinlilere yönelik uygulamalarında evrensel insan haklarına riayet etmesini ve kutsal mekânlara saygı göstermesini de talep ediyor.

İsrail’in Suriye’nin kuzeyinde PYD/PKK’ya destek vermesi ve bu yapının ABD tarafından desteklenmesi için yoğun lobi faaliyeti yürütülmesi de ilişkilerin geleceğini zehirleme potansiyeline sahip.

Bir diğer anlaşmazlık konusu da, Türkiye ile Yunanistan ve GKRY arasındaki Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı, deniz yetki alanları paylaşımı ve Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik farklı bakış açıları. İsrail’in ilgili ülkelerle geliştirdiği ilişkilerin Türkiye ile olan ilişkilerini etkilememesi önem arz ediyor.

Türkiye, İsrail ile diğer Müslüman ülkeler arasında köprü olma rolünün artık geçerli olmadığının farkında. Buna mukabil Türkiye’nin özellikle savunma sanayi ürünleri konusunda İsrail’e eskisi gibi ihtiyacı yok. 90’lı yıllarda yaşanan tecrübeler iki ülke arasında muhtemel bir savunma sanayi işbirliğine cevaz vermiyor zaten. Zira o dönem İsrail tarafından taahhütlerin yerine getirilmemesi Türkiye’de güvenlik zafiyetine yol açtığından normalleşme olsa bile bunun savunma sanayine yansıması beklenmemeli.

Sonuç olarak, gelinen noktada Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin yukarıda belirtilen hususlar çerçevesinde normale dönmesinin her iki taraf için faydalı olacağı söylenebilir. Ancak ekonomik çıkarların öne çıktığı bu süreçte, Türkiye’nin Filistinliler konusundaki hassasiyetine dikkat edilmelidir. İsrail’in Filistinlilerle nihai bir barış sağlamadan diğer ülkelerle geliştireceği hiçbir normalleşmenin kalıcı olamayacağının iyi anlaşılması gerekir. Kaldı ki, İsrail’in Filistinlilerle barış yapması halinde, Hamas’ın da bir tehdit olmaktan çıkacağı unutulmamalı. İsrail’in, ABD veya başka bir aktöre güvenerek bölgedeki ilişkilerini tesis etmek yerine, uluslararası hukuka saygı gösterip, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde politika tesis etmesi halinde, sadece İsrail-Filistin sorunu çözülmekle kalmayacak, bölge ve dünya barışına da büyük bir katkı sağlanmış olacak.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fikir Turu’nun editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı ilk kez 26 Ocak 2022’de yayımlanmıştır.

Haydar Oruç

Haydar Oruç - 25 yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın yüzer ve kıyı birliklerinde görev yaptıktan sonra 2014 yılında istekle emekliye ayrıldı. Akabinde Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsünde Ortadoğu Çalışmaları doktora eğitimine başladı. Doktora eğitimi esnasında enstitünün İsrail masasında araştırmacı olarak görev yaptı, bu süre zarfında “Türkiye Ortadoğu Çalışmaları” dergisinin editör yardımcılığı görevini yürüttü. Ekim 2019- Mayıs 2021 tarihleri arasında ORSAM’da Filistin/İsrail Çalışmaları uzmanı olarak görev yaptı, aynı zamanda Ortadoğu Etütleri dergisinin de editörlüğünü de üstlendi. Çalışma alanları; Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'de toplum ve siyaset, İsrail'in bölgesel/küresel ilişkileri ve dış politika yapımı, enerji ve güvenlik politikaları ile İsrail-Filistin çatışması ve barış çalışmaları olup, aynı zamanda Doğu Akdeniz, göç ve mülteci sorunları, insan hakları hukuku, insani yardım ve kültürel diplomasi konularında çalışmalar yapıyor. Ulusal ve uluslararası kongrelerde sunulmuş bildirileri, farklı kitap projelerinde bölümleri ve akademik dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunuyor. 2016 yılından itibaren düzenli olarak Ortadoğu Yıllığı ve Türk Dış Politikası Yıllığı’nın İsrail bölümlerini kaleme aldı. Bunlara ilave olarak, özellikle Ortadoğu, İsrail-Filistin ve Doğu Akdeniz konularında olmak üzere, ulusal ve uluslararası platformlarda Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanmış çalışmaları bulunuyor. Halihazırda DOAJ’ın Türkiye kaynaklı dergiler bölümünde sorumlu editörlük ve Crossref’de Türkiye elçiliği görevini sürdürüyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

En Güncel Makaleler

0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Send this to a friend